1. Bölüm

20. Bölüm

Sabah, Süleyman Elibol’a giderken Naim’in yanına uğramış bir çay içmiştim. Biraz hasbihâl etmiş, bugün akşam için kimseye söz verme, beraber oturacak bol, bol sohbet edeceğiz, demiş akşam yanındayım diyerek ayrılmıştım.

Uyandığımda kendimi daha iyi hissediyordum, giyindim babam gelmeden önce çıkıp gitmek istiyordum, doğru asmalı kahveye gittim.

Simo’nun kahvesini içer, hatırını alırım diye düşündüm. Beni kapıda Simo karşıladı, hoş beş ettik, masaya oturdum Simo ocağa dönerek yüksek sesle “bir orta kahve, kaynak olsun” diye seslendi, gömleğinin iç tarafına sakladığı Harman sigarasından ikram etti, bakıyorum işi büyütmüşsün dedim, yok abi ya, görüyorsun sabahtan akşama kadar koşturup duruyorum, fırsat bulursam bir sigara içiyorum. Otlakçı çok, sigarayı koynumda saklıyorum ister istemez, afiyet olsun dedi müşterilerle ilgilenmek üzere gitti.

Müşterilerin durmadan kendisine seslenmelerine kızdı ama ne yapsın işi buydu. Simo adı, İsmail’in kısaltılmışıdır, bir nevi lâkap gibi, özellikle Doğu Anadolu bölgelerinde yaygın olan bir gelenektir, isimleri kısaltarak telâffuz etmek. Simo, İsmet’in en büyük abisi Hasan’ın oğludur, Hasan genç yaşta hastalanmış vefat etmişti, şimdi amcası Süleyman’la birlikte kahve işletiyorlardı. Kahvemi sigarayla beraber içtim, biraz daha oyalandım, Naim’e doğru gittim. Nerde kaldın, her tarafta seni arattım, yer yarıldı, sanki içine düştün, Simo’nun kahvesini içmeye gittim, hiç aklıma orası gelmedi, İsmet yok ya, oraya İsmet’siz gideceğini düşünemedim. Hoş geldin geç otur, işçiler tezgahı toparlasın, ben beş dakikada üstümü değiştirip çıkarız dedi, gitti.

20. Bölüm
                                           Reyhanlı
Uzun sürmedi gidiş gelişi, işçilere sabah görüşürüz, bir isteği olan var mı? diye sordu, iyi akşamlar usta diye yolcu ettiler, bu akşam kafaları çekeceğiz, sen buralarda oturmaya alışık değilsin, en iyisi biz Yenişehir gölüne gidelim, oraya gelen giden fazla olmaz, fırının karşısında köylere çalışan arazi arabası diye söylenen Jeep (jip) çağırdı, usta bizi Yenişehir’e bırakacaksın ama saat dokuzdan önce gelip almayacaksın, dokuzdan sonra belediye santralının durmasına kadar ne zaman gelirsen biz dönüşe hazırız diye pazarlık yaptı, Yenişehir’e ulaştık, doğru Lâlenin Bahçesine gittik. Burası genellikle kendin pişir, kendin ye düzeninde çalışan bir kır bahçesiydi, Naim gündüzden gereken her şeyi göndermişti. Ocakçı bizi görünce yanımıza geldi, Naim, her şeyi hazırla pişir getir, önce rakımızı soğuk suyumuzu ver oyalanma karnımız aç, hadi marş marş diyerek harekete geçirdi. Anlat bakalım ne yaptın, Antakya’dan İskenderun’a geçmişsin yahu sen elalem gibi bir yerde duramaz mısın? Emmi Halid’in yüreğine inecek, bu gün burada yarın ordasın diyerek gülmeye başladık, valla doğru söylüyorsun, şansım hiç yaver gitmedi, bir yerde dikiş tutturamadım gitti, nereye gitsem illâki bir pürüz gelip beni buluyor, rakılar dolmuş soğuk mezeler sofraya gelmişti, Naim “şerefe” diye bardak kaldırdı, tokuşturduk bir o anlatıyordu bir ben. Bir ara söz dolandı, sevgiye sevgiliye geldi dayandı. Naim hovardalıktan dem vuruyor, bense aşktan, atıp tutuyorduk, zaman su gibi akıp gitmiş, jip kapının önünde kornaya basıp duruyordu. Naim hesabı ödedi garsonlara, ocaktakilere bahşiş dağıttı, jipe bindik, Naim “kahve içmeye Antakya’ya gidebiliriz” der demez aman ha, Halit Barutçu beni uçurur dedim gülüşmeye başladık, Reyhanlı’ya gelmiştik, Naim’lerle aynı mahallede oturuyorduk, vedalaşıp ayrıldık. Dış kapıyı sessizce açtım doğru odama geçtim, karanlıkta üstümü değiştirdim, sessizce yatağıma geçtim cibinliği açtım uykuya daldım.

