8. BÖLÜM

                     TEHLİKE İNSANIN EN AZ BEKLEDİĞİ YERDEN GELİR

      Kaptan hava durumunun ani değişikliği nedeniyle anormal duruma giren uçağı bu durumdan çıkarmayı başarmıştı. Kabin amiriyle, dâhili telefonla irtibat kurarak, kimsenin yerinden kalkmamasını ikaz etti ve kabinde herkesin sağlıklı olduğunu, herhangi bir problem görülmediğini öğrendi. Şiddetli türbülans nedeniyle oto pilot da devreye girmediğinden kaptan manuel uçuşa devam ediyordu. On bin feet irtifa, tırmanışta geçilirken türbülans nispeten zayıfladı ve oto pilot da devreye girdi. Birazcık olsun rahat bir nefes almışlardı, şimdi inişte de aynı hava şartlarının olmaması için dua ediyorlardı.

Amirden iki kahve istediler, biraz sonra istedikleri kahveleri getirmek üzere amir, kokpite girdi, müsaade isteyerek kaptanın arka tarafındaki gözlemci koltuğuna oturdu. Kendisi için de bir kahve getirmişti hep beraber kahvelerini içerlerken, amirin;

-Kaptanım rahat inebilecek miyiz, sorusuna kaptanın cevabı;

-Tabii ki bir şekilde ineceğiz, bu güne kadar hiçbir âdemoğlu havada kalmadı, şeklinde oldu. Zaten içi içine sığmayan amir derin derin birkaç nefes aldı, hıçkırık sesleri arasında;

-Bana bir şey olursa bir yaşındaki oğlum nasıl yaşar, dedi. Aslında kaptan basit bir espri yaparak gergin ortamı yumuşatmak istemişti ancak durumun buraya geleceğini ve amirin çok etkileneceğini hiç düşünememişti.

      Yolculara kaptan tarafından anons yapılarak bilgiler verildi ve içinde bulunulan hava şartları nedeniyle ikram servisi yapılamayacağı duyuruldu. Yol boyunca, iniş meydanı ve yedek meydanların meteorolojik durumları yakından takip edildi. Bütün meydanlar iniş için müsait görünüyordu, ancak türbülans devam ediyordu. Yaklaşık bir saatlik uçuş süresinden sonra alçalmaya başladılar, bu andan sonra türbülans dayanılmaz şiddete ulaştı ve o sevimsiz halini tekrar aldı. Kaptan pisti karşılamış yaklaşmaya devam ediyordu. Sol önden gelen rüzgâr nedeniyle uçağın burnu yaklaşık otuz derece sola dönük olarak uçuyordu, ancak uçak pist istikametinde uçuşa devam ediyordu. Artık piste çok yaklaşmışlardı, burada rüzgârın istikameti ve şiddeti çok kısa aralıklarla değişmeye başladı. Bu durum uçağı pist istikametinde tutabilmek için ani ve sert kumanda vermeyi gerektiriyordu. Bu nedenle uçak sağa-sola seri hareketlerle yatıyor, aşağı yukarı sallanıyordu. Kaptan içinden ‘yolcuların yerinde olmak istemezdim’ diye geçirdi. İniş tamamlandı ve park sahasına doğru yaklaşırken, uçuş kulesinden bir mesaj bildirildi;

“Bu gün yeni terminal binasının açılışı yapılıyor, ilk uçak sizsiniz, hoş geldiniz.”

                                         

      İşte bu uçuşta yine bir ilki yaşıyorlardı. Yeni açılan terminalin ilk uçağını ve ilk yolcularını onlar getirmişlerdi. Uçaktan inerek terminal kapısına doğru yürüyen aceleci fakat solgun yüzlü, yorgun görünüşlü yolcuların onlara minnetle, ama acıyarak baktıklarını algılıyorlardı. Biraz sonra geri dönecekler sonra aynı gün iki uçuş daha yapacaklardı. Terminaldeki bandonun coşkun müzik sesi uçağa kadar geliyordu, beklemekten sabırlarının son raddesine gelen İstanbul yolcularının ise aceleciliği de dikkatleri çekiyordu.

