17. Bölüm

Günlerden Pazartesi, her yan günlük güneşlik, apaydınlık bir sabah vakti. Ortalık kış, ama gün baharmış gibi. Biraz sonra hazırlanacağım ve ikinci yarıyılı İskenderun Ticaret Lisesinde okumak üzere okula giderek yeni arkadaşlarla ve hocalarla tanışacaktım. İçim içime sığmıyordu, Antakya Lisesi’nde başıma gelen ve beni deneyim sahibi yapan o olumsuzluğu yeniden yaşamamak için iyi bir başlangıç yapmak ve neye mal olursa olsun bu yılı başarıyla geçirmek istiyor ve hedefliyordum. Hafif bir kahvaltı yaptım, heyecandan canım bir şey istemiyordu, sigara altı niyetine tahin pekmez karışımından birkaç lokma yedim, daha önceden ütülediğim giysilerimi büyük bir özenle giydim, kravatımı taktım, ayakkabılarımı sildim yoldaki boyacıda boyatacaktım, pırıl pırıl olsun istiyordum.

Güneşin şavkı ayakkabımdan etrafa yayılmalıydı. Bu esnada karşı komşunun güzel kızı üstünde siyah önlüğü, beyaz yakası ve yanlardan sarkan iki buklesiyle bir peri gibi karşımda duruyordu, şaşkınlık içerisinde günaydın demişim, aynı sözlerle gülerek günaydın diye cevapladı, nerede okuyorsun dediğimde yine aynı gülüçükle Kız Meslek Ortaokulu son dedi ve ekledi, nasıl olmuşum, beğendin mi? sorusuna beğenmez miyim, tabi beğendim cevabıma revaransla cevap verdi, içeriye kaçtı. Neye uğradığımı şaşırmıştım, Böğrüme bir ağrı geldi oturdu, su içtim, yatağa iliştim. Neden sonra Necati’nin sesi geldi, Mehmet bey, hazır mısın? Hazırım geldim diyerek odadan çıktım, kapıyı kitlemeden önce kendimi yokladım, bir şey unutmuş muyum diye, sonra Necati’nin beni beklediği yöne doğru yöneldim, Adem uzandığı yerden Arapça hadi iyisin, iyisin güle güle dedi, el salladım. Mübarek adam, hâline bakmaz, laf sokuşturur.

Necati İskenderun’a liseyi okumak için gelmiş, ev sahipleriyle önceden tanışırlarmış, evleri müsait olduğun için beraber oturuyor, beraber yiyip içiyorlarmış. Böylece ders çalışmaya daha fazla vakit buluyormuş diye anlattı. Aslen Nizip kasabasından, zeytin ve fıstık bahçeleri varmış, anlattıkları kafama girmedi ama üstelemedim, bende kırık çok, anlayacağın onun için yeni açılan bu okulu tercih ettim, sene kaybetmek istemiyorum dedim. Bir sigara yaktım, sigara dumanından rahatsız olan Necati adımlayarak uzaklaştı gitti, boyacıda ayakkabımı boyattım, pırıl pırıl oldu okulun iki kapısı vardı, arka kapısı tren istasyonuna giden yolun üzerinde, öğrenciler için giriş kapısı, ön kapıyı öğretmenler ve görevliler kullanacaktı, sahil tarafına bakıyordu. Okulun bahçesinde toplanmaya başladık, gözüm Muhittin’i arıyordu, gözüme ilişmedi demek daha gelmemişti, arkamdan bir ses, aferin erkencisin haydi hayırlı olsun dedi. Sonra her daim yaptığı gibi elimden tutup çekiştire çekiştire lisede beraber okuduğu arkadaşları ile beni tanıştırmaya başladı. Bizler bahçede, hocalar da yavaş yavaş binanın balkonunda toplanmaya başladı.

Mustafa Yürekli hocamız, Muhittin diye seslendi, balkonda birşeyler konuştular, Muhittin balkonda kaldı, birileri balkonda ses düzeni kuruyordu, ses deneme, ses deneme bir, iki, diyerek ses düzenini ayarladılar, okul müdürü Cemalettin Polatsoy hocamız ağır adımlarla gelirken Muhittin, “okul müdürümüz Sayın Cemalettin Polatsoy hocamız” diye anons etti. Bizler bu arada dağınık halden sıra haline kendiliğimizden gelmiştik. Emir ve komuta Muhittin’deydi, Mustafa hoca söyledikçe o anons ediyordu. “İstiklâl Marşı için, rahat, hazrol!” komutundan sonra mikrofonu başka bir hocaya vererek, hocanın “ses veriyorum, başla” komutu ile avazımız çıktığı kadar İstiklâl marşını okurken Muhittin Türk bayrağını bayrak direğinin tepesine yavaş yavaş çekiyordu.

