9. Bölüm

Kırıkhan Ortaokuluna kaydımı yaptırmış, tek odadan ibaret odamı kiralamış, bundan böyle okuma mücadeleme burada vermek azmimle Kırıkhan’daki yeni yerime yerleşiyordum..

Cuma akşamı bütün eşyalarım tamamlandı, lahmacun, biberli ekmek ve katıklı ekmekler pişti, kamıştan örülme yuvarlak tenceremsi kaba kondu, üstüne kapağı yerleştirildi, ağzımdan kaçırdım “önümüzdeki hafta gelemeyeceğim, daha sonraki hafta belki” dedim. Bir tencere sarma, dolma pişirildi, en meşhur yemeğimiz sarma dolmaydı.

Anam ne koyarsa itiraz etmiyordum, iğne iplik bile koydu ses etmedim. Babam Nizam’la görüşmüş teşekkür etmiş, evine bir ciğer ve kuyrukla çiğ köftelik göndermiş. Cumartesi ezanla beraber muavin Horoz, otobüsü evin önüne getirecek, oradan yüklenecekti eşyalarım. Akşam hep beraber oturduk ablamla eniştem de gelmişti, doğum yaklaşmış olmalı ki, ablam hem kilo almış, hem hareket etmekte zorlanıyordu. Bir süre sonra gittiler, İsmet şöyle bir göründü gitti. Ailece baş başa kalmıştık, malum olduğu üzere Mahmut kim bilir neredeydi.

Babam, “hadi sen odana git biraz dinlen” dedi, doğrusu olağanüstü bir haftayı geride bırakmıştım. Düşünüyordum, nerede yanlış yaptım, hata vardı davranışımda, ama neden ben kurban seçilmiştim. Bir haftadır kasaplar et vermemiş Aziz öğretmene, yakın dostu Abdülrezzak Alkan bile, “bu etler sana yaramaz” diyerek başından savmış. Ortaokul müdürü A.Rezzak’ın komşusu öğretmene de aynı davranışta bulunmuş, ısrar edilince “senin yaptığın doğru değil, nasıl uyarsın Aziz öğretmene, bir çift güvercin için çocuğu okuldan atarsınız. Esnaf sizin hakkınızda ne diyor bilmek ister misiniz? Bunlar ağaların adamları diyor, esnaf çocukları okusun istemiyorlar diyorlar bilmiş olun”, müdür başı önünde oradan uzaklaşmış gitmiş.

Cumartesi günü erken uyandık ailece, önce kahvaltı sonra evler toplandı. Her şeyim hazır hâlde otobüsün gelmesini bekliyoruz. İsmet geldi, peşinden Ahmet. Dışarıda Mustafa otobüsü bekliyor, denklerin üstünde oturmuş, sonrasında otobüsün korna sesi geldi karga sesine benzer bir çirkinlikle kulakları tırmalıyor. Mustafa, “geldi geldi” diye ciyak, ciyak bağırarak avluya girdi, baktı sevinen yok, pişman oldu gitti duvarın dibinde durdu. Öncelikle büyük denkler üste yerleştirildi, sonra ıvır-zıvır ne varsa, yemekler sepetlere yerleştirilmiş, bir sepette de Koyun yoğurdu, azıcık altı tutmuş yanık tadında. Anama şart koşmuştum ağlarsan bir ay gelmem diye, babam akşamdan para vermişti, “lazım olursa Nizam’dan alırsın” demişti de “bu para bana bir ay rahat yeter” diye cevapladım, söylemeye gerek yok, anamın da para verdiğini. Eşyaları muavin İsmet’in desteğiyle bağlamış bağırıyordu, “Halid usta haydi geç kaldık” diyordu. Otobüsü çalıştırdı evden garaja kadar gittik. Gideceğimiz yer 38 km.lik bir mesafedeki Kırıkhan, gören görmeyen de Fizan’a, geri dönülmeyen ülkeye gidiyorum sanırdı.

