1. Bölüm

MEHMET BARUTÇU’NUN OKUMAYA, ÖĞRENMEYE ADANMIŞ YAŞAMI

“BENİM HAYATIM”

Önce şunu belirtmek isterim. Bu iddialı bir eser veya kitap değildir. Belki kişiye özel bir biyografi olabilir ya da bir deneme diyebiliriz.

Kişisel isteğim ise; belirli bir yaşa gelince ister istemez “yolun sonunu” düşünebiliyor insan. Bu satırları yazdığımda 75 yaşını devirmek üzereyim, bundan üç yıl önce geçirdiğim beyin kanaması sonrasında tekrar hayata bağlandım, şimdiyse sağlık sorunu yaşamıyorum. Bir yıl önce nereden estiyse, zaman zenginliğimden faydalanarak başta ailem olmak üzere benim eşim, benim babam, benim dedem diyenler, babamız kimmiş, dedemiz kimmiş, hayatta ne yaşamış, ne yapmış diye merak ederlerse; beni tanıyanlar, tanımayıp merak edenlere kendimi tanıtmak amacıyla kaleme aldığım bir yaşam serüvenidir. Kusurları görmeseniz sevinirim.

BENİM HAYATIM: BAŞLANGIÇ

Doğup büyüdüğüm kasabamız Hatay’da, sınırın sıfır noktasındadır Reyhanlı ilçesi. Kimileri “son durak” da derler. Reyhanlı ve Cilvegözü sınır kapısından ötesi Suriye’dir. İlkokul çağlarımda Reyhanlı’nın yabancısı yoktu, olsa bile ya Reyhanlı’da görev yapan bir öğretmen veya kamu’da görev yapan bir memur veya yakınıdır. Bazen askerdeki evladını özlemiş bir ana-babadır. Yerli halktan görenler, “Bunlar Reyhanlılı değil” der, kim oldukları merak edilirdi. Reyhanlı’da çoğunluk akrabadır; ya aynı aileden ya kız alıp, kız vermeden ötürü akrabalık bağı oluşmuş ailelerdir. Kimin, hangi mesleği icra ettiği herkes tarafından bilinir ve mesleğiyle anılır.

Çocukluğum burada geçti, akla gelebilecek bütün yaramazlıkları yapmışımdır, ele avuca sığmaz olduğum söylenirdi, mahalleden tesadüfen geçenlerin yolunu keser, kavga ederdik diğer çocuklarla. Aileler çocuklarını uyarır, çarşı mahallesinden uzak tutmaya çalışırlarmış. Bu yüzden babamdan çok dayak yemişliğim var. Elimizden bir uçan, bir kaçan kurtulur misali yaramazlığımız vardı. Okul çağım geldiğinde ben de okula gitmeye heves ettim, babam hiç tereddüt etmeden bu isteğimi yerine getirmek için götürdü kaydımı yaptırdı. Günü geldiğinde üst-baş yeni giysiler tedarik edildi, baş tıraşım yaptırıldı, beyaz yaka, kösele ayakkabı, cepte burun silmek için beyaz bez mendil, küçük valize benzer dışarıdan açılıp kapanan okul çantası. Keyfime diyecek yoktu, okulun açılmasını iple çekiyordum. Okul açıldığında yüreğim yerinden fırlayacakmış gibi pır pır atıyordu. Okul açılmıştı, ama gel gelelim ben sokağı okula taşımaya devam etmişim. Şikâyet şikâyet üstüne, dayak yemedik, kavga etmedik günüm yok. Tabi o yıl hiçbir şey öğrenmeden sınıfta kaldım. Kalmaya kaldım ama anamdan emdiğim süt burnumdan geldi. Babamın mesleği kasaplıktı. Her Allah’ın günü ezanla beraber uyanır, önce beni ayağıyla dürterek uyandırır, doğru dükkânı açmaya giderdik. Dükkân silinip süpürülür, ön tarafı yıkanır, toprak yol sulanır. Babam namazı kılar, ağabeyim Ahmet’le mezbahanın tutardı, Ağabeyim içinde salamura peynir bulunan yarım somunu bana verir, babam ağabeyime, “ekmeğin yarısını kardeşine ver” dermiş ama verirken görmemezlikten gelirmiş. Bir yaz böyle geçti, evden işe, işten eve. Sen misin sınıfta kalan, çek cezanı!

