4. Bölüm

Reyhanlı’nın önemli günüdür Pazartesi. O gün çarşı, pazar ana-baba gününe döner. Buralarda kurulan tezgahlarda “ne ararsan var, derde deva’dan gayri” dedirtecek, iğneden ipliğe kadar akla gelebilecek her şeyi bulmakta zorlanılmaz. Suriye’de olup da, ilçemizde bulamadığımız ikinci el erkek ceketleri, paltoları, trençkotlar, ayakkabı çeşitleri, bayanlar için metreyle satılan kadife türü entarilikler, terlik ve bayan ayakkabıları. Sümerbank’ın envaî türlü basma elbiselikleri, çarşaf örtüleri say say bitmez çeşitlilikleriyle Antakya merkez pazarcıları, köylünün tarlasında yetişen mevsimlik sebze ve meyveleri, sütü, yoğurdu, kaymağı, loru ve peyniri ile sabahın ilk ışıklarıyla birlikte civar köylerde ikamet edenler eşekleriyle, Amik köylüsü genelde at ve katırların çektiği arabalarla, yerli halkın erkekleri ve kadınlarının alışverişe indikleri tek gün pazartesi günüdür.

Saatler ilerledikçe kalabalıklar artar, yaz aylarında temiz kovalarını çeşme suyu ile dolduran yeni yetme çocuklar bu su kovasına attıkları kalıp buzla suyu soğutur, köşe başlarında bekler ve başlar Arapça bağırmaya, “kadehin firenk, hem hulu, hem berid” (iki bardak beş kuruş, hem tatlı, hem soğuk) diye susayanlara su satarlardı. Kardeşim Mustafa her Pazartesi günü haftalık harçlığını su satarak çıkarırdı.

Köylünün en çok ihtiyaç duyduğu ve ancak pazardan temin edebileceği tuzdur. Tuz satan anamın akrabası olur, bizlere anlatırdı. Tuz uzaklardan, çok uzaklardan getiriliyor diye, Adana’dan bile uzak derdi. Kamyonetle getirilen tuzlar, önce büyüklüklerine göre tasnif edilir ve bu tuz kütleleri tokmaklarla kırılarak ufaltılır, sonra elle çevrilen Taş değirmeninde öğütülürdü, öğütülen tuzlar tahta tezgahlara dökülür, ellerinde bez torbalarıyla köylerden gelen alıcılara satılırdı. Tuz tezgahının önünde, sabahtan, ikindi ezanına kadar kalabalık eksik olmazdı. Pazara gelip de Tuz almadan köyüne kimse dönmezdi. Pazar yeri rastgele alışveriş yapılan bir mekân değildi, bilenler neyin, nerede satıldığını eliyle koymuş gibi bulurdu. En rağbet gören yer, marangoz ve demirci ustalarının bulunduğu kısım. Çiftçi için gerekli olan alet-edevatları burada bulmak mümkündü. Marangoz ve demirciler bir hafta çalışmış, çiftçinin ihtiyaç duyduğu gereçleri hazırlamış çiftçinin yolunu gözetirlerdi. Birçok esnaf pazartesi günü kurulan pazarı beklerdi, borçlar pazar günü ödenir, alacaklar pazar günü tahsil edilirdi.