      Uçuş ekibinin korkusu ve tedirginliği de gözlerden kaçmıyordu, hepsinin gözü kaptanın üzerindeydi. Onu inceliyorlar hâl ve hareketlerinden birtakım anlamlar çıkarmaya çalışıyorlardı. En dikkat çekici olay ise kabin amirinin “Bu uçuştan sonra bir daha uçmayacağım, istifa ederek doğru evime gideceğim” demesiydi. Henüz bir yaşını yeni dolduran oğlunun kendisine ihtiyacı olduğunu bu uçuşta çok daha fazla anladığını ifade ediyordu. Annelik duygusunun her şeyin üzerinde olduğu bir kez daha ispat edilmiş oluyordu. Annelik, ağır sorumlulukları beraberinde getiren, tüm mesleklerin üzerinde bir yere sahipti. Bununla birlikte hemen hemen bütün annelerin görüşü aynı; “Anne olduğunuz zaman, o güne kadar varlığını bilmediğiniz bazı özellikler, size o andan sonra olumlu katkıları olan özelliklerdir…”

      Yolcular dışarıdaki rüzgârın farkındaydılar ama yapacak bir şeyleri yoktu. Bu meydanda yağmur ve anormal bulutlar henüz görülmüyordu, ama süratle hava oluşumları meydana gelebilirdi, bu nedenle yolcuyu alarak biran önce kalkmaları gerekiyordu.

      Uçak yüklemesi, kargo ve yolcu durumuna göre uçağın kalkış hesaplarının yapılması için gereken bilgilerin alınacağı bilgisayarlar, yeni terminal binasında henüz faaliyete geçmemişti. Eski terminalden ise bilgisayarlar sökülmüştü, dolayısıyla tüm kalkış hesaplarının yapılması ve formların doldurulmasının eski usulle gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Pilotlar yeni uçuşun planlarını uçağın bilgisayarına girerlerken, kalkış formlarının doldurulup müsaadenin verilmesinden sorumlu olan Uçuş Harekât biriminden iki sevimli bayan kokpite geldi. Bu formların dolduruluşunu tam olarak bilmediklerini söyleyerek yardım talep ettiler. Bu bayanlar da o gün, anlaşmalar doğrultusunda bu şirkete hizmet vermeye başlamışlardı. Onlardan hizmet alan şirketin ilk uçağı da bu uçaktı. İşte bir ilk daha…

                                  

      İkinci Pilot’un da yardımıyla form dolduruldu, yolcular uçağa alınmaya başlandı ancak uçağın sarsıntısı İstanbul’da olduğu gibiydi, uçak durduğu yerde durmuyor, bir pinpon topu gibi sıçrıyordu. Sarsılan uçağa binen her yolcu gerçekten şaşkınlığını gizleyemiyordu. Uçağın hafif hafif, bazen de oldukça kuvvetli olarak sallanması herkesi endişelendiriyordu. En ön sırada oturan bayan yolcu 1-D numaralı koltuğuna yerleşirken yüzünün kireç gibi olduğu ve ellerinin hafifçe titrediği fark ediliyordu. Koltuğuna oturdu, ancak mantosu hâlâ üzerindeydi, elinde küçük bir el çantası ve yine küçük bir torba içinde birkaç özel eşyası olduğu belli olan bir poşeti kucağında tutuyordu. Birisi “uçuş iptal edildi veya haydi gitmekten vazgeç”, desin de hemen uçaktan insin diye hazır bekliyordu sanki. Bu durumu gören kabin amiri yolcunun yanına yaklaştı; “Yerleşmeniz için size yardımcı olabilir miyim,” dedi. Yolcu “Teşekkür ederim, böyle iyiyim,” cevabını verdi ve başını koltuğun arkalığına yasladı, gözlerini kapattı. Aradan kısa bir süre geçmişti ki, onun hareketsiz duruşu kabin amirinin dikkatini çekti ve ‘İyi olup olmadığını, bir şey isteyip istemediğini’ sordu. “Sadece bir bardak su rica ediyorum, boğazım çok kurudu.” Getirilen suyu içti, tekrar başını geriye yasladı. O anda hamleli esen rüzgârın kuvvetli bir sarsıntısı uçağı yerinden oynattı. Yolcu kocaman açılmış ve soran gözlerle amire baktı, ancak ondan da bir destek ve kuvvet alamadı, çünkü amir de aynı duygular içindeydi. Bir an, çok kısa bir süre içerisinde maziye döndü, belki de ruhunun derinliklerine işleyen o duyguyu tekrar yaşadı. Deprem…