Okulların açılmasını iple çeker olmuştum. Yeni yılla birlikte okul burnumda tüter oldu. Babam biraz yumuşamıştı, yine de korkutmaktan geri durmuyor, “bu son şansın derslerine-çalışacaksın, kimseyle kavga etmeyeceksin, bana şikâyet getirmeyeceksin” gibi uzun listeyle tehdit ediyordu. Benim boynum kıldan ince, her ne derse başımı sallıyorum. Açıldığı gün, okulun dış kapısından içeriye girdim. Neredeyse eğilip yeri öpecektim. Sonradan öğrendim ki babam anamla anlaşmış, “sen hiç müdahale etme, ben buna iki, üç ay öyle eziyet edeceğim ki bir daha okul diyecek başka bir şey demeyecek” demiş.

Reyhanlı’da o tarihlerde elektrik jeneratörle sağlanıyordu. Genellikle hâli vakti yerinde olan kişilerin evlerinde bulunuyordu elektrik. Bir de belli saatlerde sokak lambaları yanardı, sarımsı rengiyle, gece yarısına kadar.

Bizim gibi esnaf evlerinde fanus vardı. Altta gazyağı haznesi kalın camdan yapılmış, üstünde fitili indirip kaldırmaya yarayan aparat ve üst tarafı su borusu kalınlığında, fitil bölgesi şişkin Cam lambası, ışığı yayan. Üstünde Dikdörtgen şeklindeki dışı camlı taşıma ve bir yerlere asma çerçevesi. Akşam uyumadan önce ortalık sessizleşir, ben ders çalışıyor olurdum. Fısıltıyla konuşuyorlardı, beni göstererek. Akşam erken uyur, erken uyanırdık sabahları. Mahmut kardeşimin gözü kasaplıkta okul ona göre değil, şimdilik bütün gününü “gülle” (bilya) oynamakla geçiriyordu. Arada anam eve bir şey lazım olursa kendisini babama gönderiyordu. Feride bacım anamın eli ayağı, çocukluğunu yaşayabildi mi bilemiyorum. Sabahları bir tarafta babamın yüksek sesle okuduğu namaz sureleri, anamın gaz ocağı sesi, ninni gibi gelirdi, babam bir kucak ekmek getirir fırından, kazan ortada, kaşıklar elde, bakır derin sahanlar (tabak) mercimek çorbası ile doldurulur, şişinceye kadar çorbamızı içerdik.

***

BENİM HAYATIM: 1

Birinci sınıfta babamdan aldığım ihtar beni beşinci sınıfa kadar taşımıştı. O yıl Reyhanlı ikinci bir İlkokula kavuşmuştu. Değirmenkarşı mahallesiyle, Pınarbaşı mahallesinin kesiştiği, önceleri Jandarma karakolu ve bir bölümü de sivil hapishane olarak kullanılan alana Atatürk İlkokulu adı verilen bu okul yapılmış böylece Reyhanlı ikinci okuluna kavuşmuştu. Böylece Oğuzhan İlkokulu’nun yükü hafiflemiş bana da Atatürk İlkokulu’nun ilk mezunlarından biri olma onuru vermiştir. Okulun ikinci yarıyılında kafama “öğretmen” olma hevesi takılmıştı. Bunu beşinci sınıf öğretmenim İsmet Bahadır’a değil de Haruniye Düziçi Öğretmen okulundan mezun olduğu söylenen çok faal, ilgili öğretmene gittim söyledim; “Öğretmenim, ben de sizin gibi bir öğretmen olmak istiyorum” demişim, yüksek sesle ve bir çırpıda. Yüzüme sanki beni ilk defa görüyormuş gibi baktığını, başımı okşadığını ve “bakalım baban ne diyecek, ‘olur’ derse öğretmen okuluna ben götüreceğim seni” dedi, elini öptüm. Kendimi öğretmen olmuşum gibi hissettim ve ders ziliyle birlikte birazdan sınıfa geçecek derse başlayacakmışım gibi sevindim.

Eve koşarak gittim, müjdeli haberi ilk önce anama verdim, “ana ben öğretmen oluyorum” dedim, anam ya anlamadı, ya umursamadı. Akşam babama bir şey söylemedim, öğretmen konuşsun istiyordum, ama içim içime sığmaz olmuştu sevinçten, bir taraftan da, ya babam olmaz derse diye ödüm kopuyordu korkudan. Babam bu habere olmaz demez diye avunuyor, olmaz der diye korkuyordum. Der mi, demez mi diye diye uyumuştum. Sabah babamla birlikte uyanmak ve kimse uyanmadan rahat rahat hazırlanmayı adet edinmiştim. Birazdan kardeşlerim uyanacak itiş kakış başlayacaktı. Babam namazı bitirdi, gittim elini öptüm. “Bir şey mi lazım” diye sorunca, “yok içimden öyle geldi” dedim.