Eşyalar taşındığım evin önünde indi, üç genç adamdık, taşı sıksak suyunu çıkarır cinsten. Kaldırıma indirdik önce, otobüsü gönderdik, sonra yerleşme düzeniyle diğer eşyalar odaya alındı, oda bana göre genişti öyle olması odada yerleşmemi rahatlattı. İkindiden sonra İsmet’le Ahmet’i yolcu ettim, oradan doğru Muhittin’in takıldığı kahveye gittim, kâğıt oynuyordu, müsaade isteyerek yanına oturdum, ne yaptın deyince sonra dedim. Çayımı içmeye başladım, sıra Muhittin’e gelmiş kâğıdını çekmeden önce “bu da Arap Barutçu’nun şansına” demesiyle elini açtı kendisi kazanmıştı. Oynayanlar para veriyor, velhasıl bilmediğim işler. Tekrar ne yaptın deyince “gel gör bakalım, yaptığımı beğenecek misin” odaya girmesiyle, “yaman adamsın vesselâm” dedi. Vakit dönmüş karanlık basmak üzere, bu evin sahibinin adı “Giritli Ali değil mi?” diye sordu Muhittin, “Giritli mi bilmem ama adı Ali bey” dedim. Maşallah bilmediği tanımadığı yok, avluya çıktı ve Ali abi diye seslenmesiyle Ali bey çıktı ve “Muhittin sen misin, buyur gel” dedi, “yeni kiracın hayırlı olsun. Mehmet benim arkadaşım, kardeşim sana emanet” dedi, Ali bey, “bizim de evladımız” diye yanıtladı. Muhittin odaya döndü dolma tenceresini sepetiyle beraber verdim “anam senin için pişirdi” dedim. “Lan oğlum bu yerinden kalkmıyor, hadi beraber götürelim, akşam yemeğini yer sonra seni geri getiririm” deyince mecbur beraber gittim. Ofluya tıslıya evlerine kadar gittik, ikimiz iki yanından tuttuğumuz sepetle içeri girdik. Anasının elini öptüm. Siz dolmadan başka yemek bilmez misiniz” deyince, hep birlikte güldük. Yemeğimizi yedik.

Muhittin, “ana şimdi bunu bırakırsam tek başına kaybolur, elinden tutup odasına bırakır gelirim” dedi dışarıya çıkar çıkmaz elimden tuttu, ne ettiysem elimi kurtaramadım.

Sabah uyandığımda ortalığı çok sessiz buldum Reyhanlı’da bu saatlerde en azından Afrin’e giden at arabalarının demir çemberli tekerlerinin, at nallarının sesleri duyulurdu. Horozların, uzaktan gelen horoz seslerine verdikleri cevap duyulurdu. Avludan gelen sese kulak verdim, ses mutfaktan geliyordu, üstümü başımı düzelttim, önce lavaboya sonra çeşmeye yöneldim, boynumdaki havluyla, mutfağa gittim ev sahibem kahvaltı hazırlıyordu, “günaydın teyze” dedim, yıl doluncaya kadar da adı teyze kaldı.

“Sen bir şey hazırlama ben hazırlıyorum” dedi. Ses vermeden odama döndüm ve anamın “katramizlere” (kavanozlara) koyduğu salamura peynirden bir tabak, siyah zeytin bir tabak, yeşil zeytinden bir tabak doldurdum elimde tabaklarla mutfağa döndüm, “tadına bakarsınız” dedim. Memnun oldu benim için kaynattığı küçük çay demliğini ve yarım ekmeği aldım odama döndüm. O günü eşyalarımı yerleştirmekle geçirdim, küçük kömürlü ütümle yere serdiğim kilimin üstünde ütü yaptım. Yarın akşam okul çıkışında bir orta boy mangal, bir maşa ve Hassa’nın meşe kömüründen alacaktım. Kırıkhan özellikle geceleri soğuk oluyordu. Bana gündüzden çok, geceleri lazımdı ders çalışmak için.

Sabah temiz ve ütülü elbiselerimi giydim, siyah ayakkabım yeniydi ve ilk defa bugün giyecektim. Dışarıdan Muhittin’in sesi beni çağırıyordu, “geldim” diye seslendim, odamın kapısını kilitledim dışarıya çıktım. Bir haftam kayıt, oda ara, git-gel odaya yerleşmeyle geçmişti. Bugün okulda ilk günüm sayılır. Okul yoluna saptığımızda çoğu öğrenciler okula gelmiş sohbet ediyorlardı. Sohbetlere biz de katıldık, yeni görenlerle merhabalaştık, öyle çekingen biri değildim, arkadaşların çoğuyla kaynaştık. Kitap listeleri dağıtıldı, temin edebileceğimiz yerlerin adresleri verildi. Öğle bize gittik lahmacun ısıttım, iki tabağa yoğurt doldurdum biri bizim için, birini ev sahibimiz teyzeye, bir tabağa da lahmacun, götürdüm verdim memnun kaldı. Odaya döndüm öyle yemeğimizi yedik “Ağa” biraz kestirmek için yatağıma uzandı, herhal alışkanlık dedim. Muhittin’e özellikle kahve arkadaşları öyle sesleniyorlardı, ağa aşağı, ağa yukarı diyerek. Tekrar okula döndük, hocalar derslere giriş niteliğindeki konuları anlatmaya başlamışlardı.

