18. Bölüm

Sabah geç uyandım, hamur gibiydim, cibinlik açık kalmış sivrisinekler her yanıma öpücükler kondurmuşlar, aynaya baktım çiçek döken çocuklar gibiydim. Oh olsun sana, ne vardı bu kadar içecek, şimdi dert anlat herkese, ayağa kalkacağım kalkamıyordum, başım hâlâ dönüyor. Öylece ne kadar kaldım bilmiyorum, kapı çaldı, kim o diye ses verdim, Adem’in anası iyi misin Memet oğlum, merak ettik, iyiyim ana sağ ol diye cevapladım usulca uzaklaştı.

Neden sonra ayağa mecburen kalktım, Muhittin beni elbiselerimle yatağa sokmuş çekip gitmişti, bunu bilerek yaptığından emindim, ders olsun istemiştir. Üstümü değiştirdim pijamaları giydim, elbiselerle uyuduğum belli olsun istemiyordum, kapımın önündeki çeşmeden yüzümü bol suyla yıkadım, her bir yanım cımcılık (ıpıslak) olmuştu. Tekrar yatağa döndüm gözlerimi kapatamıyordum, kapayınca başım dönüyor, midem kalkıyor kusacak gibi oluyordum. Öğle olmak üzereydi, ağa elinde bir tas yoğurt, iki simitle kapıyı itekleyerek içeriye girdi, zoraki yatakta doğruldum, elindekileri masaya koydu, kapıyı pencereleri açtı döndü. Şimdi seni bütün komşularına rezil edeyim de gör gününü, aman ağa zaten mahvolmuşum şu halime bak, bir de sen vurma Allah’ını seversen dedim tekrar yatağa uzandım. Bu böyle olmaz sana yoğurtla simit getirdim kalk ye de biraz kendine gel, zor zekat kalktım masaya geçti. İki simit bir tas yoğurdu bitirdim, ancak biraz kendime gelebildim, üstünü giyin de sahile geçelim açık havada kendine gelirsin dedi, öyle yaptık. Muhittin’in beni düşünmesi hoşuma gitmişti, teşekkür etmekten çekiniyordum, kızar diye korkuyordum, en iyisi durumu oluruna bırakmaktı. Sahile varıncaya kadar kolum kolunda yürüyebildim, bir daha alkolü bu kadar almamaya yemin billah ettim, sesli olarakta dillendirdim, Muhittin ters ters baktı, yok istersen iç, içte seni rezil rüsva edim, ancak akıllanırsın, haydi birer çorba içelim, bol limonlu soda ile kahve iç kendine gel, bu yaşta sarhoş kahrı çekemem ve birçok gün yüzü görmemiş azar işittim, bende ses sedâ yok! Lokantadan çıktık doğru terzihaneye gittik, amcası bizi karşıladı, beyler büyümüşte, delikanlı olmuşta lokantalarda rakı içer olmuşlar da haberimiz yok, gözleri de etrafı görmez olmuş iyi mi? Birbirimizin gözlerine baktık ağayla, bana bakıp durma, ben kimseye söylemedim, bilmiyor musun amcam akşamcı, bizim reziliğimizi görmüş zahir, ben ne yaptım, nasıl bu haltı karıştırdım diye kendimi yedim bitirdim.