Okulun en erkencisi olan öğretmen bugün ortada yok, ders zili çaldı, uzaktan geliyordu acele, acele, bekledim, “hadi gözün aydın, babanı zar-zor ikna edebildim” dedi. Babam önce kendisine yük getirecek diye itiraz etmiş, sonra öğretmenin “bunları devlet okutuyor, yemek içmek devletten, yatıp kalkma devletten, kitap devletten” diye diye ikna etmiş. O zaman babam da sevinmiş “oğlum öğretmen olacak” diye.

O yıl ilkokulu bitirdim, yeni yıl için öğretmen okuluna gitme hazırlığımıza başladık, şimdi mevsim Yaz, havalar sıcak, önümüz Kış, okulun bulunduğu yerdeki havayı bilmiyoruz, babam Suriye işi Kadife bir pantolon-ceket almıştı. Bu elbiselerin Avrupa’dan Suriye halkına yardım amaçlı getirildiği ve Suriye’de temizlenip elden geçirildikten sonra piyasaya sürüldüğü dillendiriliyordu. Suriye’den de bize kaçak yoldan getirilip buralarda satılıyordu. Az kullanılmış, bizim için yeni sayılacak cinsten elbiselerdi. Alt-üst takım elbiseyi terziye verdik, tam bedenime göre üzerime oturacak şekle getirdi komşu terzi. Babam bir de trençkot aldı yağmurlu havalar için, anam iç çamaşır alıyor, yakınlarım hediye niyetine havlu, çorap alıyor, kimisi limon kolonyası getiriyor, valizim tıka basa dolacak dolmuştu. Daha yeni okuluma gitmemize üç aydan biraz az zaman vardı önümde.

Bu arada gitmemize az bir zaman kala ablam gelin gitmişti. Neyse ki Reyhanlı’nın içerisinde oturacaktı. Ben de yakında gidecektim, Haruniye Düziçi Yatılı Öğretmen okulu heyecanı sarmıştı her yanımı. Öğretmenim anlatıyordu, beni kaydedeceği okulun bulunduğu Haruniye’yi, aynı okuldan mezun olmuş, şimdi de benim elimden tutmuş oraya götürüyordu. Bu benim için büyük bir şanstı, o tarihe kadar Antakya’ya birkaç kez bayramlarda gitmişliğim vardı, o kadar. Şimdi neredeyse Adana’ya kadar gidecektik, o günlerde Haruniye, Osmaniye ilçesine bağlı bir beldeydi. Anayoldan çıktıktan sonra dar bir yol başlıyor, dağdan aşağıya doğru git git bitmez bir yol, her yer maki dolu, kısa boylu yaz, kış yeşil kalan bir bitki örtüsü, zaman zaman kulaklarını dikmiş ortalığı dinleyen gri renkli tavşanlar bir görünüyor bir kayboluyorlar. Şimdi de insanı sersemleten bir çiçek kokusu, kuş sesleri, börtü-böcek sesleri akarsularının sesine karışmış, ben dışarıyı dalmış hem dinliyor, hem seyrediyordum. Öğretmenim, Haruniye’ye ulaştık dediğinde gün batmak üzereydi, dağları arkamızda bırakmış Ovaya inmiştik. Okulun kapısında başlamıştı karşılamalar, her gelen “hoş geldiniz” temennisiyle bizleri karşılıyordu. Meslektaşları bizi ortaya almış sohbet başlamıştı, “sizlere çok zeki bir öğrencimi getirdim” diye takdim etmesi beni mutlu etmişti, birden korktum, ya başaramazsam korkusu düştü içime, öğretmenimin elini kavradım, gözlerimi gözlerine diktim, yeter gidelim der gibiydim. O zaman müsaade istedi, şimdi de üzerinde “misafirhane” yazılı kapıdan geçtik ki bir de ne göreyim, her yer o kadar temiz ki, bal dök yala, dediklerinden.

