11. Bölüm

                 HİÇBİR ŞEY İNSANIN HAYAL GÜCÜ KADAR HÜR DEĞİLDİR

      Senenin dört mevsiminin en sevimlilerinden, bütün ağaçların, canlıların uyandığı bir ilkbahar mevsiminin, güzel bir pazar günü sabahı, erken saatte tüm uçuş ekibi, brifing odasında buluştu, kısa bir tanışmanın ardından ekibin çoğunun daha önce birlikte uçtukları ve birbirlerini tanıdıkları anlaşıldı. Brifing sonrası neşe ile uçağa gidildi ve hazırlıklar tamamlanana kadar birer kahve bile içildi. İkinci pilot da oldukça tecrübeliydi, hatta kaptan olmak için seçilenler arasındaydı, kaptan da ona son derece güveniyordu, yani her şey tüm ekibin istediği şekilde neşe ve emniyetle devam ediyordu. Yolcu alma zamanı gelmişti, bu hikâyenin yaşandığı dönemlerde uçağın kokpit kapısı kaptanın isteği doğrultusunda açık bırakılabiliyordu ve kaptan kokpite misafir kabul edebiliyordu.

                                               

      Kokpit hazırlıkları bitmişti, kaptan da yerinden kalkarak yolcuların yerlerini almalarını takip ediyordu, ayakta ve kokpit kapısının önünde duruyordu. Erkek, çok şık giyimli, kravatlı, kırk yaşlarında, yürümekte zorluk çeken bir yolcu uçak kapısından girdikten sonra, kabindeki yerine gitmek yerine sola döndü ve kaptana;

“Biraz görüşebilir miyiz?” diye sordu. Kaptan bu tür görüşmelere alışıktı, yolcular uçakla veya uçuşla ilgili merak ettikleri sorulara cevap aramaya çalışıyorlardı. Yine böyle bir soru geleceğini düşünerek; “Buyurun,” dedi.

“Ben yaklaşık bir senedir, ayda en az bir olmak üzere İzmir’e gidiyorum ve aynı uçakla geri dönüyorum, İstanbul’a evime döndüğümde eşim kahvaltıyı hazırlamış beni bekliyor oluyor. O günler ben çok neşeli oluyorum ve hayatım anlam kazanıyor. Çocukluğumun en büyük hayali, rüyalarımı süsleyen, hayatımda yapmak istediğim tek şey uçak kullanmaktı. Pilot olmak istedim, çok uğraştım ancak sağlığım bu isteğimi yerine getirmeme engel oldu. Kendimi işime adadım ve bu günlere geldim. Şimdi, beni kokpitte arka sandalyede gözlemci olarak uçurur musunuz?

      Kaptan yolcunun gözlerine baktı ve yalvaran ifadeyi gördü, ona uçuş ve havacılıkla ilgili birkaç basit soru sordu, baktı ki her soruyu tam ve eksiksiz biliyor.

“Buyurun içerde görüşelim” diyerek onu kokpite davet etti. Yolcu o kadar bilgiliydi ki, ikinci pilotu terletmeye başlamıştı bile, sonunda sorular bitti ve meraklı yolcu kokpitte kalmanın sevincini yaşıyordu.

      Kısa bir tanışma faslından sonra kaptan iki yıl önce inişte başına gelen bir hadiseyi kokpitteki misafirine anlatmaya başladı.

                               

“Yine sizin gibi, bir yolcu kokpitte uçmak istiyordu ancak o meraktan değil, korkusunu yenmek için kokpitte olmak istiyordu ve Hava Yolları Yönetim kademesinden kokpitte uçabilir şeklinde bir yazı getirmişti. Bayan yolcu da sizin gibi, gözlemci koltuğunda oturuyordu ve sıkıca bağlanmıştı. Uçağın kalkış için yerden kesiliş anında tiz bir çığlık atarak başını sağa sola sallıyordu ve derin derin nefes alıp vermeye başladı.

“Hanımefendi iyi misiniz?” diye sordum.

