Bekir Efe Neşet Gökoğlan

Neşet Gökoğlan’ın BEKİR EFE öyküsü Yazı Dükkanı Akademisi 1.Ulusal Öykü Yarışması’nda YDA022 kodu ile yarıştı.

Horuz Köyü, ulu bir dağın kuzey yamacında, dere kenarına kurulmuştu. Dağdan gelen gür, köpüklü, buz gibi soğuk suların sürüklediği dere, Horuz’un içinden geçerdi. İnsanlar, 40-50 hanelik köyde, tek katlı, toprak damlı evlerde yaşarlardı. Doğada meşe ve taze çalı bol olduğundan, geçimlerini hayvancılıkla sağlarlardı.
Kurtuluş Savaşı yeni bitmişti. Tüm ülkedeki insanların çilesiyle, Horuzlu’da yaşayanların çilesi de ortaktı. Yoksulluk, salgın hastalıklar, ulaşım için yol eksikliği, toprağı işleyecek araç – gereç yokluğunun üstüne; aşiret düzeni, ağa, şeyh, sahte din adamları egemenliği hüküm sürüyordu.
Savaşta yetişkin erkeklerin çoğu ölmüştü. Köylerde çocuk ve savaştan gazi olarak dönen sakat erkekler vardı. Saltanat döneminin uygulamaları olan arazi ve hayvan vergileri, köylüyü bezdirmişti. Ellerinde güç ve para olan ağalar, beyler, şeyhler, din adamları; Cumhuriyet sonrasında da çıkarlarını korumayı bilmişler, hükümetlere sokularak, yandaşlık ederek, halkla Devlet’in arasına girmişlerdi.
Hastalıkları, üfürükçüler tedavi ediyordu (!) Gücünün üstünde vergiye tabi kılınan köylüler, kendi mallarının hırsızlığını yapıyor, sürülerini sarp kayaların ya da orman içlerinin kuytu yerlerinde gizleyerek, vergiden kurtulmaya çalışıyorlardı.
Köy ağaları, güçlerini adaletle, paylaşımla değil; şiddetle ve insanları hor görüp, ezmekle kanıtlıyorlardı. İnsanların beyninde, “çocuk babasız olsa da büyür ama köy ağasız olmaz” algısı pekiştirilmişti. Ağalar, toprağı olmayan yoksulları ve güçsüzleri köle gibi kullanmaktan zevk alırdı.
Ağalar, beyler köylüyü ezim ezim eziyordu.
*
Horuz köyünün gençlerinden Bekir, üç yaşında yetim kalmıştı. Annesiyle 4 ya da 5 yıllık evli olan babasının askerlik celbi, bir akşam üzeri gelmiş, ne için, nerede yapıldığı bilinmeyen bir savaşta da yitip gitmişti. Bekir’in ailesi, Horuzluların çoğu gibi yoksuldu. Emine anne de Bekir’in kardeşine hamileydi. Doğan çocuk, babanın acısını bir parça unutturdu. Adını Hasan Hüseyin koydular. Bekir ve kardeşi, köydeki çoğu çocuk gibi yokluk içinde yaşadılar. Yaz – kış, kıçlarında doğru dürüst şalvar, ayaklarında ayakkabı olmadan, yamalı giysilerle büyüdüler.
Horuz’da, üretim bereketsiz ve yetersizdi. Kaldırılan ürün, ev ahalisinin ve besledikleri hayvanların ihtiyacına yetmediği gibi, erkenden biterdi. Ağalardan alınan ödünç ürünlerin bedeli, karşılıksız işçilik olurdu.
Bekir büyüdü ve evine destek olmaya başladı. Oğlak çobanlığı yapıyordu. Delikanlıydı. Genç irisi olmuştu. Güçlü, geniş omuzlu, orta boylu bir Anadolu delikanlısıydı. Atak, yılmaz bir yapısı vardı. Arkadaşları arasında söz sahibiydi. Haksızlığa karşı direnirdi. Bu haliyle, köyün ağası Mehmet’in dikkatini ve tepkisini çekmeye başladı.
Mehmet Ağa, ince, zayıf, uzun boylu biriydi. Dağdaki eşkıyalarla işbirliği içinde olduğu, eşkıyaların çaldığı para ve eşyaları sakladığı, dağda öldürülen eşkıyaların bazılarının edindiği servetlere de el koyduğu söylenirdi.