1. Bölüm
HARUNİYE DÜZİÇİ YATILI ÖĞRETMEN OKULU – 1967

Haruniye öğretmen okulumdaki ilk gecem

Öğretmenimle beraber misafirhaneye gittik, burada da yine her yer tertemiz. O güne kadar benim için alışılmadık bir temizlik ve intizamla karşı karşıyayım. Malum babam Kasap, ağabeyim babamla beraber çalışıyor, iş bitiminde eve gelinir üstleri kirlenmişse yıkanmak üzere bırakılır, el-yüz, yaz, kış fark etmez, arap sabunuyla (sıvı sabun) yıkarlardı. Babam uyumaya geçer, Mahmut biran önce kendini kahveye atardı. Bu düzen içerisinde sabah, akşam çok az bir değişikle hayat böylece devam ederdi. Bu kadar alışılmadık temizlik ve intizam beni şaşkına çevirmeye yetmişti, ne yapacağımı bilmez bir haldeydim.

Yatağın kenarına iliştim, kıpırdamadan oturmuş bembeyaz çarşafları seyrediyordum, oysa şöyle bir uzanmaya, yorgunluk atmaya çok ihtiyacım vardı. Birden öğretmenimin sesiyle kendime geldim, “elini yüzünü yıka, birazdan yemekhaneye gideceğiz” demesiyle kendime geldim, “peki öğretmenim” diyebildim.

Birden bir karamsarlık, bir pişmanlık çöktü üstüme, “ne demeye bilmediğin, tanımadığın ellere geldin” diye aklımdan geçirdim, dışarıdan gelen zil sesiyle irkildim, ardından öğretmenin sesi, “hazırsan gidelim”, derhal dışarıya çıktım. Kocaman bir saha, yüzlerce öğrenci, güle oynaya aynı istikamete doğru gidiyor ve sıraya giriyordu, öyle itiş kakış, sırada öne geçiş yoktu, herkes hakkına razı bir görünüm vardı, oysa bizde olsa birbirimizin sırasını kapmak için neler yapmazdık. Bir gün içerisindeki bu büyük değişimi kaldırabilecek güce sahip ve hazır değildim. Birden öğretmenimin yanımda olmadığını fark ettim, kısa süren bir panikten sonra birden toparlandım, öğretmenin bugün yarın gidecek kendine gel, burada kim nasıl davranıyorsa sende öyle davran, diye kendime telkinde bulundum, yemekhanenin kapısında öğretmenimi beni bekler buldum. Kocaman bir kapıdan geçtim, kocaman bir salonla karşılaştım. Beni takip et demesiyle hem takip ettim, hem taklit ettim. Boş yemek tepsisini alıyorsun, çatal kaşık ve bıçakla su bardağını yerleştiriyorsun tepsiye, tepsinin orta bölümünde tabağa benzer boşluğa aşçılar yemek bırakıyorlar, tepsi elde öğretmenin peşindeyim, ilk bulduğumuz boş yere oturuyoruz. Uzun, çok uzun masalar ve masaların etrafına düzgün dizilmiş sandalyeler masalarda su sürahileri ve ekmek sepeti. Farkında değilim ama kan ter içinde kalmışım, gözüm kararmıştı, başım dönüyordu, öğretmenim hâlimden anlamış, bir bardak suyu uzatmış, “şu suyu iç” dedi, suyu içtim de kendime gelebildim. Öğretmenimin; Fazla kendini germe, biraz serbest bırak, hepimiz ilk geldiğimizde senin gibiydik, derin nefes al yemeğini ye, sağ olun öğretmenim dedim, başımı gözlerimi tabaktan ayırmadan yemeğimi bitirdim, suyumu içtim. Arka cebimden hiç eksik etmediğim mendilimle ağzımı sildim.

