16. Bölüm

Yüzümde sivrisinek izinin olmayışına sevinmiştim, aldığım tedbir, gösterdiğim çaba işe yaramıştı, şimdilik bu dertten kurtulmuş olduğum için kendimi mutlu hissediyordum, oh be! Dünya varmış. Sağıma soluma bakmadan, başım önümde odamdan çıktım, fakat Adem tetikte dışarıyı kolluyor, arkamdan “güle güle” diye seslenmesine elimi havaya kaldırarak cevap verdim, lise’nin önündeki simitçiden iki simit aldım, terzihaneye kadar bitirir orada da bir çay içerim al sana mis gibi kahvaltı, diye sessizce içimden geçirdim. İskenderun’un simitleri de simit hani. Muhittin’i terzide beni bekler buldum, selam verdim adımımı içeriye atar atmaz, sen kahvaltı yaptın mı, yaptım lisenin önündeki simitçiden simit aldım onu yedim, dersin ki bal, kaymak yemiş ben de burada beyefendiyi bekliyorum beraber kahvaltı yaparız diye söylendi. Sabah sabah fırçayı yemiştim, oradan seslen iki çay getirsinler, köşedeki pastaneden de iki tane poğaça kap gel, demesiyle çaycıya iki çay söyledim, poğaçaları aldım geldim, ben çay içerken Muhittin kahvaltısını yaptı. Bugün Selami usta daha gelmemişti, Kalfalar ellerine terzi yüzüklerini takmış işbaşı yapmışlardı. Birazdan usta gelecek her kalfanın elindeki işi gözden geçirecek, söyleyecek bir şey varsa söyleyecek, biçki masasının başına geçip ölçü defterini açacak, kumaşı ölçüye uygun olarak cetvellerle çizecek ve kocaman kumaş makasıyla biçmeye koyulacaktı. Gün içerisinde hangi müşterisini provaya çağıracağını tespit edip haber verecek müşterinin o saatte provaya gelmesini tembih edecek, işi olup da gelemeyenin yerine bir başkasını çağıracak ki, boşa zaman harcamasın.

Biz Muhittin’le Bitpazarının yolunu tuttuk, buraya neden Bitpazarı dediklerini sordum Muhittin’e, eski püskü bitlenmiş malların satıldığı yer olarak başlamışlar, ama şimdi az kâr, çok sürümle büyük mağazaları solladılar, adı da öyle kaldı. Öncellikle başucuma koymak istediğim masaya bakmaya başladık, sonra elektrikli ütüyü arayacaktık, kömürlü ütü çok zahmetli ve zaman isteyen bir işti.

Mobilya satan mağazaya geçtik, istediğimiz masayı tarif ettik, tam istediğimiz gibi olmasa da ona yakın, biraz daha yüksek ve yuvarlak bir masa gösterdiler olur mu olur dedik, Muhittin biz talebeyiz bize ikramda bulunun diyerek neredeyse parasız alacaktı masayı, öylesine pazarlık yapıyordu ki satıcı ne verebilirseniz verin dedi, uygun bir fiyata aldık masayı. Ütü sorduk, bir adres verdiler, sorun orada yoksa aramayın, bulamasınız dedikleri adrese gittik. Elektrikli ev aletleri satan bir yerdi, benim konuşma hakkım olmadığı için her şeyi Muhittin soruyor, ben de yaveriymişim gibi yanı başında duruyorum. Dükkan sahibi, “kullanılmış bir ütüm var, bakın işinize gelirse konuşuruz” diyerek tezgahın altından tozlu bir ütü çıkardı, fişe taktı ışığı yandı, biraz bekledi elindeki bezi ütüledi, üstündeki ayarları tarif etti, onlar konuşurken ben yine dinlemedeyim, sesim soluğum çıkmıyor, pazarlık başladı, bozuk çıkarsa geri getireceğimizden başladı talebeliğimize geçti ta ki çok ucuz bir rakama gelince de ütüyü sardırdı parasını ödedim, ütüyü aldık çıktık, Muhittin’e, biraz daha üsteleseydin adam ütüyü hem parasız verecek hem de üste para verecekti dediğimde, yine avucunu açtı yüzümü avuç içine aldı, geriye doğru itti. Sen alışverişten ne anlarsın, sus otur oturduğun yerde diyerek işi tatlıya bağladı. Muhittin adama kızsa da anlayamazsın, anında gözlerinin içi güler, en fazla karşısındakinin yüzünü avuç içiyle avuçlar, işi şakaya vururdu.