Bairaz daha oturduk, sonra kalktım ben biraz dinleneceğim diyerek evin yolunu tuttum. Eve vardım, Adem uzandığı yerden gel hele bir gel de yüzünü görek, dedi inşallah akşamki halimden kimsenin haberi olmamıştır, en sağlam haber Adem’dedir diye yanına gittim oturdum, bir siğara yaktım ne var ne yok diye sorguladım, Adem her zamanki cevabı verdi, sen kazanırsan yiyen çok. Okul durumundan bahsettim, birkaç gün durup gideceğimi söyledim, duymak istediği her bir şeyi anlattım, anasına bir miktar para verdim bize gazoz al dedim, artanı da sende kalsın, gitmeden önce de yemek dolabında ne var ne yok onları da size vereceğim yersiniz dedim, her ikisi de memnun oldu. Kalktım odama geçtim, biraz rahatlamıştım, akşamdan kimsenin haberi olmamış diye sevinmiştim, Ayşe pencerede belirdi, yüzünden düşen bin parça tavrı takınmış dönüp bana bakmadı bile, Allah Allah ne oldu böyle, daha dün boynuma sarılıyordu, şimdi yüzüme dönüp bakmıyor diyerek, hayırdır inşallah demişim, içime bir kurt düşmüştü, mutlaka öğrenmeliydim, ama nasıl. İçim içime sığmıyordu, kalktım yandaki nineye seslendim, çay demleyeceğim içermisiniz dedim, kızı kapıya çıktı, başına bağladığı eşarbın ucuyla ağzını örterek içeriz dedi, ardından seni çok bekledi, çok da sana kızgın dedi içeriye girdi, sebep buymuş demek, eh o zaman telafisi kolaymış, içeriye girdim çaydanlığa suyu bolca doldurdum, küçük çaydanlığa da çayı koydum kaynamaya bıraktım çeşmenin başına geçtim, elimdeki garlı sabunla saçlarımı yıkadım, boynuma astığım havluyla kuruladım, özellikle gürültü yapıyordum, bir yandan da Adem’e laf atıyor kızdırmaya çalışıyordum.

Aayşe’nin annesi kapıda göründü, neşen yerinde bakıyorum Mehmet oğlum, şu demlediğin çaydan ben de isterim diyerek yandaki komşuya seslendi, şuraya sandalye çıkar da Mehmet’in çayını serinlikte içelim dedi, sandalyalar kapının önüne kondu, komşum; Ayşe gel çay içelim diye seslendi, Ayşe’den ses gelmedi anası Rukiye, bugün keyfi yok, sabahtan beri yataktan çıkmadı dedi, ben eyvah ki ne eyvah, durum demek ki vahim diye düşündüm, döndüm komşunun göreceği şekilde boynumu büktüm, anlamıştı. Kalktı pencereye gitti tekrar içeri seslendi Ayşe kalk, Memet bize çay demliyor ananda kapının önünde sen de gel diyerek israr etti, birazdan üstündeki pijamayla geldi, doğrudan yüzüme bile bakmadan komşuya gitti bu arada ben Hacı’dan sade bisküvi alıp geldim yeteri kadar bardak olmadığı için bardak istedim çayları doldurdum, bardakları siniye koyup servis edecektim, elim ayağım birbirine dolanmıştı, komşunun yardım et Ayşe demesiyle yanıma geldi, zıkkım iç dedi elimdeki tepsiyi aldı çayları dağıttı, bisküvitleri bir tabağa koymuştum, onu da elimden çekti aldı, neredeyse başıma çalacak diye korktum. Ben anlatmaya başladım, akşam okulun yemeği vardı, öğrencilerle hocalar hep birlikte yemek yedik biraz da geç saatlere kadar kaldık diye anlatıyordum, Ayşe hariç hepsi aman ne iyi etmişsiniz dedi. Biz de burada oturduk kaldık, bir Allah’ın kulu bize bir tas su bile getirmedi diyen Ayşe oldu. Vay kül başıma, bugün akşam dondurma getireceğim, suyun lafı mı olur deyince, bekleyip göreceğiz dedi, anası ters ters baktı, Ayşe oralı bile olmadı. Çaylar içildi, teşekkür edildi, herkes dağıldı ben odama çekildim, ayılmış kendime gelmiştim. Yatağa uzandım biraz kestirdim. Akşamı düşünmeye başladım, şimdi ben ne halt edeceğim, arkadaşlarla meyhaneye gitmesem olmaz, gitsem dondurmayı nasıl getireceğim, boşa koyuyorum dolmuyor, doluya koyuyorum almıyor, iki arada, bir derede kalmıştım. Hele akşam olsun Allah kerimdir.

İkindi okunmuş, Hacı camiden çıkmış dükkanı açmakla meşguldü. Temiz gömleğimi ütüledim, ayakkabılarımı sildim, alnıma kadar inen saçlarımı taradım, hafiften çıkmakta olan bıyıklarımı jiletle düzelttim, yarım limon sıktım saçlarım yatsın diye sürdüm, kapının önüne çıktım, yandaki nene bana doğru bakarak tu,tu,tu maşallah dedi, Ayşe pencerede nereye diye eliyle işaret etti, Adem’e döndüm ben sahile gidiyorum akşam dondurma getireceğim diye duyurdum, yürüdüm gittim.