Okul müdürümüzün açılış konuşması ve öğütlerinden sonra sınıfa doluştuk, herkes kendine göre arkadaş bellediğiyle yan yana oturdu, sınıfımızda ikisi bayan otuziki kişiydik, bayanlar en ön orta sırada yan yana oturuyordu, enine dört sıra, boyuna beş sıra veya altı sıra vardı, bazı sıralarda ikişer, bazılarında üçer, bazı sıralarda tek kişi oturuyordu. Dönüp arka tarafa baktım birden Mehmet Tiftikçi’yi gördüm, ne kadar sevindim anlatamam, Antakya lisesinden sıra arkadaşımdı, kalktım yanına gittim sarılıp öpüştük, seni bahçede göremedim dedim, biraz geçiktim arka kapıdan geldim doğru sıraya girdim ondan görmemişsindir dedi ve anlatmaya başladı, onun da kırığı çoktu, benim de buraya kaydolduğumu Süleyman Elibol’dan öğrenmiş kaydını buraya getirmişti, şimdilik akrabalarına yerleşmişti. Sınıfta gürültü şamata gırla gidiyordu, tek sınıf, mevcut otuziki öğrenci, bir müdür, bir müdür muavini ve altı yedi öğretmen, bir veya iki hizmetli, bir o kadar memur ve bir sınıf mümessili Muhittin Uğur. Boş derslere yeni atanacaklar gelinceye kadar dışarıdan hoca bulmaya çalışılıyor dediydi Muhittin.

Çift tedrisat görecektik, ders programı ile derslerin hocaları yarın belli olacak, ders kitapları gelinceye kadar not tutmak suretiyle devam edilecekti. Öğleden sonra tatildi, yarın sabah saat sekizde ders zili çalacak öğle tatili 12.00 ile 13.00 arası, akşam 16.00 çıkış diye panoya ve kara tahtaya ilân yazıldı.

Herkes dağıldı, Muhittin öğretmenler odasında hâlâ çalışıyordu, bahçede bir tek ben yalnız başıma Muhittin’i bekliyordum, çıkmayınca kapıyı tıkladım, Muhittin bekleyim mi, gıdım mi deyince, bekle şimdi geliyorum dedi, tekrar bahçeye çıktım, ince uzun boylu biri bahçede duruyordu, yanıma yanaştı ben de burada okuyacağım, ben Mehmet Özeren diye kendini tanıttı, boyu benden uzundu, ben daha kiloluydum kendisine göre, bende Mehmet Barutçu, Reyhanlı’dan diyerek tanıştık bu arada Muhittin gelmişti Mehmet’le tanıştırdım, bizim ev okula bitişik olan şu ev, buyrun öğle yemeğini beraber yiyelim teklifine Muhittin tereddüt etmeden “olur” diyerek gittik.

Eve girerken Mehmet, anne arkadaşlarla geldik dedi, mutfak tarafından yumuşak ve şevkatli bir ses, hoş geldiniz evlatlarım dedi, yüzünü görmemiştik seslenişine hoş gördük diye cevap verdik. Mehmet’le yıllar sürecek arkadaşlığımızın ilk adımı okulun açılışının ilk gününde böyle başlamıştı. Yemekten sonra Mehmet’in anasına teşekkür ederek ayrıldık, Muhittin okula döndü, ders çizelğesine yardım edecekmiş, biz iki Mehmet sohbet ederek sahil yolundan ilerliyorduk, Mehmet aslen Kilis’li olduklarını, babasının Osmanlı Bankasında çalıştığını evlerinin bankaya ait lojman olduğunu anlattı, bende Reyhanlı’dan olduğumu, aslen arap olduğumu babamın ve ailenin diğer yetişkinlerinin kasap ve koyun yetiştiriciliği işini yaptıklarını, Antakya lisesinden altı zayıfım olduğu için burayı tercih ettiğimi açık ve net bir şekilde anlattım.