Elimizdeki eşyaları terzihaneye bıraktık, Muhittin orada ütüyü gösterdi, evirip çevirdiler bu evler için iyidir, ama terzihanelere yaramaz dediler, fiyatını soranlara üç katı fazla söyledi, iyiymiş dediler, Muhittin bana bakarak göz kırptı. Okula gittik, hummalı bir faaliyet göze çarpıyordu, üç gün sonra okulun açılışı vardı, okuyacağımız sınıfa bir göz atalım dedik, sınıf hazırdı, kullanılmış sıralar, tahta ve hocanın oturacağı masa ile sandalye, hepsi bu. Oradan bahçeye geçtik, bahçe bir sınıflı okul için yeter de artar bile, sınıfın büyüklüğünden anlaşıldığı kadarıyla 35 ile 40 öğrenci alabilecek kapasitede bir sınıf, bahçede oturup bir sigara içtim, Muhittin ters ters baktı, çıkıp kayıt yapılan koridora gitti, koridorda kayıt yaptıranların çoğu İskenderun lisesinin öğrencileri, benim gibi “Avar” gelen pek azdı (koyun sürüsünün en sonunda kalan zayıf, çelimsiz olanına verilen isim). Muhittin okul öğretmeni Mustafa hocayla samimiyeti ilerletmişti, kaç kayıt var diye sormuş, hoca 30 civarında diye cevaplamış, döndü bana baktı, az olmamız iyiye alamet, rahat ders yaparız, diye düşündük.

Dün öğle yemeği yediğimiz lokantada yemek yedik, oradan terziye geçtik Selami usta gelmişti, geçip oturduk usta “Barutçu bakıyorum sivrisineklere karşı savaş ilan etmişsin, gören görmeyen seni Paris’ten gelmiş sanır, sizin oralarda sivrisinek yok mu?” diye sordu “var olmasına var da, öyle kemikli değil” deyişim orada bulunanları gülmekten kırdı geçirdi. Ben dondum kaldım, yanlış bir şey mi söyledim diye, Selami usta, benzetme gördük ama böylesini hiç duymamıştık, diyerek gülümsedi. Yemek yediniz mi deyince Muhittin karnımızı doyurduk sağ ol amca diye cevapladı. Ben masayı kaptım, Muhittin ütüyü aldı evin yolunu tuttuk. Odaya geçtik, masayı başucuma koydum, üstüne ve aradaki bölmeye de defter kitap ne varsa yerleştirdim. Ütüyü nerede yapacaksın sorusuna büyük masayı gösterdim, olur niye olmasın diyerek kalktı gitti. “Yine Ağa kalkışı bu kalkış”, deyişime “ben zaten ağayım”, diye cevap verdi gözden kayboldu.