Mauhittin asık bir yüzle beni karşıladı, nerdesin sen, iyice suyunu çıkardın sen bu işin ha! cevap vermedim, koluna girdim seviyorum arkadaş var mı bir diyeceğin diyerek ağaya sarıldım, sev sev de biraz kendini koyuverme, doğru Hayri’ye geçtik, oradan Kefereye gittik, Recep’le sahilde buluşacaktık, oradan doğru meyhaneye, sahilde Recep hoca, Cengiz Tiryaki, Vedat Köroğlu oturmuş bizi bekliyorlardı, Muhittin, bu akşam masraflar ortaklaşa ödenecek teklifine Özeren uymak mecburiyetinde kaldı, herkes rahat etti.

Kıvranıp duruyordum, nasıl etsem de şu dondurma işini halletsem diye, Muhittin beni kenara çekti, oğlum ne kıvranıp duruyorsun derdin neyse söyle dedi, anlattım çaresiz, bu muydu, bundan kolay ne var, döndü Hayri’ye senin motosiklet nerede, Hayri evde dedi, al gel, dün akşam ben bu sarhoşu evine kadar sırtımda taşıdım, bugün bunu sen götürürsün dedi, biz lokantaya varıncaya kadar Hayri motoru alıp gelmişti, dışarıda gelmesini bekliyordum, durumu anlattım doğru dondurmacıya geçtik, Hayri tanıyordu bir sade, bir limonlu iki kutu dondurmayı sardırdı, erimeden eve yetiştirdim komşular toplanmış bekliyorlardı, dondurmayı götürdüm Ayşe’ye teslim ettim, afiyet olsun diyerek hızla oradan uzaklaştım. Hayri’le lokantaya gittik, masaya mezeler daha yeni yeni konuluyordu.

***

Baurası daha değişik bir mekân, herkes kendi aleminde görünüyor, içeride san’at müziği çalıyor, parçalar tam meyhane havası, biz gelmeden önce aralarında konuşmuş ortaya balık sipariş edilmiş, tabi yanında salata ve bol yeşillik, ilk etapta bir büyük rakı açtırılmış, saki Cengiz Tiryaki olmuş, öyle acele etmeden gecenin tadını çıkarmaya karar verilmişti. Saki haricinde kimse elini şişeye sürmeyecekti. Hafiften atıştırmalık lokmalar, ardından dipsiz ince uzun bardaklara eşit miktarda konan rakı, buz ve su ilavesi isteğe bağlı. Adet ve rakı adabıyla içki içilecekti, hadi hayırlısı dedik, o güne kadar bende içki kültürü yoktu, öyle sık sık alkol almazdım, zaten yaşımız ne başımız ne. Cengiz arkadaşımız Gazi Antep’in Nizip ilçesinden Barak türkmenlerinden aşiret çocuğu, Vedat Köroğlu, Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinden, babası oranın Mal müdürü, içki ve yemek konusunda tecrübeli kişilerdi. İlk bardağı Recep hoca kaldırdı, yedi kişi birbirimize şerefe diyerek bardak tokuşturduk. Yemeğin sonuna kadar artık ikide bir şerefe diyerek bardak tokuşturmak yoktu. Solumda Kefere Mehmet, sağımda Ağa Muhittin ablukasıyla yiyip içmeye başladık, ben elimi bardağa uzattıkça ağa, serin git diye dürtüklüyordu. Birbirimize takıla takıla, güle oynaya hem yiyor, hem içiyor hemde müziğe eşlik ediyorduk. Bir büyük rakı bitmişti, adam başı iki bardak içmiştik, dün akşam biraz kaçırmış sabaha kadar kendimden geçmiştim, ceremesini bütün gün çektim. Hesap Alman usulü ödendi, Cengiz, Vedat ve Recep hoca biraz daha oturacaklarını söyledi, iyi akşamlar, afiyet olsun dilekleriyle oradan ayrıldık, Hayri beni motosikletiyle eve bıraktı.

