13. Bölüm

Kahvaltılık olarak yeşil ve siyah salamura zeytinimiz var, yerli peynirimiz var, tahin – pekmez var çay da var, daha ne olsun. Elibol sıcak ekmek için ana caddeye kadar gitti, yolda gelirken dayanamamış olacak ki sıcak ekmeğin köşesini götürmüş, ekmek de ekmek hani, yeme de seyret cinsinden. Küçük bir gazocağımız var, çaydanlık var, çay bardağımız da var, masa sandalye de var. Süleyman’la karşılıklı oturup kahvaltımıza başladık, bu arada defalarca seslenmemize karşın Mithat kahvaltı yapmak istemediğini söyledi durdu. Mithat’la işimiz biraz zor yürüyecek gibi geldi bize, yeme içme konusunda her ikimiz de lokantayı devamlı tercih edecek durumda değildik, ben bir esnaf çocuğuyum, Süleyman da çiftçi çocuğuydu, idare etmek mecburiyetindeydik. Mithat da zengin çocuğu değildi, ailesi Hamda köyünde çiftçilik yapıyordu, zengin ayaklarına yatıyordu. Kahvaltıyı topladık, Kırıkhan’dan getirdiğim tel dolabına koyduk.

Giyindik okula doğru gitmeden önce Abdülaziz Çift, Ali Ergüç’e uğradık onlarda çıkmak üzereydiler. Aziz, hani nerede Mithat diye sordu, durumu anlattık, Aziz, siz onunla yapamazsınız, o da sizinle yapamaz ayrı dünyaların çocuklarıyız hepimiz, hele biraz dayanın bakalım ne olacak diyerek fikrini söyledi, Ali de tasdik etti. Hepimiz birinci sınıftaydık, Süleyman’la ben aynı sınıfta, Aziz’le Ali de bir başka sınıftaydı, Mithat başka sınıftaydı (a), (b), (c) gibi. Ders ziliyle beraber sessizce sınıflara girdik, Müdür Ömer Arpacıoğlu elindeki cetvelle diğer elinin içine vururken bütün öğrencileri gözden geçiriyor, hoşuna gitmeyenleri cetvelle yanına çağırıyordu. Çağırdıklarının kusur ve eksikliklerini söyleyip düzeltmelerini istiyordu. Disiplinli ve sert mizaçlı bir hoca ve idareciydi. Yanına çağırdıklarını yakinen takip ediyor, söyledikleri eksiklikleri yapmayıp boş verenleri herkesin önünde rencide ediyordu. Hepimizdeki genel kanı müdürün gazabına uğramamaktı.