9. Bölüm
Kırıkhan – 1965

Akşam çıkışında Ağa’ya anlattığım kömür işini hatırlattım, eliyle koymuş gibi hepsini bir yerden temin ettik, önden çekmeli (insan gücüyle) bir arabacıya basit bir para verdik ve “Giritli Ali’nin evine götür teslim et” dedi ağa, aldıklarımızı ödedim yarın görüşmek üzere evlere gittik.

Günler böylece akıp gidiyordu, okula gittikçe alışmıştım, sınıfın hemen hemen hepsiyle arkadaş olmuş, birbirimize alışmıştık, çoğu hikayemi öğrenmiş kimileri “güvercinci”, kimisi “kuşcu” diyordu oralı olmuyordum, anında buyur diyordum, baktılar aldırış etmiyorum vazgeçtiler. Teneffüslerde Suat hocam koluma giriyor, “bir sıkıntın var mı” diye soruyordu, arkasından “seninle ilgili olumlu haberler alıyorum”, diyerek beni sevindiriyordu. Bazen sınıfın “azılı”larını çağırıyor beni tanıştırıyordu. Bunlardan biri de “Kürt İbo” adındaki aynı sınıfta okuduğumuz uzun boylu, ince dalan, giysilerinin hepsi siyah renkli, ayakkabıları “yumurta” topuklu biriydi. Birazcık Külhan, elindeki küçük taneli tespihini döndüre döndüre çeken biri. Suat hocanın bizi tanıştırmasına “aman hocam, ben Kürt, Barutçu Arap, biz yiyişmeyiz”, diyerek uzaklaştı gitti. Suat hocam, “bilerek tanıştırdım uzak dur, bir tek Muhittin’den takışmak istemez, anladığım kadarıyla senden uzak durmaya karar vermiş.”

Derslerime çok çalışıyordum, bildiğim konularda oturduğum yerden veya tahtaya kalkarak soruları cevaplar veriyordum, adım çalışkana çıkmıştı. Güzel şiir okuyordum, sesim “davûdî” ve şiire yatkındı. Temiz ve ütülü giysilerle gidiyordum okula, her zaman kravatlı ve şapkamı hiç başımdan eksik etmiyordum. Sözün özü, aldığım ders beni yola getirmişti. Bilhassa Suat öğretmenimin üzerimde çok etkisi vardı. “Bir musibet, bin nasihatten evlâdır” sözünün canlı örneğiydim.

Son zamanlarda Cuma günleri öğleden sonraları biraz erkenden çıkar olmuştum okuldan. Öğle arasında yıkanacak çamaşırları, gelirken beraberimde getirdiğim sepetlere koyarak tekrar götürüyordum. Son günlerde yol hiç bitmez olmuştu, Hamamat’a yaklaşıp kilometre için dikilen koca tarihi kilometre taşını döndükten sonra heyecanlanıyordum, köylerin adını, hangi köyden Kırıkhan’a nelerin götürülüp, nelerin getirildiğini biliyordum artık. Evdekiler geliş saatimi öğrenmişlerdi, soğuk havaya rağmen anam beni beklemekten vaz geçmiyordu. Yine en sevdiğim yemekleri pişirmişti, kardaşlarım kendi aralarında “her günün adı keşke Cuma olsa” demeye başlamışlar. İsmet beni görür görmez saldırıyordu üstüme, elimde çantalarımla yere yuvarlandığım oluyordu. Akşam yemeğini bizde yiyorduk, sonra doğru Hamama, hamamdan eve döndüğümüzde yorgun ve bitkin hissediyordum kendimi. İkinci gün kahvaltıdan sonra bir araya geliyor, aynı şeyleri konuşuyorduk İsmet’le. Çoktandır geri dönüşlerimde “et” götürür olmuştum, “Ağa”nın anası yemek pişiriyordu, “et sucuğu” hiç eksik olmadı mutfağın tavanından. Derslerim çok çok iyiydi, haftaya karneler verilecekti ondan sonra on beş gün sürecek tatil başlayacaktı. Bu gidişimde eli boş gidecektim, nasıl olsa birinci sömestr tatili başlayacaktı.