Eave geldiğimde komşular kapının önünde oturuyorlardı, iyi akşamlar diledim, Ayşe, bugün kimin yemeğindeydiniz beyefendi! erken dağılmışsınız, bana vedâ ziyafeti çekti arkadaşlarım, belki yarın Reyhanlı’ya gidebilirim, malum okul kapandı, beni merak etmiştir ailem dedim, kapıyı açtım odama girdim, dışarısı da kalktı herkes evine gitti. İçerideki sivrisinekleri kovaladım, cibinliği kontrol ettim, üstümü değiştirdim dışarıya çıktım, Adem pusuda bekler gibi bekliyordu, yanına geçtim, demek yarın Reyhanlı’ya gidiyorsun deyince belli olmaz belki birkaç gün daha kalabilirim dedim. Rakının kokusunu almıştı, afiyet olsun derdemez elimle sus işareti yaptım, sustu, beni rezil mi edeceksin diyerek kalktım odama geçtim. Başımı yastığa kor komaz uyumuşum.

Sabah kalktım, bugün Reyhanlı’ya gitmeye karar verdim, cebimdeki para da suyunu çekmek üzereydi, her şeyi tadında bırakmak gerek, herkesin gözü sanki üstümdeymiş gibi geliyordu bana. Bugünkü halim dünküne göre çok iyiydi, ekmek aldım geldim, kahvaltımı yaptım. Öncelikle evdeki yiyeceklerin bir bölümünü Adem’in anasına, bir bölümünü yanımdakilere verdim, evde yiyecek namına birşey bırakmadım. Arka pencereden içeriye çok toz giriyordu, sıkıca kapattım Reyhanlı’ya üstümdeki giysilerle gidecektim, lazım olursa oradan alırdım, zaten uzun süre kalmaya da niyetli değildim. Karşıda pencereden Ayşe mahzun mahzun bakıyordu, Adem’e hadi allahaısmarladık, yakında geleceğim diye seslendim “kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit” misali mesajımı verdim, sessizce bir şey istiyor musun deyince, Ayşe işareti parmağı ile “seni” anlamına gelebilecek şekilde beni işaret etti. Adem’in ne dediğini anlamadım bile. El sallayarak oradan uzaklaştım. Doğru ağaya gittim, Reyhanlı’ya gideceğimi bildirdim, en fazla on gün sonra gelirim dedim kucaklaştık, arkadaşlara selam söyle dedikten sonra doğru Paç’a geçtim, Antakya otobüsüne bindim, oradan Reyhanlı’ya geçtim. Sessizce eve girdim, Karakız beni görmüştü, abim geldi diyerek anama gitti, anam eteğini beline geçirmiş iş yapıyordu, hepsi birden başıma üşüştüler, çekiştirip duruyorlar.

Baenim karnım aç, ne varsa koyun dedim, anam biriniz koşun babanıza haber verin kağıda et yapsın beraberinde getirsin dedi. Okulu soran olmadı, babam geldi koştum elini öptüm, ne yaptın sınıfı geçtin mi? diye sordu, çıkardım karnemi gösterdim, sanki babamın okuma yazması varmış gibi. Mustafa karneyi kaptı eliyle “Geçti” yazan yeri gösteriyordu babama, koştu kendi karnesini getirdi bak abi ben de senin gibi geçtim sınıfımı dedi, çıkardım para verdim. Bu arada yemeğim geldi. Feride gelen kağıt kebabını kaptı ekmeğin içinde ters çevirdi, bir bakır tabağa koydu, babama durumu anlattım, eşyaları buraya taşı, iki ay sonra tekrar İskenderun’a taşın ev ara, dünyanın işi ve masrafı, kapımı kitledim sırtımı döndüm geldim dedim, babam iyi etmişsin dedi. Konu kapanmıştı.

İsmet’i sordum daha gelmemişti. Ahmet de öyle, yakında gelirler inşallah çok özlemiştim. Akşama kadar evde kardaşlarımla uğraştım durdum, dışarıya adım atmadım. Odama gittim, her yan et kokuyordu, kendimi dışarıya zor attım, anam geldi bu ne hâl diye sitem ettim, seferber oldular odada ne var, ne yok söküldü değiştirildi, kilim kalktı yerine hasır serildi yıkandı yumuldu, çerkez Ahmet’ten limon kolonyası getirilip serpildi, ateşe “pohur” kondu herbir yanı pohur kokusu sardı. Temiz pijama çıkarıldı, anam bacılarım kan ter ıçinde kalmıştı. Geçtim odaya, hah işte şimdi oldu dedim, gürültü yapmayın uyuyacağım, uyandığımda akşam olmuştu.