Hafta sonunda ben Reyhanlı’ya gitmeye karar verdim, Süleyman’la Mithat kalacaklardı. Yemek pişirmek için kap kaçak getirecektim, gerekli malzemeleri buğday pazarından alacak ara sıra yemek pişirecektik, Süleyman bizimkilere de uğra bir şey verirlerse getir diye tembihledi aynı odada kalıyorduk Mithat’la ama kendisi, kendini bizden ayırmış gibiydi, uyum sağlamıyor, sağlamak için de adım atmıyordu. Bir ay öyle geçti, değişen tek şey sigarayı da soğuk havalarda içeride içiyor, yatmadan önce odayı havalandıralım derken biz üşüyorduk. İtiraz ettiğimizde çekin gidin, bu evi ben buldum, gerekirse tek başıma kalırım diyordu. Durumu Aziz’e söyledik, kendisini yanına çağırdı, durumu anlattı, ders de çalıştığını görmedim, niye geldin sen buraya diyerek azarladı. A.Aziz hepimizden büyüktü, yeri geldiğinde bizlere kızıyordu, en çokta Mithat’a kızıyordu. Dirlik düzenliğimiz bozulmuştu, ders çalışamaz olmuştuk, ilk iki ay böylece heba olup gitmişti. Süleyman köylüsü öğrencilerle görüşmüş durumu anlatınca beraber kalmaya karar vermişlerdi, bana anlattı hâk verdim, bir hafta sonu eşyalarını aldı gitti. Kaldık mı bir başımıza iki zıt kutup. Bir hafta sonra Aziz’le konuştum, eşyalarımın bir kısmını kendilerine bir kısmını da Onbaşı’nın odasına koyacak kendime oda arayacaktım. Aziz’le Ali akrabaydı Aziz’in anası kendileriyle beraber kalıyordu, oda zar zor kendilerine yetiyordu, öyle olmasaydı gününde beraber kalmayı teklif ederlerdi. Sağda solda on gün kadar idare ettim, bizden sonra Mithat’ta odayı boşaltıp gitmişti, Aziz kendisini evinden kovmuş, bir daha buraya gelme demişti. A.Aziz ev sahibiyle görüşmüş, evi kimseye vermemesini en geç bu akşam neticeyi kendisine ileteceği konusunda anlaşmıştı. Beni okulda gördü durumu anlattı, çaresiz tek başıma odayı kiralamıştım kafa denk birini bulursam beraber kalacaktım, yoksa tek başıma kalmaya karar verdim. Bu arada ipin ucu kaçmıştı, derslerim iç açıcı değildi, gayret edip toparlamaya çalışıyordum, yemeyi içmeyi boşlamıştım, hafta sonları Reyhanlı’ya Cuma gününden gidiyor, giderken bir, iki kitap götürüyor orada ders çalışıyordum. Pazar günleri akşama doğru Antakya’ya yemek sepetiyle dönüyordum, ders çalışmak için daha fazla vakit ayırmaya çalışıyor, sene kaybetmemeye gayret ediyordum. Aynı sınıfta olduğumuzdan Süleyman’la görüşüyor, uğradığımız şanssızlığa yanıyorduk. Süleyman durumu düzeltmişti, ben hâlâ muallaktaydım. Arkadaşlar beni teselli ediyor, ikinci yarıyılda çok çalışıp durumu kurtarabileceğimi söylüyorlardı. Huzurum kaçmıştı, bu durumum sınıf arkadaşlarımın gözünden kaçmamış, herkes beni teselli etmekle meşguldü. Birinci yarıyılın bitmesine az bir zaman kalmıştı, kendi kendime söz vermiş ikinci yarıyıl kırık derslerimi düzelteceğime ant içmiştim. Karneler dağıtıldığında altı dersimin kırık olduğunu gördüm, bozuntuya vermeden odama gittim, kapıyı üstüme kilitleyip ağlamaya, kendime kızmaya başladım. Neden sonra dışarıdan Aziz’in sesi geldi, Barutçu aç kapıyı, diye sesleniyordu, kalktım yüzüme su serptim kuruladım, ağladığımı bilsinler istemiyordum. Kapıyı açtım, Ali yanındaydı, havayı yumuşatmak istiyordu Ali, karnemi yatağın üstünden aldı, baktı, kendisinin de altı kırığı vardı, gülmeye başladık, Aziz’in dersleri iyiydi, Ali “şuna bak hiç zayıfı yok. Tembel ne olacak” diyerek Aziz’e zayıfı olanların daha makbul olduğunu, zayıfı olmayanların tembel kabul edildiğini, bütün bunları benim moralimi düzeltmek adına yaptığını da biliyordum. Arkadaşların çoğunun dersleri kırıktı, altı ve daha da yukarı kırığı olanlar az değildi. Kendimizi kandırıyorduk, olsun, moralimizi düzeltmeye çalışıyorduk. A.Aziz ciddi bir tavırla ikinci yarıyılda kendi gözetiminde hareket ederek derslerimizi kurtarabileceğini, sözünden çıkmama sözü vermemizi isteyerek noktayı koymuştu. Biraz rahatlamıştım, okuduğumu anlayabilecek durumdaydım, zorlukları aşabilecek kapasitede olduğumdan emindim.

Daha güvenli ve moralimi yüksek tutmaya çaba gösteriyordum. Kirli çamaşırlarımı hazırladım, son otobüse yetişip Reyhanlı’ya gidecektim. Giderken kırık derslerimin kitaplarını beraber götürüp ders çalışacaktım, zaten gezip tozacak kimse de kalmamıştı, İsmet, kardaşi Hikmet ve Ahmet Siirt’e gitmişlerdi orada okuyacaklardı, bu kışta kıyamette kalkıp gelmezlerdi, gelseler bile benim kendime verdiğim sözden dönme gibi bir niyetim yoktu. Akşam Reyhanlı’ya ulaştım, Mustafa garajda beni bekliyordu, kitapları sarmış iple de bağlamıştım, elimden onları aldı ağır kaldıramazsın dediysem de aldırış etmedi eve geçtik. Babamın, anamın ellerini öptüm, kendileri yemeklerini yemişlerdi, Feride bacım yemeğimi koydu, beklediğim soru babamdan geldi, nasıl derslerin iyi mi? sorusuna şöyle böyle dedim, ama kesinlikle sınıfımı geçeceğim deyişimi duydu mu, duymadı mı bilmiyorum, anladığım kadarıyla beklediği cevap bu değildi.