Postaneye kadar öylece konuşarak ve birbirimizi tanımaya çalışarak gelmiştik, orada ayrıldık ben evin yolunu tuttum hava iyice ısınmıştı, herhalde İskenderun’da kış ayı yok diye düşündüm, yağmur yağarsa kış, yağmazsa yaz. Daha sonra Yarıkkaya’dan esen o meşhur rüzgarı öğrenecektik. Eve vardım, etrafıma bakındım, görünürde kimse yoktu, Adem uzandığı yerden seslendi, yok daha gelmedi, yüzümü indirdim ve kim yok! dedim uzatmadan odama geçtim, dinlenmeliydim. Yoğun bir gün geçirmiştim. Bir süre İskenderun ile Antakya lisesini kıyasladım, burada sınıfımı rahatlıkla geçebilecektim.

***

Okulumuzun açılışı mütevazi olmuştu, öyle Vali, Kaymakam, Milli Eğitim müdürü gibi gelen giden olmadı veya bunları çağıran olmadı, sade bir törenle açılış yapıldı. İkinci günün sabahında birer defter kalemle okula gittik, yolda gelirken sağa sola bakınarak aheste, aheste ilerliyorum, bugün yine okulun arka kapısından girdim, bir önceki güne göre sayımızda bir fazlalık gözlemlenmiyordu, ders ziliyle beraber sınıfa geçtik, Muhittin elindeki listeyle geldi, bazı arkadaşlar ayağa kalktı, tanıyanlar oralı olmadı, Muhittin renk vermedi, oturun arkadaşlar dedi hafiften gülüşmelere kulak asmadan, şimdi sınıfımızdaki arkadaşları tanıtacak ve numarasını okuyacağım, bundan böyle hocalar, bizlere numaramızla hitap edecekler, numaralarımızı okumaya başladı. Öncelikle kendinden başladı, Muhittin Uğur, o kişi benim ve sınıf mümessiliyim numaram (1) devam etti, adı okunan öğrenci oturduğu sıradan ayağa kalkacak ve kendini belli etmiş olacaktı.

1- Muhittin Uğur, 4- Sertaç Sürgit, 5- Şener Çeviker, 6- Ahmet Bakır, 9- Fahri Dikener, 3- Mehmet Özeren, …- Nihal Tekintuncer, 29- Yıldız Saraç, 13- Ömer Öztaş, 14- İrfan Günal, 15- Kemal Dönmez, 19- Hüseyin Yorulmaz, 20- Mehmet Demir, .21.- Yusuf Yaşar Yılmaz, …- Ertunç Varat, …- İhsan Küçüköztaş, …- İmadettin Taç, .27.- Necati Aksoy, …- Erkan Kenanoğlu, …- Süleyman Can, …- Abdurrahim Sabahoğlu, .69..- Mustafa Bulut, …- Zekeriye Avcıdemirel, .70.- Hüseyin Borazan, …- Ercan Atilla Kurt, …- Mithat Günaştı,67- Mehmet Barutçu, 68- Hayrettin Yılmaz, …- Remzi Dönmez, …- Mustafa Güllü, …- Cabbar Yetkin, …- Muammer Sümer, …- Rıdvan Çağlar, …- Şükrü Ekiz, …- Mehmet Tiftikçi …- Ali Kadem, …- Fevzi Şen, …- Nebahattin Polat …- Cenğiz Tiryaki, …- Vedat Köroğlu, …- Fuat Genç, …- Eşref Kafadar, …- Kısmet Altunay.

Okulun ilk günlerindeki katılımlarla birlikte sınıf tam bir “hababam sınıfına” dönüşmüştü, zaptet zaptedebilirsen.