Odada yatağa uzandım, kapıyı kapatmıştım, pencereler karşılıklı açıktı, hava cereyan yapıyor biraz serinlik veriyordu. Cibinliğin renginden oda kıpkırmızı görünüyordu ama boş vermiştim. Beni sinekten koruyordu ya, önemli olan da buydu, biraz kestirmiştim seslere uyandım, komşular toplanmış “cor” (sohbet etme) kırıyordu, Adem uzandığı sedirden laf yetiştiriyor, konuşmalara iştirak ediyordu, açık renkli pantolonumu giydim, üstüne kısa kollu gömleği geçirdim elimde havluyla çeşmenin başına geçtim, komşulara hayırlı akşamlar diledim, yüzümü yıkadım, elimdeki havluyla Adem’e doğru gittim, Adem memnun olmuştu, pencere kenarındaki tahta sandalyeye oturdum. Sohbete başladık, ben de Reyhanlılıyım dedi, söylemiştin dedim, kendilerinin Fahura mahallesinde değirmenler muhitinde oturduklarından bahsetti, anasıyla buraya sığındıklarını, haccının kendileri için yaptığı bu barakada kaldığını söyledi, biraz daha oturduktan sonra oradan odama geçtim. Komşular pür dikkat bizim konuşmamızı dinliyorlardı, Adem komşulara dönerek, hemşerim çıktı bunun babası ve ailesi çok büyük geniş bir aile diye anlatadursun ben odama geçmiştim. Bu defa kapıyı kapatmadım yan taraftaki duvar komşumuz yaşlı kadın kapıdan meraklı gözlerle içeriyi seyrediyordu. Buyur teyze geç içeri, ayakta kalma diye seslendim, cevap vermeden çekildi kendi odasının kapısındaki yere serili kilime oturdu. Benim gayem orada oturanlarla tanışmak ve ilişki kurmaktı

16. BölümHava esmeye başladığında kalktım toparlandım deniz kenarına doğru yürüdüm, kimseyi tanımıyordum tek başıma geziyordum, sahil şeridi tıklım tıklım doluydu, ta Yelken kulübü denen binaya kadar gittim, sahil yavaş yavaş aydınlatılıyordu, güneş deniz hizasına kadar inmiş, birazdan denize gömülecek gibi duruyordu. Muhteşem bir manzara, kıyıda balıkçı tekneleri duruyor, bir kaç balıkçı ellerindeki ağları toparlıyordu, bir süre seyre daldım sonra oradan karşı şeridi takip ederek evin yolunu tuttum, giderken açık olan fırından bir ekmek aldım, kahvaltı kabilinden bir şeyler atıştırıp uyuma niyetindeydim. Öyle de yaptım, akşam yemeğinden sonra elimin altından hiç eksik etmediğim Şemsi Belli’nin şiir kitabından birkaç şiir okudum, uykum gelmişti bir bardak su içtim, su ılımıştı yarın ilk fırsatta bir termos tedarik etmeye karar verdim.