                                     

      17 Ağustos 1999 depremi, tüm Marmara Bölgesi’nde, Ankara’dan İzmir’e kadar geniş bir alanda hissedilmişti. Resmi raporlara göre, 17.480 ölüm, 23.781 yaralı vardı. 505 kişi sakat kalmıştı. 285.211 konut, 42.902 işyeri hasar görmüştü. Resmi olmayan bilgilere göre ise yaklaşık 50.000 ölüm, ağır-hafif 100.000’e yakın yaralı olmuştu. Ayrıca 133.683 çöken bina ile yaklaşık 600.000 kişiyi evsiz bırakmıştı.

      İşte o korkunç, hafızalardan hiç silinmeyen depremden, sağ olarak kurtulan ancak yaşam boyu bedeninde olmasa bile, ruhunda derin hasarlara neden olan, hatırlamayı hiç istemediği ama içinden bir türlü atamadığı o uğursuz gece. Kulakları sağır edercesine çıkan anormal ses ve sarsıntıyla uyanması, yataktan eşiyle fırlayarak çocukların odalarına koşuşları, hep beraber kapıya koşuşturma, ancak on birinci kattan aşağıya inemeyerek kapının önünde el ele tutuşarak dua edişleri. Hepsi, ama hepsi bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. O günden sonra en ufak bir sarsıntı, hatta otobüste dahi giderken küçük sarsıntılar onu çok etkiliyor ve korkutuyordu.

      Şimdi tüm yolcu uçaktaydı. Kabin ekibi yolcuların emniyet kemerlerinin doğru ve sıkıca bağlı olduğunu, koltukların dik ve arkalıklarının kapalı olduğunu kontrol ediyordu. 1-D numaralı koltukta oturan bayan yolcu hiç kımıldamadan, kaskatı kesilmiş hâlde oturmaya devam ediyordu.

                                    

      Uçak motorları çalıştırıldı, pist başına doğru hareket ettiler. İstanbul’daki senaryo tekrar yaşanmaya başlanmıştı. Kalkıştan sonra usuller gereği kuzeye dönüş başladı ve sonra rotaya girildi. Tırmanış sırasında tehlikeli bulutlardan kaçınılarak, türbülans süratiyle uçuş devam ediyordu. İrtifa arttıkça türbülansın şiddeti de azalıyordu. Biraz sonra da oto pilota girilerek uçuşa devam edildi. Hafif, zaman zaman orta şiddetteki sarsılmalarla uçuş planındaki irtifalarını aldılar. Yine yolcu ikramı yapılamıyordu. Bir kaç dakika sonra kabin amiri telaşlı bir sesle kokpite girmek istediğini bildirdi. İçeri gelen amir, yalnız seyahat eden öndeki bayanın ağrı kesici ilaç istediğini, uçaktaki doktor kitinde istediği ilacın olmadığını söyledi. “Sizde varsa verelim” dedi. Kaptan bu isteğe şaşırmıştı; “Biliyorsunuz doktor tavsiyesi olmadan biz ilaç veremeyiz, hastanın nasıl bir ağrısı var? Öğrenerek dâhili hattan bana bildirin,” dedi. Kısa bir süre sonra amirin söyledikleri şaşırtıcıydı, kaptanın değerlendirmesine göre yolcu muhtemelen kalp krizi geçiriyordu.