Muhittin’in zorlandığı anlarda, birlikte hareket ediyor, gerekli ikazları Muhittin’e sahiplenerek gösteriyorduk. İdare, genellikle müdahale etmiyor topu Muhittin’e atıyordu. Hangi milli bayram olduğunu şimdi hatırlamıyorum bütün öğrenciler bayramlıklarını giymiş sıraya geçmiştik, okulun filamasını Nihal arkadaşımız, Türk bayrağını ise Muhittin taşıyacaktı, törene okul olarak katılmak için tam kadro ana cadde üzerinde sıralanmıştık. Daha sonra, sınıfın en başarılı öğrencisi olan İmadettin Taç yanında müdür muavini Mustafa hocayla geldiler ve bayrağı Muhittin’den alıp İmadettin arkadaşımıza verilmesine “olmaz öyle şey, tam törene giderken neden bayrak Muhittin’den alınıp diğer bir arkadaşa veriliyor”, diye itiraz ettik ve bayrağı Muhittin taşıyacak, yoksa üç kişiyle merasim alanına gidersiniz çıkışımıza, başta ben ve Muhittin sonra diğer kararsız ve tereddüt eden arkadaşlar da sıradan ayrılarak yanımıza geldi, müdür muavini Nihal ve İmadettin kalmıştı, müdür muavini ne yapacağını bilmez bir hâlde donup kalmıştı. Nihal arkadaşımız da filamayı İmadettine teslim ederek aramıza katılmasıyla geride orta yerde kalan İmadettin ve Mustafa hocanın imdadına Recep hocayla, Nevzat hoca yetişerek olaya el koydu, Nihal’la Muhittin’i çağırıp bayrak ve filamayı teslim ettiler, uzun boyluları ön tarafa, daha kısaları arka tarafa sıralayıp olayı çözmüş oldular. Bütün olup bitenleri sessizce okulun ön balkonundan seyreden müdürümüz Cemalettin hoca, Mustafa hocayı yanına çağırdı, müdür bizzat kendisi bize nezaret ederek bayram yerindeki yerimizi almıştık. Bu bizim ilk isyanımızdı, disipline topluca sevkedildik, bir daha tekerrür etmeyeceğimiz zapta geçirildi ve af edildik.

Bu arkadaşlarla okula başladık, aramızda birkaç arkadaş dışında genelde az çalışkan öğrencilerden kurulu bir topluluktuk.

Hoca kadrosu da şu isimlerden müteşekkildi:

Okul müdürümüz : Cemalettin Polatsoy, Müdür yardımcısı: Mustafa Nuri Yürekli

Hoca kadromuz: 1- İlhami Yamaçlı, 2- Recep Engin, 3- Nevzat Şener, 4- Sevim Memiş,  5- Yüksel Silahdaroğlu, 6- Hasan Akyürek,  7- Nevzat Aydüş, 8- Eralp Özsan, 9- Hayrettin Uğrasız, 10- Mefkure Gençoğlu.

Öğrenciler olarak çalışkanlar ve kendi halinde olanları ayırırsak, geri kalanlar uyum içerisinde hareket ediyorduk. Muhittin İdareyle olan ilişkimizi yürütüyor, teketek muhatap olmuyorduk. Hocaların yarısı yeni mezun olmuş, müdür ve yardımcısı tecrübeli kişilerdi, Spor dersimize gelen Hasan hoca lisenin de hocasıydı, Milli Savunma hocamız Deniz kuvvetlerinde görevli hakim subay. Sorunsuz bir eğitim görüyorduk, lisede okuduğumuz bazı derslerin yerine Ekonomi dersleri, Daktilo, stenografi derslerini görüyorduk. Yabancı dil olarak da Fransızca dersi vardı. Hocası Yüksel hanımdı, bende yabancı derslere karşı bir alerji oluşmuştu Ortaokuldan beri. Bunda babamın anlattığı bir olayın etkisi altında kalışımın rolü büyüktü diye düşünüyordum. Hatay ve havalisinin Türkiye topraklarına ilhâkından önce, Fransız egemenliğinin hüküm sürdüğü yıllarda, şimdi Suriye topraklarında kalan Harim kasabasındaki Fransız’lara karşı mücadele eden “Çete”lerden birinin başı olan kişi “Kızzıy” namıyla maruf olan amcamı, kendi çete üyelerinden birinin Fransız’lardan aldığı para karşılığında, namaz kılarken sırtına sıktığı kurşunlarla öldürüp, oradaki bir kör kuyuya atması hikayesinin etkisinin olduğu kanaatindeyim. Uzun yıllar amcamın ne ölüsüne ne de dirisine ulaşılamamış, ta ki çete mensuplarından birinin ailemize gelip kardaşınızı Hamam mevkiindeki dağdaki kuyuya felan çete mensubu namaz esnasında sırtından kurşunladığını, bu sırrı daha fazla taşıyamadığını ikrâr etmesiyle ortaya çıkmıştır. Aile üyeleri tarif edilen yere gitmiş ve kuyuya genç bir aile üyesinin beline bağlanan iple inerek kemiklerini, gümüş sigaralığını, çakmağını ve bir adet eğri uçlu Kamasını torbaya koyarak yukarı çekildiğini anlatmıştı. O gün bu gün yabancı işgal güçlere karşı bir alerjim oluşmuş, çoğu kez derse dahi iştirak etmemişimdir, bu tutumum bugün bile değişmemiştir, Fransızca hocamız Yüksel hanımla, benim dersine karşı lakayt kalışım, tutumumu değiştirmek için hiçbir gayret göstermeyişimi, işin aslını bilmediğinden, kendine karşıymışım gibi algılamasına neden olmuştu.

