10. Bölüm

İkinci sömestrin başında Reyhanlı’dan arkadaşım Balıkçı Yusuf’un oğlu Ahmet, özel sebeplerden dolayı tasdiknamesini almış Kırıkhan Ortaokulu’na kayıt işlemlerini bitirmek için gayret gösteriyordu. Sahiplendim ve kendisini çaresiz bırakmadım.

Bugün itibariyle okulun birinci sömestri bitmiş, ikinci sömestrin ilk günündeyiz. Birinci sömestr düzenine uyarak herkes eski yerine oturdu. Benim aklım Ahmet’te kalmıştı. Öğrenci işlerindeki memur “velisini getirmeye gitti, dosyası hazır, velisi imzalayacak o kadar” dedi. Sınıf öğretmenimiz yeni ders yılına sohbetle girdi, benim ara sıra pencereden dışarıyı gözetlemem dikkatini çekmiş olacak ki, “hayrola Mehmet birini mi bekliyorsun”, öğretmenim (hocam demeyi sevmiyordum) Reyhanlılı bir arkadaşım bugün kayıt yaptıracaktı da onu merak ettim. Öğrenci işlerine dosyasını vermiş, velisi Ziraat Bankasında memurmuş ona gitmiş daha gelmemiş dediler de. Lafı çok uzatmış ve dolandırmıştım, bütün sınıf bana gülüyordu, onların gülüşlerine bende katıldım. Zil sesiyle dışarı çıktı arkadaşlar, ben öğrenci işlerine, Ahmet’i bir sandalyede oturmuş beni bekliyor buldum. Öncelikle sitem ettim, beraber geldik ondan sonra kayboldun, oda tutmuşsun İsmet söyledi, akrabalarınıza yakınmış. Ahmet, “Öyle oldu, küçük bir oda bana yetiyor, çarşının içinde, kayıt işini de biraz önce hallettik, hadi hayırlı olsun, ananın selamı var, baban garaja kadar geldi sepet gönderdi sana, herhâl içerisinde yemek var, öğle çıktığımızda benim eve gideriz, alır öyle evine gidersin” dedi. cevap vermedim.

Kol kola bahçeye çıktık, konuştuğumuz gibi kimseye bir şey söylemek yok, bir tek bizim Muhittin bilecek, sana soran olursa, kısa ve net “öyle icap etti” der kestirir atarsın.

Muhittin yine arkadaşları başına toplamış bir şeyler anlatıyor bizi görünce gelin diye eliyle çağırdı, “arkadaşlar bu arkadaşımız Mehmet’in akrabası, ikinci sömestri beraber okuyacağız” diyerek tanıttı. Çoğu hoş geldin dedi, mevcut arkadaşlardan birisi, “Muhittin, desene ipini koparan Kırıkhan’da soluğu alacak” benden önce tepki Muhittin’den geldi, bu senin söylediğin söz yanlış ve kontrolsüz, şurada tatlı tatlı sohbet ediyoruz, illâ pişmiş aşa su katmak mecburiyetinde değilsin, beğenmezsen bir dahaki sefere aramıza katılmazsın, diye çıkıştı, zil sesiyle sınıfa girdik. Ahmet hafiften sarsıldı, boş ver aldırma, yediği fırçayı sende gördün. Gel beraber aynı sırada oturalım dedim. İbo kaytarmıştı yine, arkadaşların çoğu Ahmet’e hoş geldin demeye geliyor, bazıları Reyhanlı’daki tanıdıklarını soruyorlardı. Sınıfa öğretmenlerden gelen giden yoktu, dersimiz boş geçiyordu. Öğle arası zili çaldı, Muhittin’e “Ahmet’le bana sepet göndermişler, beraber yeriz”, dedim. Muhittin “İyi olur sabah kahvaltı da yapmamıştım” dedi. Dobra dobra konuşması en sevdiğim yanıydı Muhittin’in.

Bakkaldan ekmek ve yoğurt aldım, odaya mutfaktaki sepeti getirdim, pirinç pilavı ve haşlanmış köy tavuğu, pilavı ısıttım, üstüne Ahmet tavuğu tiftikledi, onu da ısıttık, yoğurdu ayran yaptık ortaya koyduk karnımız şişinceye kadar yemeğimizi yedik. Öğleden sonra gelmeyin dedi Muhittin, ben mecburen gidiyorum ikide bir çağırıyorlar dedi kalktı gitti. Yemeğin artanını tekrar tencereye koydum, Ahmet ben de gidip arta kalan yerleşme işimi bitireyim, diyerek gitti. Arkasından, bir münasip zamanda kaldığın odayı gelip göreceğim, diyerek yolcu ettim.