“Hemen anons yaparak uçakta doktor olup olmadığını öğrenin, varsa derhal hastanın yanına davet edin.” Aslında bunları kaptanın direktifi olmadan, acil durumlarda amirin derhal yapması gerekiyordu.

      Uçak sarsıla sarsıla, bulutların arasından kıvrılarak yoluna devam ediyordu. Türbülanstan korkmayanlar için, uçağın bulutlarla olan bu dansı ve güneşin değişik görüntüsüyle yarattığı ışık gösterisi, hatta bazen oluşan gökkuşağı, keyifli bir yolculuk sunuyordu.

      Pilotlar en yakın meydan olan Samsun’a iniş için hazırlıklara başlamışlardı bile. O sırada kabin amirinin telaşlı ve korkulu sesini duydular.

“Yolcu kalp krizi geçiriyor, doktor bey derhal inmemiz gerektiğini söylüyor.”

                                   

      Yol Kontrol Radarından, Samsun meydanına inmek için gerekli müsaadeyi alarak alçalmaya başladılar. Böyle kötü hava şartlarında radar odasındaki teknisyenlerin çoğu normalden fazla terliyordu. Radarın ikazıyla Samsun’un mahalli kanalına geçtiler. Bir kaç çağrıdan sonra telsiz teması kuruldu ve meydanda herhangi bir trafiğin olmadığı, şu anda konuşan operatörün eğitimde olduğu bilgisini aldılar. Acemice ve tekrarlanan konuşmalar, zaten gergin olan pilotları daha da germişti. Kaptanın sert ikazından sonra uçuş kulesinde konuşan operatörün sesinin değiştiğini fark ettiler demek ki operatör değişikliği yapılmıştı. Pilotlar da şimdi kendilerini biraz daha güvende hissetmeye başlamışlardı. Kalp krizi geçirmekte olan bir yolcuları olduğunu, acil ambulans ve doktora olan ihtiyaçlarını, sonunda kuleye bildirmeyi başarabildiler.

      Alçalma devam ediyor ve aynı hava şartlarında uçağın sarsıntısı da gittikçe artıyordu. O sırada kapkara bir buluta girmek zorunda kaldılar, bulut içerisindeki elektrik yükü mor, yeşil, mavi ve beyaz renklerde uçağın ön camından hareler şeklinde akıyordu. İkinci pilot;

“Kaptanım bakın ne hoş bir görüntü oluştu, ilk defa görüyorum,” sözü kaptanı çileden çıkarttı.

“Şimdi bunu seyretmenin zamanı mı, şu halimize bak, ne hâlde olduğumuzu göremeyecek kadar bilinçsiz misin?” demek zorunda kaldı.

      Yaklaşık sekiz bin feetin altına inerken sarsıntı daha da arttı, aynı zamanda bulutlardan kaçınmaya devam ediyorlardı ve kaptan oto pilotun uçuramadığı uçağı manuel olarak kullanmak zorundaydı. Bu da yolcu konforunu olumsuz yönde etkiliyordu. Zaman zaman şiddetli yağışa girmek zorunda kalıyorlardı, yağışın (yağmur ve dolu) uçağa çarpmasıyla oluşan ses alışık olmayanlar için gerçekten ürkütücü oluyordu. Bulut altına inmişlerdi ve bulutun altındaki yağış daha da şiddetli olmaya başlamıştı. Kara bulutların altından; ince uçlu kurşun kalemle cetvel kullanılarak, yere kadar çizilmiş gibi görünen, çizgi demetlerinden oluşan yağmur, görüş mesafesini neredeyse bazen sıfıra kadar düşürüyordu. İşte o anlardan birinde kabin amirinin kokpite girmek için müsaade isteyen sesini duydular. İkinci pilota “hayır” diyene kadar, ikinci pilot kokpit kapısının kilidini açan düğmeye basmış ve kapı açılmıştı bile. İkinci pilot da kendini tam olarak kontrol edemiyordu artık. Kabin amirinin korkudan büyüyen gözlerini ve renginin beyazlığını onu görmeden dahi tahmin etmek hiç de zor değildi. Bu esnada güç de olsa iniş pistini uzaktan seçebildiler, tam da o sırada kaptanın önüne görüşünü kapatacak şekilde bir dosya kâğıdı uzandı. Kan ter içindeki kaptan birden patladı ve “defol” kelimesi ağzından çıktı. Kabin amiri hemen dışarı çıktı, kokpit kapısını kapatarak yerine oturdu ve bağlarını sıkıca bağlayarak kilitledi.