Havayı yumuşatmak için Bedriye’yi havaya atıp, tutmaya başladım, ben atıp tuttukça Bedriye kahkahayı basıyordu, hava yumuşamıştı, Bedriye’yi anama teslim ettim, kendi odama gittim, kara kıza kazana su koyup kaynatmasını söyledim. Mustafa da yardım edecekti, yıkanacaktım, anamın hamama git keselenirsin teklifine yorgunum diyerek gitmek istemediğimi söyledim, aslında bilerek veya bilmeyerek kendimi cezalandırıyordum. Sebep ne olursa olsun netice bu olmamalıydı, babam yeri gelince kardaşlarımın boğazından kesip, beni parasız bırakmamaya çalışıyordu. Bunun bilincindeydim.

Ev sahibimizin oturduğu bahçe içerisindeki evi iki katlı bir yapıydı. Alt katta kendisi ve eşi, üst katta oğlu, gelini ve torunları oturur. Kendisi sabahtan akşama kadar bahçenin içerisinde uğraşır durur. Bizim eksik gördüğümüz bir şeyi söyler söylemez hiç itiraz etmeden yerine getirir. Avlunun ortasındaki çeşmenin akan suyu üstümüze mi sıçrıyor, orayı kazar, çimentolar suyolunu derinleştirir ayaklarımıza çamurun bulaşmamasını sağlar, tuvaletle ilgili bir sorun mu var? Alelacele giderir, öylesine iyi niyetli ve babacan biridir. Arap Alevi’si bir vatandaşımızdır, akşamdan akşama yaz aylarında kendi imal ettiği “tini” (incir) rakısından bir, iki tek atar. Hiçbir gün orada oturan öğrencilere teklif etmez ve içmelerini önermez. Onbaşı, günün birinde kendisine “bu incir rakısından bana satar mısın?” dediğinde “bunu bana ne sen söyledin, ne ben duydum” diyerek terslemiş. Öyle bir ev sahibimiz vardı.

Odada tek başıma kaldığım günlerde, bazı akşamlar Onbaşı kapıyı çalar, müsait misin der gel dersem gelir, biraz sohbet ederiz, kalkıp gider, kapının önüne çıkar çıkmaz sigarasını yakar, odada içmezdi. Bu arada bende sigaraya başlamıştım Bahar sigarası içiyordum, tek korkum Aziz’in görmesiydi veya duymasıydı. Hem altı zayıf getir, hem de sigara iç, der diye ödüm kopuyordu. Ali bir akşam çat kapı içeri girdi. Sigara içmiş, odayı havalandırmamıştım, Ali dört göz, muzip, nüktedan, şaka yapmaya bayılan bir arkadaşımızdı. Odanın dumanını görür görmez, elini ağzına götürüp güya yüksek sesle bağırıyormuş taklidi yaptığında ve duyulur, duyulmaz bir sesle “Aziz” der demez eline sarılmışım. Kurbanın olim sus, Aziz’e de bir şey söyleme, diye yalvardım. “Ver o zaman bir sigara yoksa avazım çıktığı kadar bağırırım, Barutçu sigara içiyor” diye tehdit etmesine meydan vermeden elbise dolabındaki iç çamaşırlarımın içine sakladığım paketi olduğu gibi verdim. Eline aldığı paketi evirdi çevirdi “oğlum bu kadın sigarası” diyerek yüzüme fırlattı, ben bu sigarayı hafif dedikleri için içiyorum deyip suçumu hafifletmeye çalıştım. Tabi sigarayı içmedi, içimden keşke içseydi, beni Aziz’e gammazlayamazdı diye geçirdim, çıkıp gitti.