Öğleye kadar alışverişin bitirilmesi ve sıranın yemeğe gelmesi iple çekilirdi. Sebzeli sulu yemek yiyenler lokantaları tercih ederlerdi, hazır yemek zaman almazdı. Kişi sayısı kalabalık olanlar ise kasap dükkanlarında sini (tepsi) kebabı yerlerdi, kimi Arap kebabı pişirtir, ekmeğini bana bana yemeğini yerdi. Kalabalık ailelere böyle yenilen yemek ucuza mal olurdu, durumu iyi olanlar kebapçılarda masalarda oturarak kebaplarını ayranlarıyla yer, içerdi. Kasapların ilgilendiği kesim, kalabalık köylü kesimiydi, yemeğini bitirenler tatlı yemeye bitişiğimizdeki Karcı Hanifi’ye uğrar Müşebbek (tulumba tatlısı) veya Zünğül (lokma) tatlısı yer, soğuk suyunu içer uyuklamaya başlardı. Köyden şehire gelmek için erkenden uyanmış ve yol almış, yorulmuştu. Alışverişini de yapmış şimdi gözünü dönüş yoluna çevirmiştir. Mevsim yaz ise dondurma yemeden köye dönmeyi kabul etmezdi. Bir daha ilçeye ne zaman geleceği meçhuldü. Yemek, tatlı ve dondurmanın sonunda Güneş batıya dönmeye başlamıştır, biran önce toparlanıp yola düşme zamanı gelmiş geçmek üzeredir. Amikliler, arabalarını yüklemiş, hanlara bağladıkları atlar veya katırlar karınlarını doyurmuş sulaklarda sulanmış, nalbantlık işleri olan tımarlanmış atlarını arabalara koşmuş, “deh” diyerek köyünün yolunu tutmuş olurdu. Haftanın en yorucu günü pazartesi günleriydi, gelen memnun ve ihtiyaçlarını temin ederek köyüne döner, şehirli için pazartesi günü yorucu ama malını satabildiği için verimliydi.

Hancılığın ve nalbantlığın önemi  

Reyhanlı’nın ilk adı “Irtah”dır, Arapça bir isim, dinlen, rahat et manasına gelir, kervan yolu üstünde bir Nahiye. Buraya yolu düşüp gelenlerin çoğu At sırtında, Deve sırtında, Katır ve çoğunlukla eşek sırtında gelir. Bütün bu hayvanlar için barınacak yer veya yerler lazım. Burada devreye Han ve Hancılar girer. Reyhanlı’nın kuruluşundan beri var olan bu hancılık ve han işletmeciliği ihtiyaca cevap verebilmiş nadir işyerlerindendir. Hiç kimse aç ve açıkta kalmaz, en ucuzundan, orta hâle kadar gelenlerin konaklayacağı mekanları barındıran bir Nahiye’dir İrtah.

Han ve Hancı dediğimizde ilk akla gelen kişi Ebu Hıllo’dur. Hanı şehrin merkezindedir, günü birlik gelen köylülerin hayvanlarıyla birlikte kalabildikleri bir yerdir. Han iki katlıdır, giriş kısmındaki odalar hayvan yemleri için ayrılmıştır, diğer tarafta ise hayvanların kalabilecekleri bir kapalı alan vardır. Atlar ve Katırlar için tek odalar, geniş olan alanda ise küçükbaş hayvanlarla eşekler barınır. Handa hayvan yemlikleri ve sulaklar duvarların diplerine yerleştirilmiş, üst katın en dip yerinde Hancı ailesiyle oturur, geri kalan kısım irili ufaklı odalar haline getirilmiş, müşterilere tahsis edilmiştir. Yolcuların dışarıda kalma, konaklama şansı yoktur, yazı-yaban Kurt, Çakal hatta Sırtlan kaynamaktadır. İnsan ve hayvanların ister, istemez bir barınağa sığınma mecburiyeti bu gibi yerlerin çoğalmasına sebep olmuştur.

Yine önem arz eden diğer bir meslek kolu da nalbantlık hizmetidir. Nalbant Sabri’nin yeri Hancı Ebu Hillo’nun bitişiğidir, kapısının önünde asılı Nal’lar tarife gerek bırakmaz. Atına, eşeğine nal çaktırmak için gelenlerin sayıları azımsanmayacak kadar çoktur. Nalbant Sabri’den başka iki abisi de bu mesleğin erbabıdır. Köylünün eli, ayağı olan bu hayvanlar nalsız yürüyemez, yük taşıyamaz. Nalbant’lık zor zanaattır, herkesin yapabileceği bir iş değildir, güç kuvvet ister, maharet ister.