Mehmet Ağa Bekir’i her gördüğü yerde aşağılamaya çalışıp, öfkelendirecek sözler sarf etmeye başladı. Asıl korkusu Bekir’in davranışlarının, köyün diğer gençleri arasında da yaygınlaşmasıydı. Bu endişeleri, nedensiz biçimde, “yılanın başını küçükken ezmek gerekir” düşüncesine dönüştü. Mehmet Ağa’nın sataşmaları ölçüsünü artırınca, Bekir’in tepkileri de sertleşti. Varsılla yoksul arasındaki düşmanlık tohumları, çatışmayla filizlendi, boy verdi. Bekir’in, evinin önünden, art niyet taşımadan ıslık çalarak geçmesini fırsat bilen Mehmet Ağa, bu davranışı kendisine karşı yapılmış terbiyesizlik olarak değerlendirip, Bekir’in üstüne yürüyünce, Bekir geri adım atmadı. Çevredekilerin araya girmesiyle, kavga önlendi ama Mehmet Ağa ile Bekir arasındaki restleşmeler devam etti.
*
Mehmet Ağa varsıldı. Altınlarının sayısı dilden dile dolaşmaktaydı. Bekir’in kendi ailesinin hayvanı olmamasına rağmen, köydeki birkaç ailenin hayvanlarından oluşan sürüye çobanlık yapmakta, mertliği ve dürüst karakteriyle, çevresinin sevgisini, akranlarının saygısını kazanmaktaydı.
Kendisi küçük yaştayken ölen babasının samimi arkadaşlarından birinin, komşu Değirmen Köyü’nde yaşadığını ve berberlik yaptığını öğrendiğini, bunun kendisi için bir şans olduğunu düşünmeye başlamıştı.
Mehmet Ağa’nın altınlarıyla ilgili söylenti çoğaldıkça, dağdaki bir kısım eşkıyanın ağzının suyu akmaya başladı. Mehmet Ağa, komşu köydeki bir düğünde eğlenirken, köydeki evini eşkıyalar bastı. Mehmet Ağa, altınlarını açıkta bırakmamış, pekmez küplerinin dibine saklamıştı. Eşkıyalar dağa, elleri boş döndü.
*
Bekir’e düşmanlığı hastalık derecesine varan Mehmet Ağa, “Dağdaki eşkıyalara beni hedef gösterdi, bu eşkıya baskınının ardında Bekir var” karalama yaparak, durumdan yararlanmaya çalıştı. Paralı adamları da Bekir’i hedef gösterdi.
Düşman ikili arasındaki gerilim yükselmiş, tam kıyamet kopacakken, Bekir’in askerlik pusulası gelmişti. Anasını, yakından tanıdığı kişilere emanet eden Bekir, Burdur’a vatani görevini yapmaya gitti.
Burdur’dan Horuz köyüne vasıta yoktu, yay yürüyüşle iki günlük yoldu. Mehmet Ağa, Bekir’in yokluğuyla korkularını unuttu. Bekir, askerliğinin sekizinci ayında, komutanından 4 günlük Bayram tatili izni alarak, köyüne doğru yürüyerek gitmeye başladı. Dört günün üçü yürüyerek yolda geçecek, Bekir ailesiyle ve anasıyla sadece bir gün birlikte olabilecekti. Mevsim yaz sonuydu. Yollara gördüğü tek tük kişilere sorarak, kendi köyüne kısa sürede ulaşmaya çalışıyordu.
Bölgede, Osmanlı artığı işler devam etmekteydi. O bölgede de Osmanlı’nın topraklarına katılan Hamitoğlu Beyliği’nin varislerinden Polat Paşa’nın oğlu Çelik Paşa uzun süredir hüküm sürmekteydi. Zamanında Devletle ilgili görevleri yerine getirmekle yetkili kılınmış, yetkisini kötüye ve kendi çıkarları için kullanmıştı. Bu yüzden haksız yere toprakları sahipleniyor, asker ve cezaevi kaçaklarını arazilerinde karın tokluğuna çalıştırıyordu.
Bekir Burdur’dan yürümeye başlamasının kırkıncı kilometresinde, bu bölgenin merkezi Yarışlı köyüne varmıştı. Yarışlı Köyü de Hamitoğlu Beyliği’nin kontrolündeydi. Beyliğin varisi Adil Ağa’ydı. Ağa’nın Yarışlı köyündeki temsilcisi Saim Bey, kompleksli, kibirli, eğitimsiz bir egemendi. Kendisine selam vereni, “sen kim oluyorsun da bana selam veriyorsun” diye; selam vermeyeni ise “sen nasıl hadsizsin de bana selam vermiyorsun” diye adamlarına ölesiye dövdüren bir psikopat örneğiydi..