Koca avluda tek başıma kalmıştım. Kendimi bir türlü affetmiyordum. Ortaokuldaki mutluluğum son bulmuştu. Ben bu değilim, bana ne oldu da bu hâle düştüm, arkadaşım Şerafettin Canda geldi aklıma (biz ona yalın olarak Şeref diye seslenirdik). Bütün dersleri ‘pekiyi’, bir dersi ‘orta’ mı ‘iyi’ mi diye köprübaşından Asi’ye atmıştı kendini cezalandırmak için, ben şimdi kendime nasıl bir ceza vermeliydim diye düşündüm, buldum diye sevindim, çok çalışıp kendimi kendime affettirebilirdim, tamam mı, tamam deyip kendimle barıştım. Fikren ve bedenen yorucu bir gün geçirmiştim, dışarıda hiç ses gelmiyordu, avlunun ışıkları sönmüş hafiften rüzgâr çıkmıştı, odanın kapısının önündeki lambayı yanık bıraktım, odanın lambalarını kapattım, uykuya daldım. Sabah uyandığımda kendimi iyi hissediyordum, moralim de iyiydi, kendi kendimi sorgulamak iyi gelmişti. Kahvaltımı yaptım, çoktandır fırçalamadığım dişlerimi fırçaladım, giyindim. Çoktandır yapmak istediğim, durmadan ertelediğim Kırıkhan’a gitmek Muhittin’i görmek istiyordum. Hava şansımdan iyiydi, takım elbise, kravat, boyalı ayakkabı alnımdan çıkmış gibi duran simsiyah saçlar, bayağı yakışıklıymışım da haberim yokmuş dedim kendime. Acele ve hızlı adımlarla garajın yolunu tuttum, gittiğimde taksi dolmuşlara bindim genelde yolda durmuyordu. Kırıkhan’a vardığımda Abdurrahman abiye terzihaneye uğradım, elini öpmek istedim vermedi, artık kocaman gençler oldunuz dedi. Oturur oturmaz çay söyledi, elindeki işi bıraktı sohbete başladık. Antakya lisesindeki ilk yarıyılın benim için iyi geçmediğini anlattım, Muhittin’in hiç kırığı yok dedi, Muhittin nerde dedim, evde gelmek üzere deyince çayımı içtim biraz sonra Muhittin göründü, uzaktan beni tanımış el-kol hareketiyle işaret ederek geldi, sarıldık, ayrıldık bir daha sarıldık. Hal hatırdan sonra kendi durumumu anlattım, sabırla lafımı kesmeden dinledi ve “haberim var, Onbaşı her şeyi anlattı dedi” ve ekledi, “hazırlan seni İskenderun’a aldıracağım” dedi.

İskenderun
Ve anlatmaya başladı; İskenderun’da Ticaret lisesi açılmış, kendisi gidip ön kaydını oraya yaptırmış, benim oraya gelmemi istiyordu. İskenderun Reyhanlı’ya ters gelir her zaman. Antakya’dan da uzak, duraklayıp düşündüğümü görünce, sen bilirsin bana kalırsa sene kaybın olabilir, bizler bu lisenin ilk öğrencileri olacağız büyük bir ihtimalle sınıfı geçeriz. Benim dersler iyi hiç kırığım yok, seni de gayretli görüyorum, hadi kalk İskenderun’a gidiyoruz, ön kaydını yaptıracağız, demesiyle ayağa kalktı, bir robot gibi peşi sıra gittim. Taksi durağına geçtik, Muhittin’i gören çığırtkan, Muhittin ağa İskeleye mı diye sorunca iki kişiyiz dedi, bekleyen diğer yolculara seslendi Muhittin’e kapıyı açtı, lan çakal benden para koparmadan elinden kurtulamayacak mıyım diyerek bahşiş verdi. Yolda en zor olan meselemiz oda bulmak olacak dedim, sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yermiş misali, ağzım öylesine yanmıştı ki iflâhım kesilmişti. Hele şu ön kaydını bir yapalım gerisini sen bana bırak, ben biliyorsun amcamlarda kalıyorum, ayrılamam amcam kırılır, Allah var bana çok iyi de bakıyor yengem, hakkını inkâr edemem dedi.  Paç mevkiinde indik, öncelikle amcasına uğradık. Bizi iyi karşıladı, oturmayın gidip yemeğimizi yiyelim dedi, doğru kebapçıya girdik bir güzel karnımızı doyurduk, demli çayımızı yudumladık. Yemekte Muhittin benim durumumu anlattı, oda işimi konuştular, yengene uğra öğleden sonra mahallede bir tur atsın, nerde ne var onlar bilir dedi. Muhittin’le önce amcasının evine gittik, durumu yenğesine anlattı, birazdan yanıma komşumu alır çıkarım siz merak etmeyin dedi, oradan doğru yeni okuyacağımız okula doğru yollandık. Denize nazır villa tipi bir binanın önünde durduk.  Kapıyı açtık girdik, Muhittin; okulumuz burası, tadilat yakında biter, göreceksin burası Antakya’dan çok daha iyi olacak, dedi. Haydi hayırlısı diyerek kayıt odasına girdik, üç masada üç kişi oturmuş evrak düzenliyorlardı, iri yarı olanı “hoş geldiniz” dedi sanki bizler müşteriymişiz gibi karşıladı, Muhittin, hocam arkadaşım Antakya lisesinden Mehmet Barutçu diye beni takdim etti, ön kayıt yaptıracağız dedi. Boş sandalyelere oturduk, nüfus cüzdanımı hep yanımda taşırdım, malum yaşadığımız Reyhanlı sınır kasabası bazen yolda jandarma kontrolü oluyordu, ceketin iç cebimdeki üstü kaplı nüfus cüzdanımı uzattım, ona bakarak bir form doldurdu, imzaladım, okullar açılmadan okuduğum okula müracaat ederek tasdiknamemi alıp getirmemi tembih etti, teşekkür ederek ayrıldık. Muhittin hayırlı olsun dedi, doğru amcasının terzihanesine gittik. Bir müddet orada oyalandık, bir kâğıda amcasının telefon numarasını yazdı, Antakya’dan ararsın, gel dersem gelirsin dedi, benimle Paç’a kadar geldi, ilk gelen Antakya arabasına bindirdi. Neye niyet, neye kısmet. Bugün benim için sürprizlerle dolu bir gün oldu.