Öncelikle hayvanı sakinleştirmek şarttır, özellikle at ve katır huysuzsa yanına kimseyi yaklaştırmaz, “Gem” vurdurmaz, sakinleşen hayvana önce ürkütmeden gem vurulur, gem vurulmuş hayvanı tutanın da güçlü kuvvetli olması lazım. Nalbant hayvanın hangi ayağına nal çakacaksa o ayağı dizden aşağı taraftan bağlayıp, kendi dizinde hayvanın ölçüsünü alması ve eskimiş veya düşmüş nal’ın yerini temizlemesi, tırnaklarını keskin ve bu iş yapılmış yarım ay şeklindeki bıçakla hayvanın etli yerine dokunmadan kesmesi, nalın yerleştirilmesi ve nal çivisiyle çakılması kolay bir zanaat değildir. Bundan sonrası için hayvan zorluk çıkarmaz, rahatlamış ve sakinleşmiştir. Bir atın veya katırın nallanması hem zaman alır hem de nalbantı çok yorar.

Bizim İsmet’le beraber bir hafta süren çıraklık dönemimiz, pazartesi günü ikindi ezanıyla son bulmuştu. Dükkanı bir güzel temizlemiş, ayna gibi yapmıştık. Babam eşit miktarda bize haftalığımızı vermişti, oysa ben iki gün fazla çalışmıştım İsmet’ten. Bu kazandığımız ilk paraydı, ne yapmalıydık ki parayı boş yere harcamayalım diye düşündük. İsmet “önümüz kış, çizme alalım” dedi, “olmaz çizmeler hem lastik, hem ayakta güzel de durmuyor, üstelik pis kokuyor, altı kösele ayakkabı alalım Feyin’den” dedik. Feyin’in ayakkabı dükkanı esnaf işi, genelde bizim gibi esnaf çocukları ve esnaflar, köylerden gelenler oradan alırlardı ayakkabılarını. Feyin’in vitrinini seyrederken içeriden “buyrun gençler, içeride yeni gelen ayakkabılarımız var” diye seslendi. Siyah renk kışlık ayakkabı baktığımızı söyledik, tam da istediğimiz gibi yarım çizme gibi duran deri, altı gön ayakkabıları ayağımıza geçirdik. Birbirimize baktık, fiyatı sorduk, paramızı saydık, ayakkabıları tam çıkarıyoruz, baktım babam gelmiş tepemizde durmuş, “çıkarmayın, bunlar da benden size karne hediyesi olsun” dedi, eline sarıldık öptük.

Neş’e Sineması  

İsmet’le bu akşam sinemaya gitmeye karar vermiştik. İsmet giyinmiş tam saatinde geldi, ben de daha önceden ütülettiğim kadife takımımı giymiştim, Reyhanlı geceleri soğuk geçerdi, evlerin damından aşağıya dökülen sular donar, sarkaçlar halinde aşağıya doğru bıçak gibi bir görünüm verirdi, yürürken yerden donmuş suların sesi duyulurdu. İsmet elindeki paketi bana uzattı, “anam sana gönderdi” dedi. Acele acele açtım, bir çift yünlü çorap, elle dokunmuş dize kadar, bir yünlü atkı upuzun, iç çamaşırlarının üstüne giyilen yünlü “içlik”. Oğlum demişim, anan bizi Sibirya’da yaşıyor mu sanıyor diye takıldım, çok sevindim, yarın gelir ananın elinden öperim, tabi elini verirse. Hediyeleri dolaba koyması için Feride’ye verdim. Doğru sinemanın yolunu tuttuk, İsmet’le beraber.

Neş’e Sineması eski bir Ermeni Kilisesi. Tehcir’le birlikte kiliseye gelen, giden kalmamıştı. İş adamlarından biri Samandağ tarafında yaşayan Ermenilerin üstüne kayıtlı kiliseye kiralamış sinema salonuna çevirmişti. Ermeni vatandaşların bir bölümü Tehcir’de yerleşik oldukları bölgelerden ayrılmamış, göç etmemişti. Bugün bile Samandağ tarafındaki Vakıflı köyünde ikamet etmektedirler. Kilise bölmelere ayrılmış yaş guruplarına göre bir düzen kurulmuştu. Reyhanlı’nın tek eğlence yeri, kiliseden sinemaya çevrili olan bu yerdi.