                                            

      Şimdi iniş pistine daha da yakındılar ve net olarak pisti görüyorlardı. İniş çok iyi olmamasına rağmen oldukça emniyetli olmuştu, aceleyle park yerine geldiler. Yolcuları indirmeden önce, ambulans görevlilerini uçak içerisine alarak, hastaya müdahalenin yapılmasını sağladılar. Gelen ambulansta doktor yoktu, hâlbuki kaptan ilk telsiz temasında doktor ve ambulansa ihtiyaçları olduğunu bildirmişti. Ambulansla gelen personel, yaklaşık yirmi dakika sonra hastayı alarak hastaneye gitmek üzere yola koyuldu.

      Bu arada fırtına devam ediyordu, en kısa zamanda yakıt alarak İstanbul’a gitmek ilk düşünceleriydi. Şirketle temas kuruldu gerekli müsaadeler alınarak, uçağın teknik kontrolleri tamamlandı. Bu işlerin yapılması yaklaşık bir saati almıştı. Bu süre içinde yolcuya çay, kahve ve diğer içecek servisi yapılmış ve ortamın bir nebze olsun yumuşaması sağlanmıştı.

      Bu arada, amir yersiz ve zamansız olarak kokpite girdiği için kaptandan özür dilemişti. Getirdiği form doktor kitinin açılması için kaptan müsaadesini belirten formdu. Bunun ne acelesi vardı? Amir uçuşun başından beri kendinde değildi, görevlerini yerine getiremiyordu. Diğer ekip üyeleri de amiri gördükçe telaşa kapılıyorlardı.

      Yer kontrolleri tamamlandıktan sonra uçak kapılarını kapattılar, uçağın motorlarını çalıştırdılar, kalkış pistine doğru yavaş yavaş ilerliyorlardı. Kaptan’ın aklına hastaneye gönderilen yolcunun, uçağın kargo bölümünde veya oturduğu yerde bir eşyası var mıydı? Sorusu takıldı. Bunu kontrol ettiklerine dair bir bilgi kendisine ulaşmamıştı. Önce kabin amirine yolcunun kalan eşyasının olup olmadığını araştırmasını söyledi. Sonra da telsizle meydanın kargo yükleme bölümüyle temas ederek durumun araştırılmasını istedi. Uzak bir ihtimal dahi olsa, yolcu böyle bir senaryo içerisinde bir bombayı uçakta bırakarak gitmiş olabilirdi. Yolcunun mantosu ve küçük poşetini oturduğu koltuğun hemen altında buldular. Mantosunun cepleri boştu, elinde sıkı sıkı tuttuğu poşette ise birkaç şahsi eşyası vardı. Kargo bölüm şefliğinin araştırma sonucuna göre ise yolcuya ait herhangi bir bagaja rastlanmamıştı.

      Kaptan görevini yerine getirmenin rahatlığı ile piste girdi, gazı açtı ve frenleri bıraktı…

 

DEVAM EDECEK…

 

Adnan Koscagiz
Adnan Koscagiz son yazıları (Hepsini Gör)
0

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Sandık Yarası – Şehriban Tuğrul (Sesli Öykü)

Sesli Öykü

Bir cevap yazın