Bekir, köyüne gitmek üzere Yarışlı’dan geçerken, talihsizlik sonucu, Saim Bey ile karşılaştı. Saim Bey, resmi elbisesine bakarak, Bekir’i asker kaçağı sandı ve çiftliğinde çalıştırmayı planladı. Bu düşünceyle ve sertçe, “hey asker buraya gel” diye bağırdı. Bekir iyi niyetle çağırıldığını düşünerek, nezaketle teklifi reddetti ve “gelemem beyim, gideceğim yer uzak” dedi. Saim Bey, ısrarla, “gel diyorum sana” diye bağırdı.
Bekir, “beyim daha çok yolum var, anamı özledim, izin ver yoluma devam edeyim” deyince, Saim Bey yanındaki adamlarına “şu herifi tutun getirin” diye emretti.
İşin ciddiyetini hala fark etmeyen Bekir, bakınırken, Saim Bey’in adamlarını çevresini sarıp, Bekir’i sürüklemeye başladılar. Bekir, adamların elinden kurtulunca, Saim Bey bu defa da azılı köpeğinin zincirini boşalttı ve Bekir’in üstüne saldı. Köpeğin yardımıyla Bekir tekrar yakalandı, öldüresiye dövüldü, “öldü” sanılarak, yol kenarına bırakıldı.
Saim Bey, baygın yatan Bekir’in yanına gelip, körüklü çizmesiyle ve öfkeyle tekme atarak, “şimdi kim olduğumu öğrendin mi” diyerek, öfkesini iyice kustu.
*
Sıcak güneş altında ne kadar kaldığını bilmeyen Bekir, her yanı ağrılar içinde kendine gelip, bir süre çaresizce oturdu.. Köyüne gitmek mecburiyetindeydi. Zorlukla, morarmış ayaklarını sürüye sürüye yoluna devam edip, köyüne, evine vardı. Anası oğluna sarıldı, feryat figan yaralarına merhem sürdü. Bekir iki gün, kimseye görünmeden evinde kaldı. Yaraları geçti ama öfkesi birikti. İzin süresinin biteceği gün, sabah erkenden kalkıp, farklı yollardan giderek, birliğine ulaştı.
Başından geçenleri sadece yakın arkadaşı Çamelili Mustafa’ya anlattı. Mustafa’ya, “bana yapılanın intikamını almak boynumun borcu” diyerek, bunu sıkça tekrarlamaya başladı.
Askerliğini yakıp, kaçacağını ve adını bile bilmediği Beyi öldüreceğini söylediğinde, Mustafa, “bırak kardeşim Allahın’dan bulsun, yapma başını belaya sokma” diye nasihat etti.
Bekir kararlı olduğunu, bu konuda büyük yemin ettiğini söyleyince, “sen bilirsin. Sıkıntıya düşersen, izini kaybettirmek için bizim köye git” dedi. Aynaya her baktığında, yüzünde kalan yara izleri öfkesini arttırıyordu. Artık sadece kendi adına değil, ezilen, horlanan, haksız yere hakaret işiten ve dayak yiyenler için de bir kavga başlatmaya kararlıydı.
Beyninde, Saim Bey’den öcünü alma düşüncesi kıvrım kıvrım kıvranıyordu.
Dayak yediği, kendi köyünde duyulursa, o güne kadar biriktirdiği saygıyı kaybedecekti. ‘Haksızlığa karşı çıkmalı, yediğim dayağın öcünü almalı, çevremdeki itibarımı korumalıyım’ diye düşünüyordu.
Firar edeceği zaman gelip çatmıştı. Bunun için, gece yarısını seçti. Mustafa yardımcı oldu. Bekir nöbetteyken, kendi için en iyi silahı ve bolca mermiyi seçti. Saim Bey için duyduğu kin, vatan görevinden bile baskın çıkmıştı.