1. Bölüm
FOTOĞRAF: DÜZİÇİ KÖY ENSTTÜSÜ ÖĞRENCİLERİ KENDİ OKUL BİNALARINI YAPIYORLAR.
Öğretmenim, “çok yoruldun, çok da strese girdin, şimdi odana git ve kendince istirahat et, bende bu arada arkadaşlarımla sohbet edeceğim, yarın sabah görüşürüz” dedi. Şimdi odamdayım ve tek başıma kalmıştım. Biri dokunsa ağlayacak gibiydim, sonra ayağa kalktım kendi kendimle konuşmaya başladım “sen değil miydin ben illâ ki öğretmen olmak istiyorum diyen, daha bismillah dün bir, bugün iki, şimdi pes edersen, senin için kalkıp buralara kadar, elinden tutup getiren öğretmeninin yüzüne nasıl bakacaksın”, diye düşünmemle içimi bir ürperti kaplamış gibi sarsıldım. Gerekli temizliğimi yaptıktan sonra pijamamı giydim, yolculuk, geçirdiğim alışılmadık değişimle çok sarsmıştı beni, başımı yastığa koyar koymaz derin bir uykuya geçmem bir olmuştu. Sabah yine erken uyandım, aceleyle hazırlandım, birazdan öğretmen seslendiğinde hazır olmalıydım, onu bekletmemeliydim, o yanımda olmasa çoktan vazgeçmiş geri dönmüştüm. Dışarıdan gelen sesle kapının önüne hazır vaziyette çıkmam bir oldu.

Türkçe konuşulanlar kulağıma geldikçe bu konudaki eksikliğimi hissettim, arada çok fark vardı, ana dilim Arapça olduğundan, Türkçeyi kırık bir lehçe ile konuşuyordum. Bu eksikliğimi biran önce gidermeliydim. Uyku iyi gelmiş, bugün düne göre daha özgüvenliydim, daha diri ve cesur hissediyordum kendimi. Üstümde babamın Suriye’den getirilip çarşı, pazarda omuz üzerinde sergilenen seyyar satıcılardan aldığı Kadife türü takım elbisem var. Her ne kadar eğreti duruyorsa da, boyumun uzun olması vaziyeti kurtarıyordu. Ayağımda Antakya işi siyah ayakkabımla bayağı gösterişliydim. Öğretmenim odasında çıktı, doğru kahvaltı için yemekhaneye gittik, içerisi düne göre tenhaydı, biraz sonra kalabalık bastırdığında biz yemeğimizi bitirmek üzereydik. Bugünkü davranışlarımı öğretmenim takibe almış hâl ve hareketlerime bakarak “bugün daha iyisin, yarın daha iyi olacaksın ve kısa sürede intibak edeceksin” demesiyle belimi biraz daha diklettim.

Kahvaltıdan sonra lavaboya, oradan üzerinde “İDARE” yazılı binadan içeriye geçtik. İdarede bulunanların birçoğu öğretmenime hitaben içten gelen bir ses tonuyla “hoş geldiniz” demeleri, ardından bana bakarak “yine yeni bir genç arkadaş bulmuş getirmişsiniz” gibi beni de kapsayan sözler hoşuma gitmişti. Kayıt işlemleri için, Öğrenci İşleri’ne gerekli evrak ve fotoğrafları ilgiliye teslim ettikten sonra, etrafı seyretmeye koyuldum. Tek katlı bina normalden yüksekti, taban ile tavan arası iki katlıymış gibi yüksek tutulmuştu. Bol miktarda çift kanatlı pencereleriyle içeri, dışarı kadar aydınlıktı. Öğretmenim eski dostlarıyla sohbete dalmıştı, görevli memurun “veli’si siz olacaksınız değil mi hocam” demesiyle “evet benim” diyerek tanıtım kartını verdi imzalar atıldı, hayırlamalar başladı, öncelikle öğretmenimin elini, daha sonra her hayırlı olsun diyenlerin ellerinden öptüm.

Elele vererek İdare binasından çıktık, yan taraftaki binaya yöneldik, öğretmen elindeki pusulaya bakarak, “bundan sonra sınıfın burası” dedi ve pusulayı bana verdi, sınıfın kapısını işaret parmağını büktü ve tıklattı, gel sesiyle içeriye geçtik, öğretmene beni takdim etti, kendini de tanıttı. Sınıf öğretmenimin işaretiyle boş bir sıraya geçtim oturdum, biraz sonra öğretmenim yanıma geldi ve “ben Reyhanlı’ya dönüyorum, göreyim seni sömestr karnen fevkalade olmalı” dedi ve benim konuşmama vakit bırakmadan çıkıp gitti. Sınıf öğretmenimiz, öğrencilere “öğretmenlik” konusundaki görüş ve düşüncelerini anlatıyordu. Teneffüs  ziliyle tam dışarıya çıkıyordum, kapıda duran yeni öğretmenimin eli omuzuma dokundu, baktım, her öğretmen eli gibi müşfik ve koruyucu bir el, şimdi git misafirhanedeki eşyalarını al, yatakhaneye götür, elinde tuttuğu pusulayı bana verdi ve bunu yatakhane görevlisine göster, görevli sana yardımcı olacak, öğle yemeğinden sonra tekrar sınıfına dönersin, dedi. Öğretmenimin dediklerini harfiyen yerine getirdim, her kim olursa olsun bir adres sorduğunuzda önünüze düşüyor, sorduğunuz yere kadar götürmeden bırakmıyordu. Yatakhanede işimi bitirdim, lavaboya geçtim, yüzümü yıkadım, burası da baş döndürecek kadar ak paktı.