“İyiyim siz bana aldırmayın,” cevabını verdi. Daha sonra, yolcu sakinleşmişti iniş paternine kadar hava yolculuğunun ne kadar güvenli olduğu, korkulacak bir yönü bulunmadığı konuşuldu. Bayan hiç yerinden kalkmadan hiçbir şey yiyip içmeden yolculuğun sonuna kadar orada oturdu. İniş için tüm hazırlıklar tamamlanmış, güzel Adana havasında sakin sakin piste yaklaşıyorduk, ‘çok da güzel yaklaşıyorum, güzel bir iniş olacak, yolcu da rahat edecek’ diye içimden geçiriyordum. Yere yükseklik yaklaşık otuz metrede pistin içinde iken ani bir rüzgâr değişikliği uçağı biraz salladı, işte o anda sanki kıyamet koptu. Arkada bağlı oturan yolcu nasıl yerinden kalktı ve arkamdan kollarıma sarılarak kendine doğru çekmeye başladı bilemezsiniz. Bu anda daha rahat olan sol elimle inişi tamamlarken, sağ dirseğimle yolcunun karın boşluğuna bir darbe indirdim, kadının elleri gevşedi ve oraya yığıldı. Bu arada kumandayı diğer pilota verecek zaman da yoktu, kumandaları diğer pilota vermek daha emniyetsiz olacaktı, biraz sert olmakla birlikte iniş emniyetle tamamlandı. Telsizle uçuş kulesine bir yolcunun rahatsızlandığını ve ambulansa ihtiyaç olduğunu bildirdim. Ambulansla birlikte gelen doktor yolcunun herhangi bir rahatsızlığı olmadığını, darbeden dolayı bir anlık bir kasılma olduğunu bildirdi. Yolcu defalarca benden ve uçuş ekibinden özür diledi ve uçuş fobisinin olduğunu bunun için ilaç da aldığını, ama bu korku ile baş edemediğini söyledi, bundan böyle kesinlikle uçağa binmeyeceğini de ifade ederek terminale doğru yürümeye başladı.”

      Kaptan bunları anlattıktan sonra gülerek “Tabii ki sizden böyle bir davranış beklemiyorum” diye de ilave etti.

                                             

      Uçuş hazırlıkları tamamlanmış, yolcular uçağa alınmış, uçağı geriye doğru iterek yerde hareket etmesini sağlayan araç uçağa bağlanmıştı. Pilotlar tarafından, kontrol listesi tekrar gözden geçirildi ve uçuş kulesinden motor çalıştırma müsaadesi istenerek her şey yerinde, zamanında ve standartlara uygun olarak yapılarak, Atatürk Havalimanından kalkıldı ve güzel bir uçuşla İzmir Adnan Menderes Havalimanına yumuşak bir iniş yapıldı. Misafir yolcu, diğer yolcularla birlikte uçaktan ayrıldı.

      Kısa sürede uçağın dönüş hazırlıkları tamamlanmış, yakıt alınmış, teknik kontroller tamamlanmıştı ki, uçakla terminali birbirine bağlayan köprü hafif hafif sallanmaya başladı. Biraz sonra sarsıntı artarken kaptan yerinden kalktı ve uçağın kapısına doğru yöneldi. Tüm yolcu kafilesinin en önünde aksayan ayağına rağmen O hızlı adımlarla geliyordu. Kaptan onu kapıda karşıladı ve kokpite birlikte girdiler ve uçuş sohbeti, havacılık tabiriyle hangarın kapısı sonuna kadar açılarak, tekrar başladı. Sohbetin bir yerinde misafir yolcu kaptana dönerek,

                                             

“Uçmaktan korkuyor musunuz?” Kaptan’ın cevabı ilginçti;

“Tabii ki korkuyorum.” Kokpit’te bir sessizlik oldu ve sessizliği yolcunun kahkahası bozdu. Kaptan sözlerine devam etti, “Tabii ki korkuyorum, hâlâ korkuyorum; hata yapmaktan korkuyorum, kaza yapmaktan korkuyorum. Kendime güvenim, bilgim, becerim son derece yüksek, uçuş öğretmeniyim, hem Türk Hava Kuvvetlerinde yıllarca uçuş öğretmenliği yaptım, hem de bu şirkette uçuş öğretmenliği yapıyorum. Haziran 1969 tarihinde ilk uçuşumu yaptıktan sonra uçuş öğretmenimin söylediği sözler hâlâ kulaklarımdadır;”

“Uçuşla ilgili kanunlar, yönergeler, talimatlar kanla yazılmıştır. Bunlardan en ufak bir sapma çok kötü sonuçlar doğurabilir.”