İntikam yoluna düştü. Burdur Gölü yanından, açığa fazla çıkmadan ilerliyordu. Sabah oldu. Biraz dinlendi, yeniden yola koyuldu. Saat 10’a doğru, uzaklardan önce bir toz bulutu, sonra da bir atlı göründü. Siper alarak, beklemeye başladı. Bir yandan da atlının kim olabileceğini düşünüyordu. Atlı çok hızlı geliyor, Bekir, gözlerini kısarak, kim olduğunu anlamaya çalışıyordu. Görme mesafesinde, atın üstündekinin Saim Bey olduğunu şaşkınlıkla fark etti. “Hey Büyük Allahım! Aradığımı ayağıma getirdin, sana binlerce şükür olsun” diye kısık sesle konuştu. Elindeki silahı hazırladı, yolun ortasına dikildi. Saim Beyle arasında 15-20 metre kalmıştı. Sıktığı ilk mermiyle, Saim Bey attan yuvarlandı. Bekir biraz bekledi, sonra yavaş yavaş vurduğu adama yaklaştı. Saim Bey ölmemişti. Gözlerini Bekir’e dikmiş, korkudan ve acıdan, sesini çıkaramadan Bekir’in gözlerine bakıyordu. Gözlerinde yakaran bir ifade vardı. Düşerken, cebindeki çüzdan da kenara savrulmuştu. Bekir, “cüzdana dokunmayayım. Alsam, para için öldürdüğümü düşünürler. Adım eşkıyaya çıkar” şeklinde düşünerek, cüzdana dokunmadı. Saim Bey’in köstekli gümüş zincirli saatini aldı, sonra Saim Bey’i tekmelerken, bir yandan da söylendi: “Suçsuz, günahsız yolcuları hiç sebepsiz adamlarına dövdürüyorsun. Günahlarının bedelini ödemen için, ayağıma kadar geldin. Haydi cehenneme kadar yolun var.”
Bekir, Saim Bey’in can vermesini beklerken, O’nu yanına kadar getiren ve silah sesinden ürken atı, geldiği yoldan geri dönerek, dörtnala uzaklaştı.
Çiftlikteki işçiler, atın soluyarak büyük kapıdan girdiğini görünce şaşırdılar. Saim Bey’in başına bir hal geldiğini anlayıp, onu aramaya çıtılar. Burdur Gölü yakınlarında, Aktaş Kahveleri denilen yerde cesedini buldular. İçlerinden birisi de jandarmaya haber verdi. Saim Bey’in, Burdur’daki akrabalarına da haber uçuruldu.
*
Bekir’in birliğinden firar ettiği kısa zamanda anlaşıldı. Saim Bey’in akrabalarının şikayeti ile, Bekir’in askerden kaçışı ucuca getirildi. Çiftlikteki işçiler, daha önceki dayak olayını anlatınca, zanlının Bekir olduğuna karar verildi. Saim Bey’in yakınlarından biri zaten jandarmada yetkili bir komutandı. Bütün gücüyle Bekir’i aramaya, aratmaya başladı. Kalabalık bir jandarma gurubu ile Bekir’in Hozum köyündeki evine baskın yapıldı. Köy didik didik arandı, Bekir’in annesi başta olmak üzere, tüm yakınları sıra dayağından geçirildi.
Bekir, yakınlardaki ormanda gizleniyor, köyündeki olan bitenden haber alıyordu. Çok üzgün ve öfkeliydi. Elinden bir şey gelmiyor, özellikle anasına yapılan baskılara ve işkenceye isyan ediyordu.
Horuz köyüne belli aralıklarla jandarma baskınları devam etti. Mehmet Ağa, olanı biteni zevkle izliyordu.
Bekir, izini kaybettirmek için, arkadaşı Mustafa’nın köyüne gitmeye karar verdi. İki günlük yaya yolculuktan sonra, Tahtalı denen yere ulaştı. Burası orman içi köydü ve evler birbirine uzak aralıklarla yapılmıştı.
İlk karşılaştığı kişiye, “Mustafaların evi nerede” diye sordu. Adam önce tanımadı, “Burdur’da askerlik yapan Mustafa” deyince, tanıdı veliyle işaret ederek, “şu yukarıdaki en son ev, onlarındır” dedi.
Bekir eve ulaştı. Kapıyı çaldı. Yaşlıca sakallı biri kapıyı açtı, “buyurun” dedi. “Ben Mustafa’nın asker arkadaşıyım. Selam getirdim. İstemeden elimi kana buladım, birini öldürdüm. Aranıyorum. Mustafa beni sizin koruyacağınızı söylemişti” dedi.
Yaşlı adam sessizce Bekir’i içeri aldı. Bekir yorgundu, hemen bir kenara kıvrılıp, uyudu. Öğleye doğru uyandı. Yaşlı adam başında bekliyordu.