***

Bugün aileme kavuştuğumun ikinci günü, evden dışarıya adım atmadım, hasret kaldığım kardaşlarımla, bacılarımla vakit geçirdim. Uyudum, dinlendim. Son günlerde ne kadar yaşıma uyğun olmayan hareket varsa hepsini yapmıştım. İkindi namazından sonra A.Aziz Çift’i görmek için motosiklet kiraladım Yeşilova’ya gitmek üzere yola koyuldum. Hava sıcak, mendilim elimde hem yüzümü saklıyordum güneşten, hem terimi siliyordum, yollar yine yapılmamış, kışın çamur yazın toz toprak, Reyhanlı’nın değişmez bir kaderiymiş gibi. Y

Reyhanlı- Yeşilova

Yeşilova, Reyhanlı’ya en yakın Batı tarafına düşen ilk köydür, Bayır mahallesinin bitiminden hemen sonraki yerleşim birimi. Köylülerin çoğu toprak ağalarının yanında ırgat olarak çalışır, bir bölümü de köyün bitimindeki Devlet Üretme Çiftliğinde iş bulmuşsa, bunlar köyün şanslı kişileridir. Her türlü sosyal haklara sahiptirler, emekli olma şansına bile sahiptirler. Yeter ki kapağı oraya at, sırtını devlete dayadın mı en şanslı kişi sensin. Toprak sahibi olanı azdır, olanın toprağı da devletin zamanında dağıttığı “çap”lardır. Çap işlenmemiş, islah edilmemiş topraktır. Çap sahiplerinin sulama imkanları yoksa yine işleri iş değildir, tohumu tarlaya at, ellerini göğe doğru aç, yağmur duasına dur, yağmur yağarsa mahsül al, yağmazsa ektiğin tohum da gitti. Yer altı sularından faydalanma imkanı da yok. Arıklardan akan su da hangisine yetsin.

Bunları düşünerek köye geldim, Çift ailesinin yerleri belliydi köyde, kalabalık bir aileydi, Kürt kökenli birbirine bağlı bir aile. Abdülaziz Çift abisiyle beraber oturuyordu, ilkokulda, ortaokul üçe kadar beraber okuduk, bana tasdikname verdiklerinde Kırıkhan’a gitmiştim, lise’de yine biraraya geldik, birinci sınıfın, birinci sömestrinde ben İskenderun’a gittim o liseye Antakya’da devam etti. A. Aziz hep sabit kaldı, ben hep oradan oraya savruldum durdum. Demek ya bende ters olan bir şey vardı, ya da dayanıklıydım, pes etmeyen biriydim ki bu kadar savrulmama rağmen hâlâ ayaktaydım. Her savrulmamda tekrar ayağa kalkıyordum, yeni bir şeyler öğrenerek, yeni yeni arkadaşlar edinerek, ufkumu genişleterek diyordum kendi kendime, bugün beni buraya getiren de o insanlara gösterdiğim bir vefa değil de nedir? Yıkılmadım ayaktaydım, ama öyle, ama böyle ayaktaydım, sonuna kadar da direnecektim.