 “Çok fazla şeyi bilmek ve uygulamak zorundasınız bunlar öncelikle; uçuş ve uçak sistem bilgileri, ulusal ve uluslararası uçuş kuralları, meydan bilgileri, meteoroloji, uçuş planlama vs.”

      Bu konuşmalar sırasında zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan uçak kalkışını tamamlamış ve yaklaşık olarak 7500 metre yükseklikte düz uçuşa geçmişti bile. Hava sakindi sol tarafta Ayvalık Körfezi, küçük adalar, ileride Çanakkale Boğazı çok net görülüyordu. Onlar bu güzellikleri seyrederken kabin amiri, kokpite girmek için müsaade istedi ve elinde kaptanın yemek tepsisi ile içeri girdi. Bu yemek tepsileri uçak sefer saatlerinin durumuna göre, yolcu yemekleriyle birlikte şirket tarafından uçağa standart olarak yükletiliyordu.

“Kaptan şimdi iniş hazırlıklarına başlıyoruz yemek için zamanım yok,” dedi.

      Kabin amiri ise ‘‘bu pilotlara da acıyorum, iç hat uçuşlarında doğru dürüst beslenemiyorlar” diye içinden geçirdi ve tepsi elinde tekrar dışarıya çıktı. Aslında kendi durumlarının da onlardan bir farkı yoktu. Tepsiyi eski yerine, kendi yemeklerinin de ellenmeden duran tepsilerin yanına koyarken aklından neler geçmedi neler?

      Şimdi Marmara adasının sağından ve radar kontrolünde alçalmaya başladılar, radarın verdiği direk rotayı tutarak son yaklaşmaya girdiler ve kısa zamanda inişi tamamladılar.

                                        

      Uçuş sona ermişti, yolcular uçaktan inerlerken, meraklı yolcu da isteksiz vaziyette ve mecburen uçaktan indi ve terminalde gözden kaybolana kadar el salladı. Son yolcular da uçağı terk ederken en son inen nur yüzlü yaşlı bir teyze o kadar çok ve o kadar anlamlı dualar etti ki, onları zamandan kopardı, aldı götürdü. Kaptanın gözleri yaşardı, o anda yanında duran kabin amiri ile bir an göz göze geldiler, ikisi de çok duygulanmıştı.

      Kaptan ekibinden ayrıldı, evine gitmek üzere arabasını bıraktığı park yerine geldi ve arabasına binerek yola koyulurken, devamlı olarak caz müziği çalan o çok sevdiği radyo kanalını açtı. Caz müziğinin doğaçlama ve ruhani özellikleri onu oldukça cezbediyordu. Bu tatil gününün kalan kısmını eşi ve çocuklarıyla birlikte geçireceğinden de ayrıca çok mutluydu.

      Havanın çok güzel olması demek tatil gününde İstanbul trafiğinin berbat olması anlamına geliyordu. Hafta içinde işlerine giderken toplu taşıma araçlarını kullanan, direksiyon antrenmanını kaybetmiş olanların da trafiğe çıkmasıyla, trafik karmaşası daha da artıyordu. Kaplumbağa hızıyla ilerleyen trafikte arabayı yavaş yavaş kullanırken, dinlediği müziğin büyüsüne kendisini kaptırmıştı. Sağlık nedeniyle pilot olamayan o meraklı ve azimli yolcu aklına geldi. Onun pilot olmak için duyduğu kuvvetli arzuyu ve bir de kendisinin, nasıl pilot olduğunu düşündü. Hayatın akışı içerisinde, aklında ve hayalinde hiç yokken nasıl pilot olmuştu? Delicesine akan bir nehrin üzerindeki yaprak misali, tesadüfler onu nerelere götürmüştü?