Bekir, “Hacı Amca, ben asker kaçağıyım hem de katilim. Buraya geldiğimi kimse görmedi. Beni saklayabildiğin kadar sakla” diyerek, başından geçenleri bütün ayrıntılarıyla anlattı.
Yaşlı adam sakin şekilde, “Tamam oğlum, emin ellerdesin, rahat ol” dedi.
Bekir’i köydekilere misafir olarak tanıttılar. Zamanla çevre edindi, arkadaşı Mustafa’nın terhis olmasını beklemeye başladı.
5-6 ay sonra, sanki hep Tahtalı’da yaşamış gibi kabul gördü. 4 ay sonra da Mustafa terhis olup, geldi.
Bekir, iyi karakteri, güvenilir hali, yardım severliği ve çalışkanlığıyla Tahtalı Köyü’nün sevilen bir insanı oldu. Mustafa’nın dayısının kızı ile evlendi. Boş bir samanlığı oda haline getirip, kendine ve karısına küçük bir yuva kurdu.
Tahtalı köylüleri ona Bekir Efe adını takmıştı. Tüm köylü bazen amelelik bazen ustalık yapan Bekir Efe’yi sever olmuştu. Sözü dinleniyor, kararlarına saygı duyuluyordu.
*
Bekir rahat olmasına rağmen, köyünü ve anasını unutamıyordu. Bir sabah kayınbiraderi Ömer’e rica etti: “Bizim köye git, açık vermeden anamın misafiri ol. Köyden bana haber getir. Jandarma’nın baskısı devam ediyor mu, sor.”
Ömer, eniştesini kırmadı. Horuz köyüne gitti. Mehmet Ağa’nın misafir odasında ağırlandı. Ömer, Mehmet Ağa’nın durumunu ve niyetini de öğrenmek istiyordu. Akşam yemeğinden sonra Mehmet Ağa geldi, hoş geldin faslından sonra sohbet başladı. Söz bir ara Bekir’e geldi, Ağa hiç eksilmeyen kötü duygularla, Bekir için kin kustu, “mutlaka yakalanacak. O’nun için vur emri çıktı. Görüldüğü yerde kurşunu yiyecektir” diye konuştu. Ömer’in Bekir’e olan yakınlığını bilmiyordu.
Ömer sabah erkenden Bekir’in anası Emine ninenin evine gitti. Bekir’in selamını söyledi, durumunu anlattı, merak etmemesini, oğlunun evlendiğini ve iyi olduğunu belirtti.
Emine nine, “oğlum Ömer, Bekir’e söyle, biz rahatız. Jandarma baskısı bitti. O da biraz daha sabretsin ki olanlar unutulsun” dedi.
Ömer gün doğumuna yakın Horuz’dan ayrılıp, Tahtalı’ya döndü, gördüklerini, duyduklarını Bekir’e anlattı.
*
Ömer’in Horuz’u ziyaretinden bir süre sonra, Bekir’in özlemi yine arttı. Eşine durumunu anlatarak, bir sabah erkenden yola düştü. Yürüyerek gidiyordu. Geceyi Horuz’a yakın Uçarı köyünün misafir odasında geçirdi. Ertesi gün, akşam üzeri kendi köyüne vardı, anasının kapısını çaldı. İçerden anasının tedirginlikle, “kim o” dediğini duyunca, “benim ana ben” diye fısıldadı.
Ana oğlun buluşması çok dokunaklı oldu. Bekir, anasının iki eline sarılmış, öpüyor da öpüyordu. Anası korkuyla, “oğlum niye geldin, ölüm emrin verilmiş, görüldüğün yerde vuracaklarmış” sözlerine, anasına sarılarak, “ana seni çok özledim. Kimseye gözükmeden birkaç gün kalıp, döneceğim. Orada da karım ve çocuklarım var. Onlar da beni merak ederler” dedi.
Bekir’in ailesinden kardeşleri, yeğenleri, yengeleri duyar. Sır saklanamaz. Köylüler birbiri ile ilişkilidir çünkü. Mehmet Ağa da haberi duyar. Hemen en yakındaki jandarma karakolun haber uçurur. Jandarma köyü basar ama Bekir de hazırlıklıdır. Evden eve, köyün en ucundaki halasının evine varır. Oradan da yandaki çalılıkların arasından sürünerek ormana ulaşır ve ortadan kaybolur.