Aabdülaziz Çift motosiklet sesinin geldiği yere doğru oturduğu asmanın altından doğrularak bakıyordu, beni görünce sevinmişti, yanındaki anasına, Barutçu’ların oğlu geldi dediğini duydum, birbirimize sarıldık, hasret giderdik. Yer minderine ayakkabılarımı çıkararak oturdum, hele önce bana söyle, sınıfını geçtin mi, geçmediysen oturmadan kalk git, dedi ama gözleri öyle demiyordu, sınıfımı geçtim, geçmeseydim buraya gelmeye yüzüm olur muydu deyince eğildi tekrar sarıldı, öylesine candan bir dosttu Aziz. O soruyor ben cevaplıyordum, İskenderun’u anlata anlata bitiremiyordum, Aziz, gitmen senin için iyi oldu, Antakya’da kalsaydın zor toparlanırdın, başlangıcın şanssızlıktı, Süleyman iyi biriydi, ötekiyse siliğin tekiydi, Süleyman da sınıfı geçti, o adı batasıca sınıfta kaldı, babası duyduğuma göre kendisini okutmayacakmış, biz oturmuş muhabbete dalmıştık, yolun üst tarafından bir ses “hazırlan kasabın oğlu, seninle güreşmeye geliyorum” diyerek geldi Ali Ergüç. Daha hâl hatır sormadan dersin ki Mersinli Ahmet, ortada dolanıp peşrev çekiyordu, Antakya’da okurken, meğer bu güreş kurslarına gidermiş, bundan kimseye söz etmezmiş, bir ikindi vakti okuldan çıkıp Aziz’e gitmiştim, Ali öteden geldi şimdi yaptığı gibi bana meydan okumaz mı? Ben, “hadi ordan, seni bir lokmada yer, içerim” dedim, dememle beraber bu bir daldı, dalmasıyla kendimi yerde buldum. Allah Allah, bu olacak iş değildi, boy pos bende, kilo bende Ali omuzlarıma kadar gelmez, gözlüklü ipince biri, nasıl olur da benim ayaklarımı yerden kesip yere çalar, Aziz’in “bu olmadı, sen Barutçu’yu gafil avladın da öyle yendin, şimdi yeniden güreşin, ben hakem olacağım” dedi, kapıştık ama elime bir geçirsem çiy çiy yiyecem ama elime geçiremiyorum. Bir baktım yerdeyim bir yetmiş uzanmışım, Aziz Ali’nin kolundan tutmuş galibiyetini ilân ediyordu, olduğum yerde kalakalmıştım, şaşkın şaşkın etrafıma bakıp duruyordum. Sessizce kalktım az ötedeki odama gittim, somyadaki yatağıma uzandım kaldım, Ali ikide bir, var mısın diye bağırarak meydan okumaya devam ediyordu. Bugün de, o günü hatırlatarak meydan okuyordu, neyse sarıldık hasret giderdik, Ali de sınıfını geçmişti, benim altı kırıkla gidip sınıf geçmeme çok sevinmişti. Ev halkı yavaş yavaş gelmeye başlamıştı, kalktım hepsi birden kal beraber akşamlayalım dediyse de ben başka sefere diyerek vedalaştım, Ali seni köyün dışına kadar bisikletle götürebilirim deyince, kabul etmedim. Yaya olarak Bayır mahallesinin başına kadar geldim, kendimi rahatlamış hissettim, hem hasret gidermiş, hem sevdiğim iki arkadaşları görmüştüm.

Aakşam yemeğine ablama davetiydik, dolma pişirecekti, ablam evlenmiş, eniştem baba evinde Kale mahallesinde oturuyordu, eve uğradım anam babam hazırlanmış beni bekliyorlardı, olmam gereken her yer aranmış sanki yer yarılmış, içine inmiştim, bulamamışlardı ve endişelenmişlerdi. Babam biraz kırgın bir sesle; oğlum bir yere gittiğin zaman haber bırak ki seni aramayalım dedi, yola koyulduk, babam anam, abim ve ben. Feride sabahtan ablasına yardıma gitmişti, abim koca bir karpuzu almış zar zor taşıyordu, babam önceden sipariş ettiği züngül (lokma) tatlısını aldı Kürdo gilden, yola koyulduk, beş dakika sonra ablamlardaydık.

Babamı, eniştemin babası karşıladı, genişçe bir havuş, süpürülmüş, sulanmış yerlere kilimler serilmiş. Aile içi bir akşam yemeğiydi. Yemekten sonra kahve ikramına çağrılan eniştemin yakınları geldi. Sohbetler edildi, kahveler içildi, babamın bize müsaade demesiyle ayaklandık, karanlık basmış, en önde benim taşıdığım “Fanus”la önümüzü aydınlatarak evimize dönmüştük.

DEVAM EDECEK

Mehmet Barutçu son yazıları (Hepsini Gör)
2

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Datça Süslü Kadınlar Turu Haber: Esmeri Alev Ekebaş

Haber

Bir cevap yazın