Tatile diye geldim ama anamın durumu ortada gözü doğuracağı bebeğinde, bu son olur temennisinde bulunuyorum. Bir de amcalarıma bakıyorum, Suriye’dekilerin kaç çocukları var bilmiyorum, bildiğim sekiz erkek iki kız kardeş oldukları, 1939’da Hatay Türkiye’ye ilhak olduğunda herkes yaşadığı, ikamet ettiği yerde kalmış, dört kardeş Suriye sınırları içerisinde, dört kardeş Türkiye sınırları içerisinde yaşamlarına devam etme kararı almışlar. İki halam da Suriye’de evlenmiş orada kalmışlar.

Dört amcamın en büyüğünden bahsetmek istiyorum. Hayal-meyal hatırlıyorum amcamı, bizim evimizle amcamın evi bitişik, sırt sırta. Cenazesinde herkes gibi bende ağlamış, yalın ayak mezarlığa kadar arkasında gitmiştim, amcam da kasap, yanında işçi çalıştırır, kendisi tezgahta dururmuş. Vefat ettiğinde geride sekiz çocuk mezarı bırakmış arkasında; Mehmet Barutçu. Sekiz kız çocuğu olmuş, hepsi de bebek yaşta hastalanıyor vefat ediyorlarmış, sonunda karısıyla baş başa vermişler ve çocuk yapmaktan vazgeçmişler.

Amcam Mehmet karısı Elo’yu İslahiye tarafındaki Kürt dağından kaçırıp getirmiş. Uzun süre Arapçayı zorla öğrenmiş, Kürt aşireti kızıymış. Ailesi peşini bırakmamış, izini süre süre Amik ovasına kadar gelmişler. O günlerin Mursaloğlu beylerinin ileri gelen beyi “Hasan Mursaloğlu”nun huzuruna çıkarak dertlerini anlatmış yardım talebinde bulunmuşlar. Hasan Mursaloğlu Amik beylerinin önderi, tek parti döneminin milletvekili, söylediği söz yerde kalmaz mutlak surette yerine getirilirmiş. Huzuru çıkanların rahat etmeleri, karınlarının doyurulması için “Şehne”sine emir vermiş. Gelenler misafirhaneye yerleştirilmiş, oradaki görevliler gerekeni en iyi şekilde yerine getirmekle mükelleftir, bir süre sonra misafirlerin rahat olup olmadıkları bahanesiyle “Şehne” kontrole gelir hatırlarını sorar bu arada da dertlerini beye iletmek için onları dinler. Gelenler Elo yengemin babasıyla iki oğludur, üçü de Martin’lidir, göğüsleri çapraz fişekli.

Anlatırlar; aylar önce dağdaki obalarına Amik ağalarından gönderilen silahlı kişilerin misafir geldiğini, birkaç gün konakladıklarını, birilerinin izini sürdükten sonra obadan ayrıldıklarını, içlerinden uzun boylu, burma bıyıklı, kemerinde sürekli eğri kabzası içerisinde hançeri olan kişinin, gece kızlarını atının terkisine atıp Amik istikametine yanındaki arkadaşıyla at sürdüklerini öğrendik, sora sora buraya kadar geldik, gerisi bundan sonra beye kalmış, diye dillendirmişler hâllerini. Şahne’nin olup bitenden haberi var, beye gitmiş ve şu zamanda Kürt dağında sizin emrinizle iz sürdüklerini, gelirken Mehmet Barutçu’nun gönlüne düşen kızı atına atıp getirdiğini, Reyhanlı’da ev kurup evlendiklerini anlatmış, bu gibi küçük olaylardan ötürü bey rahatsız edilmez, gerekeni beyin vekili olan Şahne halleder.