Jandarmaların eli boş kalınca, komutanları Bekir’in bütün yakınları köy meydanına toplattırıp, sıra dayağından geçirtir. Özellikle Bekir’in anasını o kadar çok döverler ki yerden kalkamaz hale getirirler. Bekir’in küçük kardeşi Hasan Ali de en fazla dayak yiyenlerdendi.
*
Bekir’in yaşamla arasına jandarma silahlarından çıkacak bir mermi durmaktadır. Horuz’daki ailesi için ise jandarma dipçiği, rutin hal almıştı.
Bekir için Tahtalı Köyü’nde kalmak tehlikeli olmaya başlamıştı. Karısını yanına alıp, güvenilir bir yer bulmak üzere, yaya olarak yola düşer.
Garip ve çaresiz iki yolcu, yürüyüş boyunca temkinliydi.. Görünür yerlerde kalmıyorlar, geride bıraktıkları izleri silerek ilerliyorlardı.
Bir süre sonra karısı, köyünün, ailesinin ve çocuklarının özlemine dayanamayarak, geri dönmek istedi. Bekir’den izin alarak, geldiği yollardan, daha büyük çile ve sıkıntılarla köyüne döndü. Kaçak, artık yalnız ve çaresizdi. Aklında Değirmen köyündeki Değirmenci Mehmet’e sığınmak vardı. Değirmenci Mehmet aslında seyyar berberdi. Elinde berber çantası ile, traş olmak isteyenlere ulaşırdı. Çantasında traş sabunu, traş tası, makas ve ustura bulundururdu. Kendi babası ile Mehmet’in babası geçmişte yakın dostluk kurmuşlardır. Bekir’le Mehmet de bu dostluğu devam ettirmişlerdi. Değirmenci Mehmet’in köyüne yaklaştığında, “Mehmet yarın Kızıloluk Deresi’ne gelsin, onu bekliyorum” şeklinde haber gönderdi.
Değirmenci Mehmet, haberi alır almaz, yanına yiyecek bir şeyler alıp, Kızıloluk Deresi’ne yollandı. Uzun boylu, sarışın, giyimine özen göstermeyen, ağzından sigara eksik olmayan bir adamdı. Çevresinde güvenilmez, güçlüden yana dönen karaktere sahip olduğu söylenirdi. Buluştuklarında, samimi davrandı, Bekir’in bütün hikayesini öğrendi. Bekir, bu dağlardan ve yerlerden nasıl uzaklaşabileceğini, peşini bırakmayan kaçak geçmişinden nasıl kurtulabileceğini sordu.
Değirmenci Mehmet, pek ümitvar değildi. Bekir’e, her yerde arandığını, başına büyük paralarla ödül konduğunu anlattı.
*
Başına konan ödül, Bekir’in düşmanlarını çoğaltmıştı. Ardından yapılan iftiralarda, onun dağda yaşayan azılı bir eşkıya olduğu propagandası yapılıyordu. Değirmenci Mehmet, haftanın belirli günlerinde, değişik yerlerde Bekir’le buluşup, ona yiyecek, içecek getiriyor, sohbet sırasında da yeni haberler veriyordu. Son buluşmalarında, “Memet kardaş, dağda kaçak yaşamak çok zor. Yalnızlığa dayanamıyorum. Karımı ve çocuklarımı özledim. Bana buradan çıkış yolunu göster, çıkmama yardımcı ol” dedi. Değirmenci Mehmet, karamsar şekilde, “kardaşım, duyduğuma göre tüm yollar kapalı. Her yolcuyu sorgudan geçiriyorlarmış. Canını düşünüyorsan, bira daha sabırlı olmalısın” diye öğüt verdi.
Bekir için konulan ödülün rakamı giderek büyüyor, işsiz güçsüzlerin iştahını kabartıyordu. Dağda sürü besleyenler, “Bekir karşımıza çıksa da öldürüp, ödülü alsak” diye düşünüyorlardı. Bekir’in yaşadığı, saklandığı düşünülen bölgelere hiç kimse silahsız girmiyordu.
Değirmenci Mehmet’in köyde kumarbaz, hovarda, kavgacı bir tip olan bir komşusu Cızzak İbram diye bir komşusu vardı. Ödül parası onun da düşlerini süslüyordu. Çevresindekilere, “bu parayı mutlaka ben almalıyım” diye konuşuyordu. Sora sora Değirmenci Mehmet’le Bekir’in yakınlığını öğrendi. Mehmet’i takibe aldı ve işi olmadığı halde haftanın belirli günleri dağa çıkmasından kuşkulandı. Değirmenci Mehmet’le arkadaşlığı ilerletti. Aslında onun da içten içe ödülü düşündüğünü ama Bekir’i tek başına öldürmeye cesaret edemediğini anladı.