Diğer derslerle ve hocalarımızla sürtüşmemiz olmamış, okulda hoca öğrenci ilişkisi, dışarıda arkadaş ilişkimiz devam etmiştir. Geçen zaman içerisinde, arkadaşların çoğuyla sorunsuz bir ilişkimiz devam etmiş, birbirimizin derdi hepimizin derdi olmuş, sevinci hepimizin sevinci olmuştur, genelde derslerimize çalışıyor idare ediyorduk, görünüşe göre yıl sonunda fire vermeden sınıfımızı geçeceğiz. Şakalarımızı ve aşklarımızı birbirimize anlatır kah ağlar, kah güler olduk. Sevdiklerimize yazacağımız mektupların müellifi her zaman İrfan Günal nam-ı diğer Fıstık olmuştur. Bir gözü şehla olan kıza “ben bu ilhamı senin o muhteşem gözlerinden aldım” sözleriyle başladığı mektubu, okumadan kız arkadaşına veren arkadaşımıza, ikinci gün o mektubun parçalanmış haliyle suratına atılması hikayesini uzun süre unutmamıştık.

Hayri Yılmaz’ın kız arkadaşını çağırdığı ıslık melodisini çoğumuz bilirdik, benim konsoloslukların bahçelerine demirlerle çevrilmiş korkuluklarından içeriye atlayışım ve bir demet gül için herşeyi göze alışımı, dışarıda bana gözcülük yapan arkadaşların dün gece şu konsolosluğun bahçesinden Barutçu gül topladı, götürüp bu gülleri sevdiğine verdi hikayesini bilmeyen mi vardı, Özeren’in arap kızı için söylediği şarkının içeriğinin arapça küfürlerle dolu oluşunu, gidip bu şarkıyı kızın evlerinin önünde söylediğini ve kız tarafından kovalandığını sağır sultan bile duymuştu. Özeren’in yanıp tutuştuğu Cahide uğruna Arapça öğrenmek için bana yalvarışlarını, bana bunun için evde annesine özel yemek yaptırması karşılığında benim “ene bi hibbik Cahide” ben seni seviyorum Cahide sözlerini öğrettiğimi, toplu olarak bu sözleri yüksek sesle söylememizi bilmeyen mi var. Cengiz Tiryaki’nin oturduğu evin kızıyla olan gizli ilişkisini ortaya çıkaran Vedat’a hücum etmesi, arkadaşların mizah konularından biridir. Bir dönemi böyle geçirmiştik, sene sonunda karneler dağıtılırken endişelilerden biri de bendim, Fransız’ca dersinden geçer not almam imkansız gibiydi. Bu sorunu her yerde arkamızda duran Muhittin çözmüştü, şeytan tüyü vardı Muhittin de allem kallem etmiş Yüksel hocayı ikna etmiş, Recep hocanın da desteğiyle geçer notunu koparmışlardı. O yıl sınıfı geçmiştim, ikmale bile kalan olmamıştı, ellerimizde karnelerle okulun bahçesinde toplandık, İskenderun’da ikamet etmeyenler birbirimizle kucaklaştık, vedalaştık. Muhittin, ne yapmayı düşünüyorsun diye sordu, odayı boşaltmayacağım, seneye oda arama, eşyaları Reyhanlı’ya götürüp geri getirmeyi göze alamam, Muhittin, tek sebep bu mu? tabi ki hayır, arada bir gelir birkaç gün kalırım dedim, hem seni de görmüş olurum deyişime gülerek öyle ya diye cevap verdi, ayrılırken komşu kızından izin alabilirsen akşama doğru gel de kordonda volta atarız diyerek ayrıldık.