Hasan bey için Kürt Dağının beylerine mesaj göndermek ve beyliğini duyurmak için iyi bir fırsat doğmuştu. Acele Reyhanlı’ya çift atlı arabayla adam yola çıkarıldı, Mehmed’i bul kuşansın ata atlasın gelsin, sorarsa bey seni istiyor desin. Amcam köye ulaştığında gece basmış, dışarıdan kurt, çakal, tilki seslerine sırtlan ulumaları karışıyormuş. Şahne’ye varmış oturmuş, bey beni emretmiş diye. Şahne durumu anlatmış, sen arkadaşlarının birinin evine misafir ol, ben sabah beye haber veririm diye amcamı kalabileceği eve yollamış. Amcam o tarihlerde Reyhanlı’daki Hasan beyin has adamlarından biriymiş. Amcamın tahmin ettiği gibi, Elo’nun izini sürüp gelmişler ve kendisini bulmuşlardı, şimdi bey burada beyliğini gösterecekti, her iki tarafı memnun edecek bir kararla meseleyi tatlıya bağlamak beylerin şanındandır. Vakti geldiğinde hazır vaziyette amcam odaya alındı biraz sonra bey üst kattan inen merdivende göründü, genelde Konak öyle düzenlenmişti, misafirler odaya alınır, onlar otururken bey üst kattan iner, herkes ayağa kalkarak beyi karşılar. Amcam beyi ayakta karşılar, bey otur derse oturulur, komut gelince amcam yere çömelerek oturmuş, “Kürt’lerden kız kaldırmış getirmişsin, iz sürmüş huzura geldiler, senin hatırına misafir ettim, birazdan buraya çağıracağım, sizi barıştıracağım, yüz baş koyun isterler, iki gün sizde kalsınlar, kızlarını görsünler misafir edecek, davetler vereceksin. Sana haber gönderdiğimde alıp beraber geleceksin, o zamana kadar koyunlar hazır olacak sen meraklanma” amcam “sen ne dersen odur, lafının üstüne laf söylemek ne haddimize”, Şehne gelenleri içeri buyur eder, amcam ayakta beklemektedir, buyurun ayakta kalmayın denir ve oturulur. Bey kısa keser, sizin kızı alıp kendine kadın yapan benim çalışanım budur, (amcamı gösterir). İsterseniz kızınızı alır gidersiniz, isterseniz “Allahın emri, peygamberin kavliyle kızınız Elo’yu oğlumuz Hadidi aşiretinden Mehmet Barutçu’ya istiyoruz, başlık olarak da yüz baş koyun veriyoruz”, der. Baba çocuklarına bakar, olumlu işaret üstüne baba beyin eline gider, bey el vermez, amcam yeni tanıştığı kayınpederinin elini öper, kayınlarıyla kucaklaşır. Beyin eline varır elini öper.

Amcam yeni akrabalarıyla Şehne’nin tahsis ettiği at arabasına ambardan yeterli pirinç’ti, yağ’dı, bulgurdu arabaya atar, yanlara kendileri oturur Reyhanlı’ya doğru yola çıkarlar. Reyhanlı’daki aile diken üstündedir, Elo yengem “bey beni istiyor dedi, Tüfeğini, iki kor mermiliğini aldı gitti” den başka bir şey bilmemektedir. Akşam olmuş amcamdan haber yok, aile amcamın uzun odasında yakılan mangalların ısıttığı odada beklemeye başlamışlar, herkes kendine göre yorum yapıyor, dışarıdan gelen ses hepsinin ayağa kalkmasına sebep olur.

“Elo, sana misafir getirdim” sesine Elo koşarak dışarı çıkar ki ne görsün, karşısında babası ve iki kardeşi, orada eli ayağı çözülür kalır, kadınlar onunla uğraşırken amcam gelenleri tanıştırır odaya geçilir, en hızlı şekilde yemek tedarik edilir, yarın sabah görüşmek üzere herkes kalkar, babam beklemek gerekip gerekmediğini sorar, bey bunlara Elo için yüz baş koyun başlık verdi, hayatlarında görmedikleri bir servet bağışladı, siz rahat edin. Gelenler iki gün ağırlandı, iki gün sonra erkenden yola çıkıldı, bey koyunları uzak bir köyden gece sürdürüp getirtmiş, hazır edilmişti. Kürt dağından gelenler koyunları önlerine kattıkları gibi sisli bir havada yola çıkmışlar bir daha da gelmemişler Reyhanlı’ya.

DEVAM EDECEK

 Mehmet Barutçu

Mehmet Barutçu
Mehmet Barutçu son yazıları (Hepsini Gör)
7

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Kadına Yönelik Bit(iril)meyen Şiddet... Müge Kantar Davran

Kadına Şiddet Sevil Ağtaş

Anı

Bir yorum var

  1. Avatar

    Keyifle okumaya devam ediyorum

    0

Bir cevap yazın