Uygun bir günde, Mehmet’i hazırlıksız yakalayıp, “Mehmet dün neredeydin” diye sordu ve aralarında şu konuşma geçti:
“Dağdaydım kardaş.”
“Senin dağda ne işin var laa? İki günde bir dağa çıkıyorsun?”
“Napacan kardaş. Ufak tefek işlerim oluyor.”
“Senin dağda işin falan yok. Bak seni uyarıyorum. Sen kaçak bir katil olan Bekir’e yardım ediyorsun. Jandarmalar Bekir’i her yerde arıyor. Senden kuşkulanırlarsa, bir araba dolusu sopayı yersin. Ayrıca yataklıktan mapusa düşersin.”
Değirmenci Berber Mehmet’in yüzü, duyduğu korku yüzünden bembeyaz oldu. O güne kadar gizlediği durumu açık ederek, “Cızzak kardaş, ikimizin arasında kalsın, Bekir’in yemeğini de ben götürüyorum” dedi.
Ödül peşindeki Cızzak, aradığını bulduğunu anladı. Hemen Mehmet’in aklına girmeye başladı:
“Mehmet kardaş, sen deli misin? Bu ortamda eşkıya beslenir mi? Başına konan ödül çok büyük. Bir başkası öldürür, ödülü alır, sende ona yardım ettiğinle kalmaz, idama bile gidebilirsin.”
“Ne yapayım Cızzak kardaş, ne işleyem?”
“Bugün yarın birileri senin ona yemek götürdüğünü öğrenir, ihbar eder. İyisi mi sen önce davran, Bekir’i sen öldür, ödülü sen al.”
Bu konuşma üzerine, Mehmet’in korkusu geçti, durumu yeniden değerlendirdi.
“Ben bunu yalnız yapamam. Adam çok güçlü. Elinde silahı, her şeyden, herkesten kuşkulanıyor. Bunu ikimiz yapalım, ödülü bölüşelim.”
“Olur. Nasıl yapacağımızı planlayalım.”
*
Aradan iki gün geçti. Her gün görüşüp, değişik planlar yapıldı. Sonunda uzlaşıldı.
Değirmenci Mehmet, yiyecek – içecek götürme günü, berber çantasını da yanına aldı. Bekir yemeğini yerken, “Efe, yemekten sonra seni bir güzel traş edeyim mi” diye sordu. Bekir aklına hiçbir şey getirmeden kabul etti. Bu arada Cızzak, çoban kıyafetiyle, önünde iki oğlak, yakınlarda dolaşmaya başladı. Mehmet yapacağı için telaşı ve korkusuyla sürekli konuşuyor, Bekir’e, dağın etrafının jandarmalarla çevrildiğini anlatıyordu.
Bekir yemeğini bitirince, traş için hazır olduğunu söyledi. Bu arada Cızzak yakınlarına gelip, onları tesadüfen görmüş gibi, “Mehmet dayı ne yapıyorsun” diye sordu.
Bekir hafif ikirciklendi, “Mehmet, bu adam kim?”
“Önceden tanırım. Dağın öteki yamacındaki köylülerden biridir. Seni tanımaz. Traştan sonra uzaklaştırırım. Merak etme.”
Cızzak oğlaklara dehh dehh diyerek, onarlın arka tarafına geçti. Mehmet, Bekir’in yanaklarındaki sakalları almış, yeteri kadar bıyık bırakmıştı. Şimdi sıra çene altı ve boyuna gelmişti. Elindeki keskin usturayı önce hafifçe sakala sürdü, sonra kendinin de ummadığı bir güçle, Bekir’in gırtlağını boydan boya kesti. Bekir’in boynundan her yana kan fışkırdı. Cızzak yardıma geldi, Birlikte Bekir’in başını gövdesinden ayırdılar.
Cızzak, Bekir’in tek serveti olan gümüş zincirli ssati gördü, Değirmenci Mehmet’ten önce kaparak, yeleğinin cebine koydu.
*
Bekir’in ölüm haberi çabuk duyuldu. Horuz köyündeki yakınları özellikle kardeşi Hasan Hüseyin ve anası yasa boğuldu.
Mehmet’le Cızzak, Bekir’in kesik başını bir çuvala sararak, jandarma komutanı Aziz’e götürdüler. Komutan onlara sarıldı, öptü, kutladı, “bizi büyük bir beladan kurtardınız” dedi.