***

Sınıfı geçmiştim, üstüne üstlük bayağı bir popüler de olmuştum. Çok arkadaş edinmiş, çoğu tarafından benimsenmiş ve sevilmiştim. Yapım itibariyle arkadaş canlısı, fedâkar biri olarak biliniyor olmak beni son derece mutlu kılıyordu. Kendimle iftihar ediyordum, Reyhanlı varoşundan çıkmış, İskenderun gibi bir şehrin lisesinde okuyabilen, dokuz çocuklu bir ailenin çocuğu olarak az buz değildi. Okumak için verdiğim mücadele de yabana atılacak cinsten değildi. Evet çalışkan ve başarılı bir yıl geçirmemiştim, bunun bilinci içindeydim, bu yıl belki çoğu arkadaşlar için öyleydi, aramızda süper arkadaşlar da vardı, İmadettin Taç, Ertunç Varat, Sabahoğlu, Süleyman Can, Muhittin Uğur, Necati Aksoy ilk aklıma gelenlerdi, durumu idare edenler çoğunluktaydı, Trigometri diye bir dersimiz vardı Nevzat Şener hocamızın dersi, her öğrencinin altından kalkacağı bir ders değildi, bunun yanında çok basit gelen Ekonomi ile ilğili dersler de vardı doğal olarak, zannımca bu geçtiğimiz yıl okulun tanıtım yılıydı, cezbetmek ve öğrenci sayısını çoğaltmak için toptan ve hoptan bize sınıf atlatmışlardı. Nitekim bu politikaları işe yaramış olmalı ki, okula müracaat ikinci yıl patlama yapmıştı. Tek sınıflı okulun tam karşı tarafında denize nazır iki katlı bir bina kiralanarak okula çevrilmiş böylece sınıf sayısı doğal olarak da öğrenci sayısı çoğaltılmıştı.

Eve geldiğimde acıktığımın farkına vardım, öyle ya sabah doğru dürüst birşey yememiştim, eve biran önce yetişmek için aceleyle gelişim lokantaya gitmemi unutturmuştu bana, Ayşe’yle uzaktan uzağa bakışmamız göze batmış, masum ilişkimiz sezilmiş, foyamız ortaya çıkmış avluda oturanların ağzına sakız olmuştuk. Dört aya yakın geçen zaman içerisinde okuldan çıkıp acele eve geliyordum. Evden dışarıya çok az çıkıyordum, Ayşe’yle ilişkimiz uzaktan uzağa gözgöze bakışmak, zaman zaman da elele tutuşup Ayşe’yi okuluna bırakmanın ötesini geçmiyordu. Aramızdaki bu masum ilişkiyi annesinin bildiğini tahmin ediyordum. Bu arada Hacı duymasın diye dua ediyordum, bir an önce hacıyla görüşmeliydim, kalktım ekmek ve yumurta alma bahanesiyle hacının yanına gitmeye karar verdim, elime bakır tas’ı da aldım bazen hacıda köy yoğurdu bulunuyordu. Karşıdaki daracık aralık yoldan hacıya gitmek için hamle yaptım, Ayşe okuldan gelmiş eve geçiyordu, orta yerde gözgöze geldik, elim ayağım birbirine dolaşmıştı, daracık yol iki kişinin yanyana geçmesi için müsait değildi. Öylece donduk kaldık, ne yaptın sınıfı geçtin mi sorusuna evet diyebildim, sen ne yaptın deyişime bende sınıfımı geçtim cevabıyla beraber kutlamak için elimi uzattım, Ayşe, dar yolda yanağını uzattı, birbirimize sarıldık, bitişiğimde oturanlardan genç olanının sesiyle kendimize geldik; Rukiye teyze, nasılsın buyur bir kahve içelim demesi, artık ayrılın Ayşe’nin annesi sizi yakalamak üzere anlamını taşıdığının farkına vardık, iki uzun adımla köşeyi dönmüştüm, Ayşe birşey olmamış gibi yürüdü gitti, annesini görünce de boynuna sarıldı, karnesini uzattı. Hacı emmi yoğurdun varsa şu tasa biraz doldur, üç yumurta bir ekmek diye sıraladım, hacı okul ne oldu okul diye sordu, sınıfı geçtim hacı emmi ver de elini öpeyim deyip eline sarılmamla öpüp başıma götürmem bir oldu. Aferin, aferin el öpenlerin çok olsun derdemez, hacı emmi ben odayı boşaltmayacağım, burası bana uğurlu geldi, sizin sayenizde sınıfı da geçtim, her ay gelir kiramı öderim deyince, yumuşak bir sesle haydi hayırlısı öyle olsun bakalım diye cevapladı, yırttın oğlum Barutçu işin iş, diye geçirdim içimden. Odama dönerken göbek atıyordum, çeşmenin başında komşu genç kadın, Ayşe ve annesi durmuş konuşuyorlardı, benim Ayşe’ye “ne yaptın sınıfını geçtin inşaallah” diye sormam aklım sıra daha yeni karşılaştığımızın ispatıymış anlamına geliyordu ve bunu anasına yutturduğumu sanıyordum. Ayşe “Tabiki geçtim siz ne yaptınız Mehmet abi” diye hınzır hınzır sorunca, ben de sınıfımı geçtim dedim, komşu kadın ve Ayşe’nin annesi hayırladılar, özellikle komşu genç kadın öyle bir hayırladı ki, ben olmasan ikinizde yakalanacaktınız der gibiydi.