***

Sabah her gün alışık olduğum seslerle uyandım, babamın gitmesini bekliyordum, anamla bir şeyler konuşuyorlardı, kısık bir ses tonuyla babam Arapça bu çocuk adam olmaz diyor, anam genç oldu sen çocuk diyorsun, ben konuşurum sen işinin başına git diyerek yolcu etti. Babam gittikten sonra yataktan çıktım asık bir yüz ifadesi ile ihtiyaç giderdim ve çeşmenin başında elimi yüzümü yıkamaya başladım, suratımdan düşen bin parça, tekrar yatağıma döndüm. Anam usulca kapıyı açtı, hadi kalk kahvaltı yapalım, istediğin çorbayı pişirdim dediyse de ben kahvaltı yapmayacağım, uykum var kimse de gürültü yapmasın diyerek sırtımı çevirdim. Yatağın içinde dönüp duruyordum, Naim’le yemeğe gittiğimi söylemeyecektim, ne yani yalan söyleseydim daha mı iyi olacaktı, doğru söyleyince suçlu mu oldum, babam Naim’le gittiğimi duyunca işin içinde içki olacağını biliyordu, abim içince bir şey yok, ben ara sıra iki bardak içince kıyamet kopuyor. Bedenimde ve zihnimde adını koyamadığım bazen kendimi suçlayan, bazen yetiştiğim semtte olağan olarak görülen bir hareketin, ben yaptığımda suç olarak görülmesinin sebebini çözmeye çalışıyordum. Şimdi ben kendimi babama karşı affettirmek için ne yapmalıyım diye düşünmeye başladım, en iyisi bugün yataktan çıkmamak, ikindin namazından sonra babam eve gelir.  Beni sorar, anam hâlâ uyuduğumu söyler, babam yanıma gelir de; neyin var, diye sorarsa kalkar elini öperim. Dün akşam için özür diler bir daha olmayacağına dair söz veririm, babam hadi kalk bir şeyler ye derse, bu söylemini, affa uğradım demektir diye yorumlayabilirdim, yok babam gelir beni sormazsa, o zaman ayvayı yedim demektir, af maf yok, buna bir çare düşünmeliydim. Keşke yemeğe Naim’le gitmeseydim, ama olmaz ki hem aynı mahallenin gençleriydik, hem komşuyduk, çoktandır görüşmüyorduk, ayda yılda Reyhanlı’ya yemeği çıkmanın neresinden bir kötülük vardı ki! babam mutlaka yemeğe değil de içkiye bozulmuştur, Naim’le yemeğe gitmek demek, içki içmek demektir, ya ben Naim’e uyup Antakya’ya kahve içmeye, yani pavyona gitmeye razı olsaymışım, yanmıştım. Döne döne, dönme dolaba dönmüştüm.  Bir ara anamı yanıma çağırdım, kucağında Bedriye ile geldi. Arapça beni övücü bir yığın söz söyledi, bana yemek ısıt getir burada yiyeceğim, ikindi namazından sonra babam geldiğinde, yataktan çıkmadı dersin, hata işlediğini biliyor, senin yüzüne bakacak yüzü yok, git kendisini affettiğini söyle de bu mesele kapansın de, çocuk rahat etsin, de.  Anam sen merak etme, ben ne lazımsa yaparım diyerek gitti, yemeğimi getirdi, acıkmıştım, karnımı doyurdum. Kitaplarımın arasındaki Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şiir kitabını çıkardım, okumaya başladım;

Biraz kül, biraz duman o benim işte,

Kerem misali yanan, o benim işte,

İnanma gözlerime, ben ben değilim,

Seni sevdiğin zaman, o benim işte.