Bu günü ütü yaparak geçirmek, şayet ütüden vakit olursa Muhittin’i bularak termos işini halletmek istiyordum. Pazartesi günü yeni kayıt olduğum okulun açılışı var. Gerek öğretmenlerin, gerekse arkadaşların birbiriyle ilk karşılaşmaları, ilk görüş ve ilk intibalar iyi olsun istiyordum. Hava açık, günlük güneşlik, belli ki gün sıcak geçecek kapıyı açık bıraktım, penceredeki perdeleri açtım, cibinliği topladım, cibinlik açık olunca odanın içi loş bir renge bürünüyordu. Yatağımı kalkar kalkmaz topluyor yorganı yastığın yanına katlayıp koyuyordum. Bu davranış bana Haruniye Düziçi öğretmen okulundan miras kalmıştı. Şimdi ütü zamanı, öncelikle masanın üzerine serebileceğim bir beze ihtiyacım olacaktı, bohçaya benzer beyaz patiska bir bez buldum, ikiye katladım masaya serdim. Pantolonla başlamak istiyordum, bugüne kadar ütü yapmamıştım, bu ilk denemem, terzi dükkanında kalfaların nasıl ütü yaptıklarına dikkat etmiştim, şimdi pantolon üzerine serecek ince bir ütü tülbendine veya ona benzer bir beze ihtiyaç vardı, arandım, sağa-sola baktım yok, bulamadım, aklıma mendilim geldi, çocukluğumdan bu yana mendil taşıma alışkanlığımdan vazgeçmemiştim, mendili ütü bezi olarak kullanabilirdim, ütüyü prize taktım, ışık yandı biraz bekledim, besmeleyle ütüyle mendili buluşturdum, Selamı abinin terzihanesinde ütünün bezle buluştuğunda çıkardığı cız sesini duymayınca bezi suyla ıslatmadığımı anladım, mendili çeşmede ıslatıp tekrar denedim, şimdi duymak istediğim ses geldi, tamam dedim bu iş olacak ve oldu da. Ben dalgın dalgın ütüyle cebelleşirken beni seyredenlerin farkına varamamıştım, başımı kaldırdım karşımda güzeller güzeli bir güzel yüz, gülümseyerek bana bakıyordu, birden bedenimi ateş basmış gibi oldum, elim ayağım birbirine karıştı, kollarımı iki yana açarak “ütü” dediğimi hatırlıyorum, kız koşarak pencereden uzaklaştı, gitmesiyle beraber ütünün fişini prizden çektim, yatağın üstünde boylu boyunca uzandım kaldım. Suç üstü yakalanmış bir suçlu gibi hissettim kendimi. Bir süre öylesine uzandım kaldım. Sonra beni cezbeden şeyin komşu kızın gözleri olduğunu sezdim. O gülümseyen yüz gitmiyordu aklımdan, gözlerimi kapadım mümkünü yok o yüz hâlâ gülümseyerek bana bakıyordu. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyordum, dışarıdan gelen seslerle kendime geldim. Kalktım oturdum, yüzümü yıkamak için çeşmeye gittim, gözüm pencerede o yüzü arıyordu, ama yok. Birden silkelendim, kendine gel, ne oluyorsun sanki hayatında ilk defa karşı cinsten birini görüyor gibisin diyerek odama döndüm. Aceleyle giyindim, kendimi dışarıya atma attım, koşarcasına doğru Selami ustanın evinin yolunu tuttum. Hem gidiyor hem kendimle konuşuyordum, ne oldu seni ütü yaparken gördüyse, gülümsediyse hepsi bu, sen kendi kendine gelin, güveyi olmuş başka başka manaya çekiyorsun, Muhittin’e de bir şey söyleme seni rezil, rüsva eder elaleme maskara olursun, dememe kalmadan kendimi Selami ustanın evinin önünde buldum ve dış kapıdan “Muhittin” diye seslendim ama hayalet gibiydim. Muhittin’in “geldim” sesi yankılandı kulağıma. Öğle yemeği için lokantaya gittik, bu lokantanın yemeklerini beğeniyordum, üstelik bizim evde pişmeyen birçok yemekler pişiriyorlardı, bugün karnıyarık, yanında yarım porsiyon pilav yedim çok lezzetliydi.

Lokantadan çıktık, Muhittin okula gidelim belki yardıma ihtiyaçları vardır yardım ederiz, dedi. Gittiğimizde okulun önüne bir kamyon yanaşmış duruyordu, içi sıra dolu, kamyonun kasasında biri sıraları uzatıyor, aşağıda iki genç sıraları alıp yere bırakıyor, biz de kimseye danışmadan sıraları sınıfa taşımaya başladık, bu arada Muhittin sordu, siz hangi liseden buraya geldiniz, sıraları indirenler biz öğrenci değiliz buraya yeni tayin edilen hocalarız dedi, ya siz, bizde bu okulun ilk öğrencileriyiz, tesadüfen geçiyorduk sıraların geldiğini görünce yardım edelim dedik, öylece tanışmıştık, bu arada daha önceden kayıt sırasında tanıştığımız Mustafa hoca geldi, siz nerden geldiniz, ellerinize sağlık diyerek kendiside ceketini indirdi yardım etmeye başladı. Koca kamyon, indir indir bitmiyor Mustafa hoca sınıfa taşıma işini yarına bırakalım şimdi indirip bahçeye taşıyalım dedi, işin sonunda çöktük kaldık. Soluklanıp dinlendik, yarın sabah buluşmak üzere oradan ayrıldık. İkindiyi aşmıştı vakit, ben termos ihtiyacımı söyleyince bitpazarına geçtik, orta boy termos ile birkaç bardak aldım, ütü bezi niyetine tülbente benzer bir şey uydurduk, evin yolunu tuttum hem kafa olarak, hem bedenen yorulmuştum. Odaya geçtim, uzun süre elbiseyle uzandım kaldım. Neden sonra kalktım üstümü değiştirdim, hacıdan bir ekmek aldım, Adem’in çağırmasına, keyfim yok yorgunum diyerek iltifat etmedim, ekmeği masaya bıraktım çeşmenin başına geçtim, yüzümden düşen bin parça, yorulmuştum, işimi bitirdim, kapıyı kapattım elektriği yakmadan yüzükoyun uzandım kaldım.