Ahmet’in kaldığı odayı görmeye gitmiştim, geniş bir avlu, han desem değil, otel desem değil. Duvar tarafına yan yana bitişik nizam yapılmış odalar. Ahmet bu odalardan birini kiralamış. Odanın içi karanlık, köhne bir yer, dışarıda müşterek kullanılan bir tuvalet ve müşterek kullanılan bir lavabo. Giren çıkan belli değil. Döndüm Ahmet’e “Bu durum nedir oğlum” demişim. Ahmet’in boynu bükük, ne yapım, burayı bile zor tuttum, demesiyle, haydi toparlan benim yanıma taşınıyordun, dememle boynuma sarıldı, eşyalarını alelacele topladık ve bir at arabasının yardımıyla benim kaldığım odaya doğru gittik. Kısa sürede odayı yeniden düzenleyerek yerleştik.

Şimdi ders çalışmaya gelmişti sıra, kaldığımız odayı dayayıp döşemiştik, akşam odaya gelince hiçbir şey yapmasak, birimiz mangalla meşgul oluyor diğerimiz de akşam yemeği için içinden ne gelirse onu hazırlıyor, yemek seçme şansına sahip değildik. Hafta sonu Ahmet Reyhanlı’ya gitmek istedi, git ama ortalıkta fazla dolaşma, bizimkilere de uğra babama “sucuk” söylemiştim, hazırsa al getir, anam da uğra ne verirse yok deme, onun hazırladıklarını de getir, bundan sonra yemek derdi çekmeyelim, hem zamandan tasarruf ederiz, derslerimize zaman ayırırız, kimsenin arkamızdan konuşmasına meydan vermeyeceğiz, diyerek Ahmet’i gitmeden önce sıkıladım. İsmet’e uğra ne var, ne yok öğren, selamımı söyle, yakınlarda geleceğimi bildir.

Ahmet’i Cuma günü yolcu ettim, Pazar sabahı Reyhanlı’dan otobüse binip gelsin diye. Daha önceleri gidip geldiğim için, otobüsün Pazar günü saat kaçta Kırıkhana varacağını tahmin edebiliyordum. Bu hafta sonunda Muhittin’in anasına uğramak istiyordum, oradan ayrıldıktan sonra bir daha gidememiştim. Muhittin’e söyledim, olur Cumartesi günü öğle yemeğini bizde yeriz, sonra çıkar turlarız, diye öylece sözleştik. Anasının, “işi bitti bir daha ne geldi, nede sordu” diye düşünmesini doğrusu istemezdim. Ekmeğini yediğim, suyunu içtiğim insanlara karşı hep minnet duymuşumdur. Bu duygu bende evdeki büyüklerimden gördüğüm, duyduğum aldığım vefalı davranma duygusundan olsa gerek.