A ntakya’ya vardığımda vakit ikindiyi geçmişti, hava hafiften soğumaya başlamıştı. Doğru eve gittim ev sahibi avluda elinde makasla ağaçlarla uğraşıyordu. Selam verdim, neredeydin görünmedin deyince durumumu sakin bir lisanla izah ettim, hayırlı olsun dedi, ben birkaç güne kalmaz taşınırım dedim. Odama geçtim biraz yatağıma uzandım, iyi mi ettim, kötü mü ettim diyerek düşünmeye başladım. Babamın rızasını almadan kendi başıma böyle bir karar almış olmama babam ne der diye kara, kara düşünmeye başladım. Evden getirdiğim dolmadan çıkardım, yemeğimi ısıttım, karnımı doyurdum bir sigara yaktım, Muhittin’in sigaradan haberi yoktu, kendisi de içmezdi bir fırça da sigara için yerdik diye düşündüm.

H eyecanlıydım, telaş her yanımı sarmış durumda bir sola, bir sağa koşturup duruyorum. Neye koşturduğumu da bilmiyorum, güya evi toparlayacaktım, dışarıdan gören olursa, bu ne koşturuyor tek başına evin içinde diye aklına neler getirirdi kim bilir. Bazen karyolanın kenarına oturup başımı iki elimin arasına alıyor, kara kara düşünüyorum. Babamın haberi olmadan kendi başıma böyle bir kararı vermem doğru mu? Sorsam bile bir şey değişmez,, sen bilirsin mi derdi, yoksa sormadan neden böyle bir işe kalkıştın diye bana kızsa haklı değil mıydı? Oflayıp pufluyordum, yüreğim yerinden fırlayacakmış gibi oluyordu. Aniden ayağa kalktım, giyinip Reyhanlı’ya gitmeye karar verdim. Babama durumu anlatacaktım, ön kayıttan bahsetmeyecek, İskenderun’da okula devam etmemin benim için faydalı olacağını ve müsaadesini isteyecektim. Ne derse onu yapacaktım, babamın derdi başından aşmış birde ben başına dert olmamalıydım, git derse İskenderun’a gidecektim, gitme derse de gitmeyecektim. O kararlılıkla taksi durağına koşarcasına gittim, Reyhanlı’ya varıncaya kadar ne konuşacağımı kafamda kurgulayıp durdum. Şoförün, “bir şeyin yok ya Barutçu, Antakya’dan buraya kadar kara kara düşünüp durdun” deyince ulaştığımın farkına vardım. Yaramaz bir şey yok Gafur amca, diyerek uzaklaştım.