Uyandım, etrafıma bakındım, sersemlemiş gibiydim. Dışarıya çıktım çeşmede yüzüme bol, bol su serptim, atletim, pijama altım ıslanmıştı aldırış etmedim, boynuma astığım havluyla yüzümü kuruladım hava hâlâ sıcaktı, bir esinti çıksa serinleriz diye geçirdim içimden. Canım odaya girmek istemiyordu, öyle boş boş oturmak da hoşuma gitmiyordu, ya kendimce bir şeyler kurguluyor, ya baba ocağı evimi düşünüyordum. Birden ve hiç alakası yokken abimin düğün işi ne olmuştu acaba, diye geçirdim içimden, evlerin tamir işleri bitmiş miydi, bitmemişse de çok bir şey kalmamıştır. Bir şey olursa terzihanenin telefonunu yazıp vermiştim babama, babam yazdığım kâğıdı beş katlı cüzdanının gerekli evraklar bölümüne koymuştu kaybolmasın diye. Beş katlı cüzdanı babam özel olarak yaptırmıştı, deri çizme diken ustaya. Hayvan pazarına gittiğinde bu cüzdanı kullanırdı, her göze paraları küçükten büyüğe doğru yerleştirir, alışveriş sırasında para ödemesi yaparken şaşırmamak için lazım olan gözü kullanırdı, sonra cüzdanı itinayla büker belindeki enli kemerine kamasının yanına yerleştirirdi.

Akşam yemeği niyetine kahvaltı yapmaya karar verdim. Çay için gazocağını yaktım, ilk yanışta biraz gaz kokusu oluyordu ama pek önemsemiyordum, çaydanlığı ocağa yerleştirdim, telli yemek dolabından yeşil zeytin ile salamura peynir çıkardım, yeşil zeytine ince toz biber, zeytinyağı ve nar ekşisi ekledim, gündüz hacıdan aldığım ekmeğimi sardığım bezden çıkardım, bekarın kahvaltılığı ancak bu kadar olur, yemeğimi yedim karnımı doyurdum, termostan daha önce soğutup koyduğum sudan içtim, gazocağını kıstım demli bir iki çay içme niyetindeydim.

16. Bölüm

Adem, uzandığı yerden gaz ocağının sesini duymuş olmalı ki “çayın kaçaksa bana da getir” deyince yanına gittim, kupasını aldım, anası için de su bardağını alarak çay doldurdum, yanlarına kesme şeker koyarak götürüyordum ki, Adem’in yaşlı anası yarı yolda beni karşılayıp elimden aldı, çay var isterseniz bir daha verebilirim diyerek ayrıldım. Yan tarafımdaki yaşlı ana elinde boş çaydanlıkla geldi, doğu şivesiyle konuşuyordu. Hazır gaz ocağı yanmışken kendi çayımı pişirebilir miyim diyesi oldu, ben elindeki çaydanlığı alarak suyunu çeşmeden doldurdum, gaz ocağına koydum, bir iki pompa vurarak ateşini kuvvetlendirdim, çaydanlığın içine çay koydum, demledim götürdüm verdim, bir şeyler söyledi ama ne dediğini anlamamıştım. Bu arada ister istemez gözüm karşımdaki evin açık duran penceresine gidiyordu ister istemez, kurt ağacın gövdesine düşmüştü, ya kurt ölecek, ya gövde diye düşündüm. Gelen giden, bakan olmayınca çayımı içtim kapıyı kapattım pencereleri açtım, dışarı bakan pencerenin perdesini karşı pencereyi görecek şekilde aralık bıraktım, cibinliği açtım ışığı söndürdüm, bir gözüm karşı pencerede uyuyup gitmişim.