                                      

      Ankara’da liseyi bitiriyordu, son sınıftaydı, parlak bir öğrenci değildi, okulun müfredatının dışında ilave ders alacak, kursa gidecek maddi durumları da yoktu. Babası devlet memuruydu kendinden başka okuyan iki kardeşi daha vardı. Lise bitti, üniversite sınavlarına girdi, doktor olmayı çok istemesine rağmen ziraat fakültesine girebilecek puanı yakalayabilmişti. O sene üniversiteye gitmedi, haylazlıkla geçen bir yılın ardından bu sefer Sağlık İdaresi Yüksekokuluna girmeye hak kazandı. İnternetin, cep telefonunun olmadığı, hatta çok özel kişilerde bağlı kablolu telefonun olduğu yıllarda, yani posta güvercinleriyle haberleşmenin sağlandığı yıllardan sonra gelen teknoloji ortamında sınav sonuçları üniversitede askıya çıkıyor, herkes o listelere bakarak sonuçları öğreniyordu. Sonuç hiç de istediği gibi değildi, üzgün ve kaderine razı olarak eve dönerken liseden sıra arkadaşına rastladı, o da istediği yeri kazanamamıştı, o da doktor olmak istiyordu. Arkadaşı;

“Hadi seninle Kara Harp Okuluna müracaat edelim, oradan tekrar imtihanla askeri doktor olma şansımız varmış,” dedi ve hemen oracıkta karar vererek Kara Harp Okulunun yolunu tuttular. Okula geldiklerinde müracaatın son günü ve son saatleriydi. Kendilerine üçer form verdiler, onlar da bir köşeye çekilerek bu formları doldurmaya başladı, arkalarından bir ses;

“Haydi, gençler zaman doldu,” diyordu. Oysa ikisinden başka form dolduran kimse yoktu, zaten işleri de bitmek üzereydi, o birinci formu doldurduktan sonra diğerlerine de baktı ancak hepsinin içerikleri aynıydı arkadaşına;

“Bir nüsha dolduruyoruz değil mi?” diye sordu, daha arkadaşı cevap vermeden az önceki sesi tekrar duydu. “Yok, on nüsha, bitirdiysen ver, benim mesaim bitiyor servis arabasını sizin yüzünüzden kaçıracağım,” dedi. Onlar da formları subaya teslim ederek mutlulukla oradan ayrıldılar.

                                     

      Aradan yaklaşık bir ay geçmişti ve henüz Kara Harp Okulundan haber yoktu ancak diğer kazandığı okulun kayıtlarının son günü gelmişti, mecburen gitti ve Sağlık İdaresi Yüksek Okulu’na kaydını yaptırdı. Aradan iki gün geçmişti ki Hava Harp Okulundan bir zarf geldi, heyecanla zarfı açarken de bu okulla benim ne alakam var, müracaat bile etmedim diye düşünüyordu. Zarfın içindeki evrakta “Müracaatınız kabul edilmiştir bir hafta içinde okula gelerek mülakata girmeniz gerekmektedir” yazıyordu. Bir an dondu kaldı, nasıl oldu da Hava Harp Okulu kendisini çağırıyordu, demek hava subayı olacaktı, acaba oradan da doktor olma şansı var mıydı? Evden çıktı, beraber form doldurdukları arkadaşının evine gitti ve onun da Kara Harp Okuluna çağırıldığını öğrendi, durumu analiz ederken, onlara doldurmaları için verilen üç formun; Kara, Deniz ve Hava Harp Okullarına ait olduğunu, kendisine verilen formların en üsttekinin ise Hava’ya, arkadaşınınkinin ise Kara’ya ait olduğunu anladılar. Kader burada onların yolunun böyle çizilmesini istemişti.

      Hava Harp Okulu’nun mülakatı İstanbul’daydı ve İzmir’den İstanbul’a o sene taşınan okulun ilk öğrencilerinden biri olmak için oraya gitmesi gerekiyordu. Annesi oğlundan ayrılmak istemiyordu, babası ise teşvik ediyordu. Kendisi ise bu okula girmeyi şiddetle arzuluyor, bir taraftan da yatılı okulda okuyacağı için ailesine yük olmaktan çıkacağını, diğer kardeşlerinin daha rahat okuyabileceğini de düşlüyordu.