Ayşe elimden yoğurt tasını aldı, iki adım ötedeki odama elimden düşüp dökülmesin bahanesiyle götürüp masaya bırakacaktı, ardısıra geçtim, odan da pek güzelmiş dedi, fısıltı bir sesle, “bir de sen olsan yanımda daha da güzel olacak” dedim. Yoğurt, yumurta ve ekmek masada yanyana duruyordu canım yemek yapmak istemiyordu, doymuştum. Kapım pencerem açık vaziyette ceket hariç okul kıyafetimle upuzun yatağa uzanmıştım, günüm gözlerimin önünden filim şeridi gibi akıp gidiyordu, yetmedi bir daha, bir daha ayni şerit geçişini devam ettirdim. Kalkmalıydım, Muhittin’den ültimatom gibi bir emir almıştım, Ayşe’den izin alabilirsen gel demişti gitmemezlik olmazdı, açlığım geldi aklıma yumurtayı tereyağıyla pişirdim, ayran yaptım yemeğimi yedim, bir bardak daha ayran içtim, üstümü çıkardım, kapının önündeki çeşmede serinlemek için üstümü ıslatıncaya kadar yüzüme su serptim, Adem öteden bağırıyordu, yeter yeter, şimdi itfaiyeye haber salacaģım seni ancak o söndürür, diye seslendi, iyi olur Adem, yananı allah görürmüş, ben yanmayım da kim yansın dedim, şaşırıp kalmıştı. Adem’in cevap vermesine meydan vermeden odama döndüm kapıyı kapattım, pencere açık cibinliğin içine girdim gözüm karşı pencerede, aklım bir karış havada dalıp gitmişim, kalktığımda saate baktım biraz geçikmiştim ama zararı yok diyerek aheste aheste giyindim, gürültüyle odanın kapısını kapatırken Ayşe pencereden işaretle nereye diye sordu, Muhittin’le buluşacağız diye fısıldadım, Adem’in işi güçü yok devamlı bizi dikizliyordu, haydi Barutçu güle güle, gelirken soğuk gazoz getir dedi, el salladım hızla oradan ayrıldım. Adem’e sus payı olarak gazoz getireceksem bu işi yürümez diye geçti aklımdan.