Sabah biraz geç uyanmıştım, her gün olduğu gibi bugün de hazırlandım, evden çıktım arka yoldan Selami ustanın evlerine doğru gittim, Muhittin’le okulda buluşacaktık, sahile indim, köşedeki büfeden kaymaklı bisküvi aldım, sabah kahvaltısı niyetine yiyerek okulun önüne geldim.

Muhittin okul hocalarıyla beraber sıraları sınıfın kapısına kadar taşıyor, sınıftaki hoca da yerleştiriyordu, ben ne yapacağım diye sorunca Muhittin şöyle bir kenara otur, sigaranı yak bizi seyret deyince koşarak hocanın tuttuğu sırayı aldım sınıfa doğru yöneldim, işimizi bitirdiğimizde vakit öğleyi bulmuştu, sabah kahvaltısı yapmadığım için acıkmıştım, döndüm acıktığımı söyledim Muhittin’e. Biraz bekle dedi ve beraber sıra çektiğimiz hocaları yemeğe davet etti, hocalar bu davet karşısında şaşırdılar, ne diyeceklerini bilmeden birbirlerinin yüzüne bakakaldılar, Muhittin, bugün için arkadaşız, yarından itibaren biz öğrenci siz hocasınız dedi, adının Recep olduğunu söyleyenin koluna girerek her zaman gittiğimiz lokantaya geçtik, öğle yemeğini yerken tanışma faslını bir adım öne çıkarmıştık. Yemekten sonra Muhittin eve gitti, ben de kendi evimin yolunu tuttum. Avlu bugün neşeliydi, hepsi bir arada sohbet ediyorlardı, bir ben yoktum, gelmemle tamamlanmış olduk. Ev sahibimizin kızı beni görünce, Barutçu olduğunu öğrendik de ne Barutçu deyince ben gülümseyerek Mehmet Barutçu dedim, sonra devamını getirdim, Reyhanlılıyım burada Ticaret Lisesinde okumak için geldim, dedim o ara güzel kızın da aralarında olduğunun farkına vardım, gözüm karardı sanki, yürüdüm odama geçtim. Dışarıda gürültü devam ediyordu, ev sahibimizin kızı yüksek sesle Necati gel, bizim kiracı genç de senin okuyacağın okulda okuyacakmış diye çağırdı, bu çağrıyı fırsat bildim kapının önüne çıktım, karşıdan cüsseli yassı kafalı, gözleri varla yok arasında yürürken sanki altındaki yer sarsılıyormuş gibi bana doğru biri gülümseyerek geldi, elini uzattı. Tabi ben de elimi uzattım öyle bir elimi sıktı ki, dizlerim çözüldü. Ben Necati Aksoy, Gaziantepliyim dedi. Antep şivesiyle konuşuyordu, elimi elinden zor kurtardım, parmaklarım birbirine yapışmış gibiydi. Memnun oldum da, kardaşım yağlı güreş tutacakmışız gibi elimi niye bu kadar sıktın, der demez avludakilerin hepsini bir gülmedir aldı, tabiİ biz de gülüyorduk.

Mehmet Barutçu

DEVAM EDECEK

Mehmet Barutçu
Mehmet Barutçu son yazıları (Hepsini Gör)
2

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Kadına Yönelik Bit(iril)meyen Şiddet... Müge Kantar Davran

Kadına Şiddet Sevil Ağtaş

Anı

Bir cevap yazın