Ayşe geldi aklıma tekrar, zaten geldim geleli hiç aklımdan çıkmıyordu ki, ne yapıyordur, benim kendisini düşündüğüm kadar o beni düşünüyor mudur? Tam da kaynaşmaya başladığımızda bırakıp gelmiştim, bir haftadan fazla olmuştu Reyhanlı’ya gelişim sıkılmıştım, İsmet gelse de görüşsek belki biraz teselli bulurdum. Anam geldi, başını uzattı, ne yapıyorum diye merak etmişti, elimdeki kitabı görünce, ders mi çalışıyorsun dedi, he ya ana ders çalışıyorum. Bugün bir yere çıkmayacağım, şu pantolonumla gömleğimi bir yıkayıver, sonra ütület. Mustafa götürsün, ayakkabılarımı boyatsın. Para ver, bir Akşam gazetesi alsın.  Para der demez anam başını iki elinin arasına aldı, kül başıma manasına gelen Arapça sözlerle kendi kendine kızdı.  Hızla büyük odaya geçti, kalınca yapılmış duvara, oyularak yapılmış “taka”ya sakladığı elinde iç içe geçmiş parayla geri geldi.  Senin için biriktirmiştim, giderken verecektim diyerek yastığımın altına koydu, çıkarken pantolonla gömleğimi aldı gitti. Her zaman olduğu gibi Feride bacıma seslendi, acele su ısıt abinin çamaşırlarını yıka. Feride, abi deyince aklına hep ben gelmişimdir hiç yüksünmez benimle ilgili bir işi yaparken. Dışarısı bir anda hareketlendi, Mustafa elinde ayakkabılarımla fırladı gitti, Feride su ısıtmak için gazocağını yaktı, ben elimdeki kitabı bir yana bıraktım, gözlerim kapalı daldım gittim. Babam bir gelse de şu işkence bir son bulsa diyordum.

İkindi ezanı okunmuş, cemaat namazını kılmış kimi işinin başına geçmiş, kimi istirahat etmek üzere evinin yolunu tutmuştu, odamdan babamın öksürük sesini duyabilmek için kulak kabartmış bekliyordum, nihayet o ses geldi, elimdeki gazeteyi yan tarafıma bıraktım, anam duyulmayacak kadar alçak bir sesle babamla konuşuyordu, babamın ayak sesleri bana doğru geliyordu, odamın kapısını açarken bir yandan da sesleniyordu, “‘ye mohammed efendi, mardan” (hasta mısın), yatakta toparlanmaya çalıştım, bir şeyim yok, biraz üşütmüşüm, canım dışarıya çıkmak istemiyor, dinleniyorum, yatağın kenarına oturdu dün akşamla ilgili hiç konuşmadı. Kalk, seni Doktor Nuri Gündüz’e götüreyim, muayene etsin demesine karşı; doktorluk bir şeyim yok, öylesine uzanmıştım biraz sonra kalkar dükkâna giderim dedim. Reyhanlı’da tek bir doktor vardı Enver Çiftçi, sonra Nuri Gündüz adlı bir doktor daha geldi de iki doktoru oldu, Reyhanlı’nın bir tek eczane vardı, sağlık sorunları olanlar istedikleri doktora gider oldu. Önce burada muayene olur, doktor bazılarını tanıdık bir doktora Antakya’ya havale ederdi. Muayene ücrete tabiydi. Babam yanımdan ayrıldı, doğru odasına gitti, güneşte ısınan suyla yıkandı, bu saatlerde biraz dinlenir, uyur sonra kalkar kahveye domino oynamaya giderdi. O saatte domino oynayanların seyircileri toplanır oyunun başlamasını beklerlerdi. Dört kişi oynar on dört kişi seyrederlerdi, çaylar, kahveler içilir yenilen taraf şaka yollu kızdırılırdı. Oynayanlar kalkar yerlerini başkaları alır oyun tak, tuk sesleri arasında akşam namazına kadar devam ederdi.

MEHMET BARUTÇU’NUN YAŞAMINI ANLATAN

ROMANI ŞİMDİLİK BURADA BİTİRİYORUZ.

DEVAMINI SONBAHAR AYLARINDA BASILACAK

ROMANINDA OKUYABİLECEKSİNİZ.

Mehmet Barutçu son yazıları (Hepsini Gör)

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Babalar Günü Nurettin Şenol

Babalar Günü Nurettin Şenol

Deneme

Bir yorum var

  1. SİBEL KARAGÖZ

    Ama olmaz ki ! Her gün arkası yarın gibi okuyordum kah gülüp, kah ağlıyor , nasıl bölüm sonuna geldiğimi anlamıyordum….
    Devamını merakla bekliyorum, romanı raflarda görmek üzere kutluyorum, kutluyorum…,

    0

Bir cevap yazın