Cumartesi günü kararlaştırdığımız saatte kalktım. Çay mahallesinin yolunu tuttum. Eli boş gitmemek için bir şişe limon kolonyası aldım. Muhittin’lere giderken köprüye varmadan önceki sol taraftaki evden, beraber aynı sınıfta okuduğumuz kız arkadaşım çıktı, Aysel, merhabalaştık, nereye gittiğimi sordu, anlattım önlüksüz sivil kıyafetiyle daha güzel göründü gözüme, bizim evimiz burada, daha önceleri gelip geçerken seni görüyordum Muhittin abiyle sonra gelip gitmez oldun, hoşuma gitti benimle ilgilenmesi, durumu izah etmeye çalıştım, yeni oturduğum yeri tarif ettim, ayaküstü sohbet ettik, sonra ben de Semra’lara gidiyordum deyince tutmayım seni dedim, tam ayrılıyorduk ki Semra’nın sesini duyduk, birbirinize ne kadar yakışıyorsunuz demesiyle ikimizin de rengi attı, başım önümde aceleyle oradan uzaklaştım, sanki suçüstü yakalanmış hissettim kendimi. Muhittin kapının önüne çıkmış yolumu gözlüyordu, nerede kaldın açımdan karnım belime yapıştı, konuşmama fırsat vermeden, gir içeri hadi deyip içeri seslendi, Memed geldi yemekleri koyun, mutfak olarak kullandıkları ara bölmeye girdik, ananın elini öptüm, bana da abi diye hitap eden Gönül’e kolonyayı verdim. Hoş beş ettik, yeni yerimi anlattım, memnun oldu. Muhittin’in anası yaz, kış yemekle beraber ayran yapardı, yemeğimizi yedik, ayranımızı içtik, Muhittin’in bir şey lazım mı sorusuna anası akşama geç kalma, abin çocuklarıyla bize gelecek dedi, Muhittin cevap vermeden çıkıp gittik. Muhittin’in anası çok cefa çekmiş, erken yaşta kocasını hapishanede kaybetmenin derin çizgileri yüzüne yansımış, bütün umudunu oğlu Muhittin’e adamış, görmüş geçirmiş bir acılı anaydı. Evden ayrıldık çarşıya gidiyorduk, köprüyü geçtik Semra evlerinin duvarından seslendi, Muhittin nereye diye, gir kız içeri, bak vallahi seni İbo’ya söylerim, Semra gelene geçene sataşıyor derim, oh çok korktum şimdi, söylersen söyle deyip içeri girdi. Muhittin’in dediği İbo, bizimle beraber okuyan Kürt İbo’ydu Semra Kırıkhan’da Mahpushanede görevli başçavuşun kızıydı, o da bizimle beraber okuyordu. İbo’nun da kız arkadaşıydı.

Çarşıda biraz dolandık, sonra kahveye gittik, Muhittin gel birer çay içelim sonra istersen gidersin deyip kahveye girdik, oturup birer çay içtik Pazar günü vaktin olursa öğle yemeğine yakın bize bir uğra, Ahmet bakalım bize neler getirecek diyerek kahveden ayrıldım. Eve geldiğimde Kumru kuşu gibi ağzımı açmadan karnımdan konuşuyordum. Muhittin bana çok sahip çıktı, elimden tuttu, daha ilk günden bana sataşanla kavga edebilirdim, bu da okuldan uzaklaştırılmama sebep olabilirdi. Bakkaldan bir ekmek aldım, dış kapıdaki mandalı açan ipi çekip içeri girdim, odanın anahtarla kapısını açtım yatağa uzandım. Akşamları Kırıkhan soğuk ve sert ayaz oluyordu. Mangalı o vakit yakacaktım.

Çamaşırlarımı yıkamaları için Ahmet’le göndermiştim Reyhanlı’ya, pijama niyetine üstüme uyan bir şeyler uydurdum, mangalı tutuşturmak için üşenmiştim, mutfakta ayaküstü bir şeyler atıştırdım odama geçtim, erkenden uyumaya karar verdim. Biraz sağa sola döne, döne sonunda uyumuşum. Sabah ezanı okunmaya başladığında ezan sesiyle uyanmıştım, yataktan çıkmadım ezan sesini dinledim, sanki bana huzur vermişti, ezanın bitmesiyle tekrar uyumuşum veya bana öyle gelmişti.

Hayal ettiklerim mi? Aklımdan geçirdiklerim mi? Tam da kestirmedim aklıma gelenleri. Öğretmen olmuştum, köy öğretmeni, öğrencilerim vardı kızlı erkekli her yaştan, devamlı beraberdik sanki gündüz, gece. Köyde köylünün her derdi benim derdimmiş gibi uğraşıyordum, asker oğluna mektubu ben yazıyormuşum, ben okuyormuşum, ağlarlarsa ağlıyor, gülerlerse beraber gülüyormuşum. Öğrencilerime derslerinize çalışın diye kızıyormuşum, çabuk olun okuma yazmayı bir an önce çözün diyormuşum köylülerinizin mektuplarını siz yazıp, okuyun artık, bana yardımcı olmalısınız diye bağırıyormuşsun, birden dışarıdan bir ses “Barutçu kollarım koptu gel yardım et” diye bağırıyordu, eyvah Ahmet gelmiş, diyerek dışarıya fırladım. Ahmet söylenip duruyordu, hani beni karşılayacaktın, saat kaç oldu, Allah bilir akşam yine kitap okurken uyuyup kalmışsın, daha bu kadar eşya da garajda Horoz’a emanet bıraktım, nasıl giyineceğimi şaşırdım, odanın önüne sepeti, çamaşır bohçasını, içinde ne olduğunu bilmediğim büyük bir karton kutuyu indirmiş oflayıp, pufluyordu. Kendimi Ahmet’in karşısında suçlu hissettim, ben gider geri kalanları sırtlar getiririm diyerek aceleyle yolu tuttum, Ahmet arkamdan yetişmeye çalışıyor, acele etme beraber getiririz diyordu, yavaşladım yetişti, bana ne oldu bilmiyorum ilk akşamdan yattım, sabah erken uyanırım gider Ahmet’i karşılarım diyordum, ezanla beraber uyandım, tekrar dalmışım, rüya görüyordum, senin sesine uyandım deyip olan bitenden benim kabahatimin olmadığını izah etmeye çalışıyordum.