Muhittin terzihanede beni bekliyordu, gelir gelmez çıkalım dedi, oradan Kenanoğlu’na uğradık biraz mavra dinledik, birer gazoz içtik. Kenanoğlu’nun babasına ait bir oteli vardı, bitpazarına yakın, babası polis emeklisiydi, Kenanoğlu’na göreyse emniyet müdürlüğünden emekliydi, bir yalan söylerdi duyan duymayan inanırdı, Muhittin, bir gazoza bu kadar mavra yeter diyerek çıktık, arkamızdan akşama gelin size rakı kebap ziyafeti çekerim deyince Muhittin bekle geleceğiz diyerek oradan ayrıldık yolumuzun üstündeki Hayri Yılmaz’lara ait bir “han” vardı oraya geçtik, hanın girişinde küçücük bir odada Hayri oturmuş, köylerinden atıyla, katırıyla şehre köy mamulleri getiren köylülerin hayvanlarını bağlayıp yemlerini, sularını verdikleri bir handı bu. Hayri’nin okul harçlığı buradan çıkardı. Ailesinin oturduğu ev çok büyük, çok odalı bir yapıydı, aslen Suriye’li zenğin bir aileydi, abileri ticaretle iştiğal eder, bir abisinin büyükçe nalburiye dükkanı vardı, ne ararsan bulunur cinsinden bir dükkandı. Biraz oturduk handan gelen kokudan rahatsız olunca kalktık, Hayri bekleyin bende geliyorum diyerek hanın bekçisini çağırdı, günlük hasılatı aldı cebine indirdi. Muhittin, haydı kefereyi de alalım, sahilde turlarız deyince okulun bitişigindeki Mehmet Özeren’e uğradık, Mehmet’in aramızdaki lakabı “kefere” idi, bu lakabı kim neden yakıştırdığını bilmiyordum. Hayri seslendi, uzun boyuyla çevre duvarıyla çevrili evlerinden “geliyorum” demesiyle ayakkabısının tekini dışarıda giydi. Gören de bizi tetikte bekliyor sanır. O beyler baskın mı var dedi, beni görünce boynuma sarılmadan yapamazdı, Muhittin’in bir lakabı da “ağa”ydı, eli açık, gönlü boldu, yemez yedirir, giymez giydirir cinsinden bir ağa. Amcası Selami ve terzihanede çalışanın hepsi ağa diye seslenirlerdi. Ağa, Hayri bize ziyafet çekecekmiş, Barutçu’nun şerefine deyince Hayri vallahi de billahi de bugün herşey benden, buyrun deyince önce sahilin yolunu tuttuk, ne zaman Reyhanlı’ya geçeceğimi sordular, zamanı yok şimdilik burdayım, ev sahibiyle konuştum seneye de odayı tuttum, eşyalar odada kalacak sık sık gelip gideceğim deyince, ağa sıkıysa gelme, vallahi gelmezsen gözü kara Ayşe atlar arkandan gelir Reyhanlı’ya demesiyle makaraları koyverdik, gülmekten karnımız ağrıdı. Sahilde bir çayhanede oturduk, hem çay içiyor hem laflıyorduk, birden başuçumuzda Recep hoca durmuş bize bakıyordu, ağa, gel gel bugün hepimiz Hayri’nin davetlisiyiz sende bize katıl dedi, Recep alman usulü yapalım deyince Hayri israr etti bugün Barutçu’nun şerefine her şey benden deyince kalktık, içkili bir kebapçıya gittik. Bir yandan kebaplarımızı yiyor, bir yandan şerefe bardak tokuşturuyorduk, gırgır, şamata gırla gidiyordu, baktım ağa ağır gidiyor, ne oluyoruz gibisinden bakınca sen keyfine bak der gibi göz kırptı, aklımıza ne geliyorsa anlatıp gülüyorduk, İnce Memet tutturdu şarkı söyleyeceğim diye, hepimiz biliyorduk ki sesi güzel değil karga sesi gibi, ama Memet şarkıya başlamıştı bile, “Bir rüzgardır, gelip geçer sanmıştım. Meğer başımda esen kasırgaymış sevgilim sevgilim” derdemez alkışladık, Recep ben de bu şarkıyı çok severim dedi, günümüzün şarkısı olarak bunu seçtik, Muhittin’in hadi beyler içkiler fondip diyerek bardak tokuşturduk herkes bardağındaki rakıyı içti, Hayri kasaya gitti hesabı ödedi geldi, hepimiz teşekkür ettik, İnce Memet, yarın balık meyhanesinde rakılar benden deyince lokantanın önünde kendisini alkışladık. Güzel, nezih bir gece geçirmiştik, sahilde birer kahve içtik, kalktık dağıldık, ağa bütün geceyi bir bardak rakı içerek tamamlamış beni eve kadar getirmişti, odanın kapısını açtı, hacı sesini duymasın, hele içkili olduğunu bilmesin vallahi odayı sana vermez, efendi gibi uyu diyerek gitti.

DEVAM EDECEK

 

Mehmet Barutçu son yazıları (Hepsini Gör)
1

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Sandık Yarası – Şehriban Tuğrul (Sesli Öykü)

Sesli Öykü

Bir cevap yazın