Cüdeyde Höyüğü  

Bugün niyetimde Cüdeyde Höyüğüne gitmek vardı, İsmetlere uğradım sofra daha yerdeydi, buyur ettiler, Hakime’ye (kızkardeşleri) “bana bir otlu peynir dürümü yap” dedim, çabucak sardı, sarmaladı içi otlu peynir dolu dürümü “buyur abi” diyerek ikram etti. Otlu peyniri bilmeyenler yiyemez, tadına alışan da bırakamaz. Siirt ve çevresinde yetişen hoş kokulu bir otun, tulum peynirine harmanlayarak yapılan otlu peyniri çok seviyordum.

4. Bölüm

İsmet’le Cüdeyde höyüğüne gitmek üzere yola koyulduk Bayram abi arkamızdan “nereye beyler sabah sabah”, diye seslendi, ben gayet ciddi bir tavırla “Cüdeyde’ye hazine aramaya gidiyoruz” dedim, cevap anında geldi, “hazine ağzını açmış sizin yolunuzu gözlüyor” diye dalğa geçti bizimle Bayram abi, haksız da değildi hani, elimizde bir sopa bile yoktu. Nasıl hazine arayacaksak!

Gideceğimiz Cüdeyde Höyüğü’yle ilçe arası iki kilometre ya var, ya yok. Höyük çok büyük ve yüksek bir yer. Yan tarafında berrak, kaynak göl var, su öylesine berrak ki, mevsimi olsa yüzme- den duramazdık, su ilerdeki Bent’ten geniş ark’a akıp gidiyordu. Mevsim Turp, Celem, Ispanak, Zılk, Lahana mevsimi, çiftçiler ailecek çalışır, yetiştirdikleri sebzeleri bu gölün kaynak ve berrak suyunda çamurdan temizler, şehre satmaya götürürlerdi. O havalinin toprağı Kırmızı topraktı, bol demir içeren bir toprak türü olarak bilinir, sebzeleri hem lezzetli hem de bereketliydi.

Höyüğün kuzeyinde doğal ve çok büyük bir mağara mevcut, burada gölün kıyısına yerleştirilmiş sulaklardan suyunu içen koyun ve büyükbaş hayvanların dinlenme ve Geviş getirme mekanıydı. Mağaradan etrafa keskin hayvan sidiği ve koyun dışkısı kokusu yayılıyordu, alışmayan biri için zor katlanılan bir kokuydu. Gerçi gübre kokusu çekilmezse de özellikle koyun dışkısı kıymetli bir “gübre”ydi. Mağaraya fazla yaklaşmadan aşağılara doğru indik, gölde amatör ve profesyonel balıkçılar, kimi serpme ağ ile, kimi kamış olta ile balık avlıyorlardı. Satış gayesiyle avlananlar yanlarına oltacıları sokmazlardı, balıkları ürkütürler diye. Dalmış gitmiştik, bir ara İsmet bana Fransız’ların Hatay dahil bu havalıyı işgal zamanında höyükte kazı yaptıklarını, ufak tefek tarihi eserleri müzeye teslim ettiklerini, kıymet lileri giderken beraberlerinde götürdüklerini anlattı, sonuna kadar dinledikten sonra, sanki bilmiyormuş gibi bir tavır takınarak hayretle, “Hırsız  Fransızlar” dedim de dalga geçtiğimi anladığında nasıl saldırıya geçtiğini unutmak mümkün mü?