Kendi kendime “Yeni evine hoş geldin” temennisinde bulundum. Şimdi resmen Haruniye Düziçi Öğretmen Okulunun öğrencisiydim.

DEVAM EDECEK

2. bölümü okumak için tıklayınız.

Mehmet Barutçu
Mehmet Barutçu son yazıları (Hepsini Gör)
10

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Kadına Yönelik Bit(iril)meyen Şiddet... Müge Kantar Davran

Kadına Şiddet Sevil Ağtaş

Anı

9 Yorumlar

  1. Avatar

    Bir çırpıda okudum….

    0
  2. Avatar

    Yine okuyan herkes anlamış ben anlayamamışım. Bu anlattığınız yaşam öyküsü size ait değil mi…
    Tanıtım yazınızı okudum. Okul yaşamınız bu anlattığınız öyküye uymuyor.
    Ortaokulu Reyhanlı’da, liseyi İskenderun Ticaret Lisesi’nde okuduğunuzu belirtmişsiniz.
    Sanırım ilk bölümde ilkokuldan sonra öğretmeninizin rehberliğinde gittiğinizi yazdığınız Haruniye Düziçi Yatılı Öğretmen Okulu’ndan bir nedenle ayrıldınız.
    Şunu da merak ettim:
    O yıllarda öğretmen okullarına sınavsız mı giriliyordu.
    Belki de öyleydi.
    Bizim köyden iki kişi Kızılçullu Köy Enstitüsü’ne gidiyor, biri kaçıp geri geliyor. Geri gelmeyen Süleyman Öğretmen köyümüzden ilk okuyan ve öğretmen olan insan oluyor.
    6-7 yıl oluyor, yaşamını yitireli. 99 yaşında …
    Köylünün anlattığına göre o yıllarda köylere gelip davulla okuyacak öğrenci arıyorlarmış.
    Neyse, güzel bir anlatımdı.
    Sonraki bölümlerde soru işaretlerinin bir kısmı düz noktaya dönecek.

    1
  3. Avatar

    Mükemmel betimlemeler ile bezenmiş dolu dolu bir hayat hikayesi. Okudukça devamını merak ediyor ve adeta kendimin de orada olduğumu hissediyorum. Yeni nesillere ışık tutacak, tarihin canlı tanığının kaleminden eşsiz bir deneme.
    Devamını heyecanla bekliyoruz.

    4
  4. Hüseyin sert

    Sizinle birlikte o ilk heyecanı yaşadık. Kaleminize emeğinize sağlık öğretmenim

    4
  5. Avatar
    Hayrullah cırık

    Çok güzel bir giriş olmuş. Devamını bekliyoruz. Kutlarım hocam.

    4
  6. Şerif Kaya

    İşte bu nedenle Köy Enstitülerini kapattılar. O okullardan mezun olan sizler görev tatığınız köylerin ışığı olacaktınız. Ülkenin ışığını kapattılar. Yüreğinize sağlık sevgili dostum.

    5
  7. Avatar
    Mustafa Yeşilmen

    19 Mayıs törenlerinde DÜZİÇİ ÖĞRETMEN OKULU öğrencilerinin gösterilerini hayranlıkla izlerdik. Hele o kuleler yokmu.

    3
  8. Fatmanur Caner

    Okuduklarımdan anladığım, köy enstitülerini bir öğrencinin tanıklığında, en ince ayrıntısına kadar öğreneceğiz. Bir kere daha, genç cumhuriyetin eğitimde doğru kalkınma hamlesine bakacağız. Anlatım diliniz çok lezzetli sayın öğretmenim. Web sitemiz için zengin bir içerik olacak. Sağolun, varolun.

    7
  9. SİBEL KARAGÖZ
    SİBEL KARAGÖZ

    Çok beğenerek okudum değerli hocam devamını merakla bekliyorum…

    8

Bir cevap yazın