Garaja vardığımızda Horoz’u eşyaların başında bekler bulduk, Horoz’la Ahmet’in ana tarafından bir akrabalıkları vardı, bizimle de komşulukları. Geriye kalan eşyaları yüklendik, Horoz’a teşekkür ettik, eve kadar hiç konuşmadan gittik, yorulmuştuk. Eşyaları içeriye taşıdık Ahmet elini yüzünü yıkamaya lavaboya gitmişti. Geldiğinde lan sen ne yaptın öyle, oğlum Reyhanlı’yı taşımışsın, neler getirdin, sözlerime, aç bak bir yandan anam, öte yandan “halti Fattum” ha bre bunu da götür, şunu da götür derken, dağ gibi eşyayı başıma yığdılar, neyse ki şoför senin, muavin benim akrabam eşyalarımızı ayrı bir köşeye sardılar da sorunsuz buraya kadar getirdik.

Öncelikle sepetleri boşalttık, anam yaprak sarması, patlıcan ve biber dolması pişirmişti bir tencere. Bu iyiye alametti, bir hafta rahat yeriz, Ahmet’in anası Ayşe teyze küçük bir tencere “dövme” yapmıştı, çok güzel dedim, ortalık soğuk bozulmaz, bir hafta günde üç öğün yeriz artık. Dolaba götürüp yemekleri tencereleriyle yerleştirdik. Babam iki “kangal” sucuk göndermiş, tam kurumamış ama Kırıkhan’ın ayazı üç günde tahta gibi yapar diyerek mutfaktaki tavan direklerinin birine ip yardımı ile bağlayıp aşağı doğru sarkıttım. Bulgur, pirinç, mercimek ayrı ayrı kavanozlara konmuştu, dolabın altı doldu, karton kutusunun içi envaı çeşit baharatla doldurulmuştu, bir kavanoz tuzlu yoğurt, bir ufak kavanoz taze çökelek, yerleştirmekten yorulmuştuk. Biz bu çaba içindeyken Muhittin içeri girdi, bu ne hal, lan bir dükkan dolduracak kadar eşya getirmişsin Ahmet diyerek takıldı. Daha onlara uysaydım portakal, elma, mandalina dolduracaklardı, zorladılar ama yalnız limonu aldım. Lafa ben atladım, tabi limonu getirirsin oğlum, her sabah limon suyunu saçlarına sürmek için getirdin diye şamata yaptım, gülüştük. Bohçalarda çamaşırlarımız vardı, onlar şimdilik dursun yemekten sonra yerleştiririz dedim. Mutfağa geçtim, sarma dolmayı bize yetecek kadar küçük tenceremize yerleştirdim, gazocağını yaktım üstünde ısıttım, dört tabağa doldurdum Ahmet’e seslendim geldi, şunu Ali amcalara götür ikram et, bende bunları odaya taşırım yemeğimizi odada yeriz dedim, üç tabağı odaya götürdüm. Yemeğimizi Muhittin çok beğenmişti, afiyet olsun dedim, bir kangal sucuğun var, daha iyi kurumamış mutfağa astım, istersen şimdi al götür, istersen kuruduktan sonra götür, keyif senin, hani nerde deyince gösterdim, sen benim hissemi iyisi mi ver, ne olur ne olmaz diyerek sucuğunu aldı ben kaçtım diyerek karanlıkta kayboldu gitti.

DEVAM EDECEK

Mehmet Barutçu son yazıları (Hepsini Gör)
6

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Sandık Yarası – Şehriban Tuğrul (Sesli Öykü)

Sesli Öykü

Bir cevap yazın