Güneş dönmek üzere, vadiden dolanıp dönsek çok zaman alacak, kestirmeden dönmeye karar verdik. Suda yıkanan turplardan yolda yemek için aldık, abartmadıktan sonra kimse bu alışa ses etmezdi. Turpları dişleyerek ilerliyoruz, ilçeden köylere dönenler eşeklerine binmiş dehliyorlardı. Eve geldik, anam bugün çamaşır yıkamış anlaşılan. Çamaşırlar iplere asılmış, avlu toparlanmış, yıkanmış. Mutfak tarafından Zeytinyağı kokusu geliyordu, “anam mercimekli bulgur pilavı pişirmiş” dedim, doğru, anam bu gün kolay yolu seçmişti, bizi kapıda karşılayan benim bir küçüğüm bacım Feride yetişti “abi sen İsmet abimle odana geç, size geniş tepsi içerisinde yemek kor getiririm, deyince, “turşuyla ayran da isterim” dedim. Gülüştük.

REYHANLI YENİŞEHİR GÖLÜ,  

YENİŞEHİR GÖLÜ DE REYHANLI DEMEKTİR  

Yenişehir gölü, Reyhanlı’nın Kuzeyinde Suriye sınırına bitişik dağın bitimindeki geniş sahada doğal bir kaynak gölüdür.

4. Bölüm

İlk yetiştiğimiz yıllarda buraya yalnız yüzme için geliyorduk. Suyu bol ve temizdi. Boyumuzu aşan bu göl takriben 150-200 metre boyunda bir o kadar belki daha fazla endeydi. Küçük göl dediğimiz ve bir bentle çevrili olan bölümde çok eski bir “su değirmeni” vardı ve çalışır vaziyetteydi. Bentte toplanan su, değirmeni döndürüyor ve geniş bir arık vasıtasıyla Bayır mahallesi istikametine doğru akıyordu. Geniş bir Arık suyu alır Yenişehir köyünün alt tarafından geçer tarlaları, bahçeleri suluya suluya Bayır mahallesine kadar gelir. Bir kolu Reyhanlı merkezine yönelir, diğer ana kol yoluna devam eder. Yeşilova köyünün üst tarafından iner Adabucak mahallesindeki üç veya dört değirmeni çalıştırırdı. Son olarak Gültepe mahallesindeki büyük değirmende; Kalğa mahallesindeki değirmeni döndüren Suriye’den doğup Türkiye’ye inen Şıh Übeyt suyuyla birleşir Amik gölüne doğru giden bir nehir olurdu.

Yenişehir göl suyu Reyhanlı’nın “can suyu”ydu. Şehrin her yanını saran ve Fransız’larca yapıldığı söylenen yerine göre dar, yerine göre geniş ve bir metreye kadar varan derinlikteki arıklar şehrin sulanmasında, temizliğinde kullanılıyordu. Yenişehir suyu olmasa Reyhanlı’da karasinekten, pislikten geçilmezdi. Reyhanlı’ların tek mesire yeriydi, hafta sonlarında aileler çocuk çoluklarıyla Yenişehir’e akardı. Gençler suya girer yüzerlerdi. Her ne kadar “kabin” yerleri olmasa da, kocaman kayalar ne güne duruyorlardı ki, gölde yüzmek isteyen gençler bir kayanın ardında çamaşırlarını değiştir ve giyinirlerdi. Her yıl gölde boğulma olayları olur, bazen bir, bazen iki can alırdı. Düğün alayları mutlaka gölü çevreleyen yoldan gelini arabayla geçirir eve öyle götürürlerdi, bugün bu âdet devam eder. Fakiri, zengini bu geleneği mutlaka yerine getirirdi. Kimse de bunun ne anlama geldiğini bilmezdi ve sormazdı.

Cüdeyde’ye gitmiş, yolu Yenişehir gölüne kadar uzatmıştık.

Mehmet Barutçu

5. Bölümü okumak için tıklayınız.

Mehmet Barutçu
Mehmet Barutçu son yazıları (Hepsini Gör)
2

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Kadına Yönelik Bit(iril)meyen Şiddet... Müge Kantar Davran

Kadına Şiddet Sevil Ağtaş

Anı

Bir cevap yazın