      Ertesi günün akşamı otobüs firmalarından en ucuz bilet ücreti olan şirketin bir otobüsü ile İstanbul’a geldi, ilk defa kendi başına başka bir şehre yalnız olarak gitmenin acemiliğini ve şaşkınlığını yaşıyordu. Kadıköy’den Sirkeci’ye oradan da trenle Yeşilyurt’a sora sora geldi. Kendisine yatacağı koğuş ve yatağı bir öğrenci tarafından gösterildi, yemekhanenin yeri ve yemek saatleri, sınavın nerede yapılacağı da bildirildi. Sonraki gün sınavlara girdi ve mülakatı yapan albayın “Senden iyi pilot olur, hayırlı uğurlu olsun” ifadesiyle bu okuldan pilot olunduğunu ilk defa orada öğrenmiş oldu. Takip eden günlerde pilotaj muayenelerine girdi ve tam sağlam raporuyla okula kaydı yapıldı, asker tıraşını oldu, eğitim elbiselerini giydi ve yanaşık düzen, temel askerlik eğitimine başladı. Hafta sonu, okul seçmeleri bitmişti ve o akşam okula tüm kabul edilen öğrenciler akşamki içtimada okul komutanı Tümgeneralin karşısındaydı. Kısa bir hoş geldiniz konuşmasının ardından, tüm öğrencilerin yan yana olarak, sağdan başlayarak, boy sırasına, uzun boyludan kısa boyluya doğru dizilmeleri emredildi.

Dizilme tamamlandığında Alay Komutanı;

“Sağdan say,” komutunu verdi ve sayma başladı.1, 2, 3… sayı 276 olduğunda Komutan;

 “Dur,” dedi, o ise 277’nci idi ve kendisinden sonra altı kişi daha vardı. Komutanın;

“Siz yedi kişi beni takip edin,” emriyle Tümgeneral önde, albay arkada, onun arkasında ise eğitim elbiseleri üzerlerinden düşecek kadar büyük, pantolonlar düşmesin diye sıkıca çekilmiş palaskalar, ayaklarında iki belki de üç numara büyük postallarıyla onlar da Komutanın makamına geldiler ve az önceki sırayla duvarın önüne dizildiler, Tümgeneral;

“Gençler biz bir hata yaptık ve kontenjandan yedi kişi fazla aldık, şimdi sizleri göndermek zorundayım ancak yemin ediyorum ki sizler en fazla on beş gün içerisinde, yine bu okulun talebesi olacaksınız. Zorlu ve yorucu eğitime dayanamayan muhallebi çocukları okulu istemeyecekler ve ayrılacaklardır, eğer size yer açılmazsa Genel Kurmaydan ek kontenjan çıkartacağım, konuyu Hava Kuvvetleri Komutanı’yla görüştüm,” dedi.

      Dünya başına yıkılmıştı, şimdi ne olacaktı, eve nasıl dönecekti? Ailesine, arkadaşlarına ne anlatacaktı? Komutanın odasından çıktılar ve tekrar sivil elbiselerini almak üzere bavul hanenin yolunu tuttular. Birdenbire cebinde beş kuruş parası olmadığını hatırladı, seri olarak geri döndü ve komutanlık binasına girdi, üst kata çıktı, emir subayına eve dönecek parası olmadığını söyledi. O sırada Komutanın kapısı açıktı ve Komutan bu cümleyi duydu;

“Delikanlı buraya gel,” emrini verdi. O da odaya girdi ve esasduruşta bekledi.

“Nereye gideceksin?”

“Ankara’ya komutanım,” bu arada komutan cebinden iki buçuk lira çıkardı ve ona uzattı, emir subayına dönerek;

“Delikanlıya bir sülüs ayarla,” dedi. Sülüs; askerlikte erlere verilen ve posta trenlerinde ücretsiz seyahat müsaadesi olan bir belgeydi. Belgeyi ve iki buçuk lirayı aldı, binadan çıktı, sivil elbiselerini giydi ve kendisini Sirkeci’ye götürecek olan banliyö trenine binmek üzere istasyonun yolunu tuttu. Bir lirayı Sirkeci’ye gitmek için banliyö trenine, bir lirayı da oradan Haydarpaşa Tren Garı’na gitmek için vapura vererek, Ankara’ya kadar harcayacağı elli kuruş kendisine kaldı. Posta treni her istasyonda durarak; yolcu ve yük indiriyordu. Bazı istasyonlarda saatlerce bekliyordu, bu nedenle yaklaşık yirmi altı saatte Ankara tren garına geldi. Bu süre içinde iki simit yedi, simidin tanesi yirmi beş kuruştu, iki simit genç delikanlı için çerez bile sayılamazdı, ancak yapacak bir şey aklına gelmiyordu. Yolculuk sırasında daha çok uyumayı tercih ediyordu. Tahta ve bank şeklindeki oturma yeri çok rahatsızdı, uykuya dalabildiği zamanlarda; ya kâbus görüyor ya da bir tarafları uyuşmuş vaziyette sıçrayarak uyanıyordu.