E ve gelirken bütün olumsuz düşünceleri kafamdan çıkarıp attım, pozitif bir tavır takındım, babam bilerek veya bilmeyerek, ne derse ona itiraz etmeyecektim. Bu kararlılıkla eve girdim, “hey millet ben geldim” diyerek dış kapıdan büyük odanın penceresine kadar atladım. Nedim’in Ramazan topu gibi bir ses çıkardım “pat” diye. Odada kim varsa dışarıya fırladı, anam “bismillah” çekti, kucağında Bedriye’yle memesi dışarıda kendini avluya attı. Gülmekten bayılıyordum, anam, oğlum ne oldu deyince ciddileştim, ne o beni görünce bakıyorum artık sevinmiyorsunuz, aha geri gidiyorum deyip kapıya doğru yönelmemle anamın kucağındaki Bedriye’yle bana sarılması bir oldu. Bedriye’yi aldım sevmeye başladım, anama sırtımı döndüm naz yapıyordum. Tabi fazla da uzatmadım. Öğle yemeğine Arap kebabı, yanına çiğ köfte isterim dedim, anam koş babandan et getir der demez Karakız canına minnet sokağa kendini attı. Babamla Karakız beraber geldiler, ne o hayırdır gelmişsin, hani gelmem demiştin diyerek merakını söyleyince, hele şöyle gel bir otur deyince babam daha da meraklandı, oğlum bir şey mi oldu, anlatsana diyerek telaşlandı, mindere oturdu. Anam köftelik eti Feride bacıma Tokmakla köfte taşında dövmesi için vermiş, Sabahat’a ceza vermişçesine kuru soğan soymasını tembihlemiş, karakıza kırmızı kuru biberi ıslatıp ayıklama işini havale etmiş, babamın yanına gelip oturmuştu.

B abama Muhittin’le olan görüşmemi anlattım, İskenderun’da Ticaret lisesinin açıldığını, buradan mezun olanların bankalarda memur olabileceklerini, yüksek okulunu bitirenlerin banka müdürü olacağını anlattım. Müsaade ederse orada okumak istediğimi söyledim, hepsi bu mu, bunun için mi yüreğimizi ağzımıza getirdin diyerek sitem etti, oğlum ben anlamam sen nerede istersen orada oku, yalnız bana bunun daha yükseği var, altı var deme, liseyi bitir öğretmen mi olursun, memur mu olursun sen bilirsin. Ben gücüm yettiğince seni okutacağım der demez sarılıp yüzünden öptüm. Anam bir şey anlamamıştı, bana da anlatın deyip duruyordu, babam Arapça durumu kısaca oğlun İskenderun’da okuyacakmış diye izah edince, anam feryat etti, “amanım oğlum sen o virajlı yollarda ne yapacaksın, ben seni artık göremeyecek miyim” diyerek feryat etti, babam sen artık Memet’in okul işine karışma, okusun da nerede isterse orada okusun diyerek kestirip attı.

R ahatlamıştım, sırt üstü kendimi minderin üstüne bıraktım, gözlerimi kapadım, boşu boşuna evhamlanmışım, babamın böyle diyeceğinden emindim ama olurunu almam da iyi olmuştu. Dışarıda hummalı bir çalışma vardı, Feride köfte eti, et dövme taşında tokmakla dövüyor, etteki sinirleri tek tek seçip bir tarafa koyuyor, sinirsiz çiğ köfte etini hazırlıyordu, Sabahat gözlerinden akan yaşı, kolunun yen’iyle silerken bir taraftan da söyleniyor, Karakız acı kuru biberi ıslamış damarlarını ayıklarken türkü cığırıyordu.

Y emek pişmiş, anam kocaman kil’den yapılma yuvarlak, biraz derin siniyi andıran kabın içerisinde çiğ köfte bulgurunu bütün gücüyle yoğuruyordu, bulgur belli bir kıvama geldikten sonra dövülmüş eti bulgura kattı, yoğur Allah yoğur, alnında terler biriktikçe koluyla silip yoğurmaya devam ediyordu, biz heyecanla anamı izliyorduk.  Bedriye tek başına kalmış ağlayıp duruyordu, kimse gidip bakmıyordu bile. Karakız kucağına almak istedi, bırak senin ellerin acılı diyerek işi yine Feride’ye havale ettim.

Mehmet Barutçu

DEVAM EDECEK

Mehmet Barutçu son yazıları (Hepsini Gör)
3

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Sandık Yarası – Şehriban Tuğrul (Sesli Öykü)

Sesli Öykü

Bir cevap yazın