Onlar, bu kutlamaların değil, ödülün hayalindeydi.
Kesik baş, sırığa geçirilerek, korku salmak amacıyla çevre insanların göreceği şekilde gezdirildi. Daha sonra Bekir’in başsız bedeni bulunarak, dini gerekçelerle, cenaze namazı bile kılınmadan, adsız olarak, yakın bir yere gömüldü. Bekir Efe, çevrede yaratılan yalan haberler, karalamalar sonucu, gerçek yerini bulamadan, efsane olamadan ölmüştü.
Bekir’in başı için konulan ödülü jandarma komutanı Aziz aldı. Cızzak’a ve Değirmenci Mehmet’e harçlık gibi bir miktar para verdi. İki kafadar, umduklarını bulamadıkları için, süklüm büklüm eski yaşantılarına döndüler.
*
Cızzak, eski serkeş günlerine dönmüştü. Yakın köylerden birinde, dul bir kadınla ilişkisi vardı. Kadının adı Havali’ydi. Kadın, Cızzak’ın baskısı ve erkek gücüne direnememiş, onunla yatıp kalkmaya başlamıştı. Aslında daha önceden de Kel Baki adlı bir takıntısı vardı. Cızzak, Havali ile evlendi, kadının sırtından geçinmeye, tarım işçisi olarak kazandığı paraları elinden almaya hatta şiddet uygulamaya başladı.
Havali, çaresiz Kel Baki’den yardım istedi. O da eski takıntısına dönmek için hevesliydi. Kel Baki, Cızzak’tan kurutulmanın tek yolunun, onu öldürmek olduğunu söyledi. Kolay bir plan yaptılar. Kararlaştırdıkları gün, Cızzak uyuduktan sonra, Havali Kel Baki’yi eve alacak, Cızzak’ı öldüreceklerdi.
Kararlaştırılan gün, Cızzak eve yorgun geldi, yatağa girip, hemen uyudu. Köyde elektrik yoktu, Havali dış kapıyı açık bırakıp, gaz lambasını da oraya koydu. Bu işaretti. Kel Baki usulca kapıya geldi, lambayı söndürdü. Kendini bekleyen Havali il, Cızzak’ın başucuna gittiler. Kel Baki, Cızzak’ın üzerine abanarak, boğazını sıkmaya başladı. Havali de Cızzak’ın husyelerini sıktı. Bu işlem Cızzak’a hem acı veriyor hem de hareket etmesini önlüyordu. Çabuk öldü. Suç ortakları, Cızzağı bir çuval içine koyarak, birkaç kilometre ötedeki derenin kenarına gömdüler.
Havali, Cızzağı soranlara, “ben bilemem. Bu adam zaten ipsiz sapsızdı. Kimbilir nerelerde sürtüyor” diyordu.
Yağmur mevsimi geldiğinde, Cızzak’ın üzerindeki topraklar akmış ve bir kolu dışarıdan göründü. Çobanın biri cesedi buldu, muhtara haber verdi. Muhtar da jandarmaya duyurdu. Yapılan soruşturmada, olay aydınlandı. Kel Baki ile Havali tutuklanarak, uzun süre yatmak üzere tutuklandı. Hapiste fazla kalmadılar, bir genel aftan yararlanıp, dışarı çıktılar.
*
Değirmenci Mehmet, boğazını kestiği günden beri, her gece kabus görüyor, Bekir’in hayaleti ile boğuşuyordu. Gözüne uyku girmiyordu. Hastalandı. Ruhsal dengesi bozuldu. Hasta yatağında, “yapma Bekir! Gırtlağımı bırak Bekir” diyerek, yatağından sıçrayarak kalkıyordu. Son nefesini de Bekir’in adını söyleyerek verdi.
Bekir’in anası Emine ninenin, karalar serdiği tek odalı evinde acı hiç dinmedi. Evden duyulan iniltiler, Bekir’in ardından yaktığı ağıtlardı.
Bu ağıtlar sonradan dilden dile dolaştı.
Ağıtlardan birinin son kıt’ası şöyleydi:
Askere gönderdim ben güle güle
Oğlumu dövdüler öldüresiye
Beyler işin yaptırır bize söve söve
Adları çıkmıştır garip babası
İstemem böyle garip babasını
………. Böyle beyliğin anasını
 
1

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Datça Süslü Kadınlar Turu Haber: Esmeri Alev Ekebaş

Haber