      Ankara Tren Garı’nda indikten sonra kendini çok bitkin hissediyordu, yine de azimle tüm gücünü toplayarak Kurtuluş semtindeki evine kadar yürüyerek geldi. Yürüyüş yaklaşık bir saat sürmüştü. Evden dışarıya çıkmadan her gün postacının yolunu gözledi, arkadaşlarına da hiç görünmedi.

On ikinci gün nihayet postacı kapıyı çaldı ve beklediği telgrafı kendisine uzattı.

 “Kaydını yaptırmak üzere derhal okula gel. Komutan.”

      Annesi pilot olmasını ve tehlikeli gördüğü bu mesleği yapmasını istemiyordu ancak ok yaydan çıkmıştı bir kere ve o ateş içine düşmüştü…

                                        

      Okula katıldı, kısa bir eğitimden sonra, tüm öğrenciler toplu olarak; vatana ve millete bağlılık adına yemin ettiler ve Hava Harp Okulu Marşını hep birlikte söylediler;

Yolumuzda olsa da dağlar kalın bir perde

Pervasız bir kartalız bu hudutsuz göklerde

Gönlümüzde taştıkça bizi coşturan bu hız

Semada olacağız ışık saçan bir yıldız.

Kalbimizde korku yok çelikten kanadımız

Tayfunlardan yılmayan Hava Harp Okuluyuz.

      Zaman çok çabuk geçti, eğitimler, dersler, kamplar ve beklediği gün, uçuş eğitiminin başladığı gün geldi. Sorunsuz bir şekilde geçen bir buçuk senelik uçuş eğitiminin sonunda Uçuş Brövesini alarak Muharip Jet Pilotu olarak görev yapma hakkını elde etti.

      Okula kontenjan nedeniyle giremeyen yedi kişiden dördü okula tekrar gelerek kaydını yaptırdı. Bu dört kişiden üçü daha sonra eğitim ve görev uçuşlarında şehit oldu. Hava Harp Okulundan o sene iki yüz yetmiş üç kişi mezun oldu, bunlardan sadece yetmiş altı subay pilot olabildi, pilot olanların yaklaşık dörtte biri ise zaman içinde şehit oldu.

      Tüm şehitlerimizin ruhları şad olsun, Allah yerlerini Cennet eylesin. O ise kırk üç sene, annesinin dualarıyla uçtu…

 

DEVAM EDECEK…

Adnan Koscagiz
Adnan Koscagiz son yazıları (Hepsini Gör)
0

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Çocukluk Çağımız Daha Güzeldi Sadi Geyik

Anı

2 Yorumlar

  1. Gösterdiğiniz ilgi ve yorumlarınız için çok teşekkür ederim.

    0
  2. Bir pilotun tamamen tesadüflerle dolu eğitime başlama serüveni ilginçti.Ucak korkusu olan yolcunun kokpitte uçması ise çok hayret ettiğim bir olaydı.Ben de neredeyse 60 yaşıma kadar hiç uçağa binmedim.Dogrusu öyle denk geldi.Turla bir Italya gezisine yazıldım.Bende bir heyecan ve endişe.Acaba uçuştan korkar miyim?Çözümü Edremit Koca Seyit havaalanından Istanbul Sabiha Gökçene gidiş dönüş bilet alıp test edelim dedik.Gidisim bir sebeple otobüse oldu.Donuste bindim.Hic te kaygılarıyım gibi olmadığını gördüm.Italya ya rahatca gidip döndüm.Ucak yolculuğu konforlu ve güzel.Endise etmemek gerek.Ama pilotları hep çok takdir ederim.

    1

Bir cevap yazın