Adnan Koşcağız 4. Bölüm

                                           UÇMAK YA DA UÇMAMAK

      Uçak, bulutların hemen üstünde bazen de bulutların hafifçe kabararak yükselen bölümlerine girip çıkıyordu. Görüntü, denizdeki bir sürat teknesinin suya hafifçe değdiği gibiydi. Uçağın hızı ancak bu şekilde fark edilir duruma gelmişti. Yeniden alçalış noktası geldiğinde alçalışla birlikte buluta girdiler. Artık biliyorlardı ki bundan sonra görecekleri muhtemelen iniş pistinin uçağın yere dokunma noktası olacaktı. Veya! Kötü senaryoları akıllarından geçirmeden sadece uçuşa odaklandılar.

       Alçalmaya başlarken Bishkek meydanının hava durumunu dinlemeye devam ediyorlardı ve görüş iki yüz metreye kadar yükselmişti. Yaptıkları yakıt hesabına göre bu meydana iniş yapmak son şanslarıydı. Bu stresli uçuşun en kritik safhasına gelmişlerdi. Şimdi görüş iniş limitlerinin en düşük seviyesindeydi. Bu iniş için özel eğitim alınması gerekliydi. Her iki pilot da bu eğitim kategorisine sahipti. Ancak pist boyunca frenleme zayıftı, buna rağmen her türlü riski alarak bu meydana inmek zorundaydılar. Alçalma ve son yaklaşma brifingini kaptan yaptı ve özel durumları ikinci pilotuna detaylı olarak açıkladı, son yaklaşma için yaklaşık yirmi dakikaları vardı.

      Kokpitte tam bir sessizlik hâkimdi. Birden kokpitin kapısına bir şey, büyük bir gürültüyle çarptı. İlk akla gelen; kabin ekibinin tekerlekli servis sehpasını çarpmış olacağıydı veya orada bir kargaşa olduğu ve birilerinin kapıya çarptığı şeklindeydi. Kaptan yerinden kalktı kapının gözetleme deliğinden dışarı baktı, görebildiği şey; Kabin Amirinin yerde oturduğu ve birkaç yolcunun da onun yanında olduğuydu. Yerde olup bitenleri yeterince göremiyordu, kokpit kapısını hafifçe aralayarak dışarı baktı. Gördüğü manzara ürkütücüydü; yerde bir erkek yolcu hareketsiz olarak yatıyordu ve başından akan kan yerde küçük bir gölcük oluşturmuştu. Kabin Amirinin üstü başı kan içindeydi elinde bir havlu ile yerde yatan yolcunun başına tampon yapıyordu. Bu esnada diğer hostesin doktor var mı? Çağırısı kabinde yankılandı. Yerde oturan amirle bir an göz göze geldiler ve kaptan soran gözlerle bakıyordu, amir sadece;

-Düştü, kafasını vurdu dedi, bu bilgi yeterliydi.

      Kaptan tekrar yerine oturdu, onun şu anda yapacağı bir şey yoktu, zaten en kısa zamanda iniş için çaba gösteriyorlardı. Beş dakika sonra kabin amiri kokpite geldi ve durumu açıkladı. Tuvalete gitmek için yerinden kalkarak yürümeye çalışan yolcu her iki tarafa sendeleyerek giderken dengesini kaybetmiş, yüz üstü düşerken, kontrolsüz olarak kokpitin kapı kenarına başını çarpmıştı. Doktor müdahalesi ile kendine gelmiş ve kanama da durmuştu. Uçağın business bölümünde oturan bu yolcu uçağa geldiğinde de içkiliydi, kendi halinde ve zararsızdı. Yine de içki istediğinde seyreltilmiş hâlde bol buzlu veriliyordu. Fakat o kendi çantasından çıkardığı içkisini bardağa koyarak içmeyi sürdürüyordu.

      Artık aletle alçalmanın ve her iki oto pilotun da devreye konulması gereken noktaya gelmişlerdi. Hava durumunu dinlemeye devam ederek uçuş devam ediyordu. Tüm dikkatlerini aletle alçalmaya vermişken, bulut içinde buzlanma şartları oluştuğunu fark ettiler. Uçağın mevcut bütün buza mani olucu sistemlerini devreye koydular. Buzlanmanın şiddetli olmadığını görüyorlardı. Alçalmanın son safhasında aletle iniş sistemiyle yaklaşmaya başladılar ve her iki oto pilotu hâlâ devrede tutuyorlardı. İniş takımlarını çıkardılar, düşük süratlerde uçabilmek için kullanılan sistemin tam olarak açık olduğunu kontrol ettiler ve en düşük iniş süratini elde ettiler. Yaklaşma açısından, her şey tam ve doğruydu. Artık inişin son yaklaşma kısmındaydılar, kaptan gözlerini tamamen iniş anındaki pistin görüntüsünü yakalayabilmek için ön camdan dışarıya kilitlemişti. Gözlerini kırpmadan tüm dikkatini küçük bir ipucu bulmak ve yeri görmek için yoğunlaştırmıştı. İkinci Pilot aletlerden gözünü ayırmadan, göreviyle ilgili çağrıları tam ve eksiksiz olarak kaptana iletiyordu. Bu arada otomatik irtifa sayacı sesli olarak irtifaları saymaya başlamıştı;

-İki yüz feet…yüz feet… Bu esnada ikinci pilotun sert ve keskin sesi kokpiti inletti;

-Minimum, Kaptan;

-Landing.

           Kaptanın “iniyoruz” ifadesinin hemen ardından uçağın ana iniş takımlarının yere değdiğini hissettiler ve kaptanın;

-Oto pilottan çıkıyorum, ifadesiyle pilotları ikaz eden o madeni oto pilottan çıkış sesini duydular. Voup voup …

      Kaptan uçağı istikametinde ve pistten çıkmadan tutabilmek için büyük çaba harcıyor, tüm tecrübesini kullanıyordu. Uçağı pist istikametinde tutabilmek için pisti belirleyen bazı işaretleri veya ışıkları görmek gerekiyordu. Pist tamamen karla kaplıydı ve orta hatta olması gereken çizgiyi belli edecek olan lambaların büyük bir kısmı görülmüyordu. Arada sırada görebildiği lambalardan istikametini tutmaya uğraşıyordu. Pistin her iki tarafında olması gereken lambalar da kar içine gömülmüş ve sanki buzlu camın arkasından göz kırpıyorlardı. Zaman zaman hamleli esen rüzgâr, koca uçağı bir sağa bir sola doğru savuruyordu. Bu arada Kaptan motorların itiş gücünü geriye doğru yönlendiren sistemi devreye sokmuştu, aynı zamanda otomatik fren sisteminin yeterli faydayı sağlayamadığını da hissediyordu. Otomatik fren sistemi devreye giriyor, ancak uçak kaydığı için hemen devreden çıkıyordu. Bu uğraşı sonunda uçağın durduğunu hissettiler, pist içinde olduklarını biliyorlardı ama neresinde olduklarını bilmiyorlardı. Bu hengâme içerisinde ikinci pilot dilini yutmuşçasına sessiz kalmıştı, uçağın durduğunu hissedince;

-Helal olsun kaptanım, büyüksün! Sözcükleri dilinden döküldü. Kaptan kendini terden sırılsıklam olmuş gibi hissediyordu, ikinci pilota baktı, onun da çıplak başı pırıl pırıl parlıyordu.

      Uçuş kulesi dahi uçağın indiğini görememişti ve nerede olduklarını sorgulamaya başlamıştı. Pistin sonlarına doğru bir yerde durduklarını ve park yerine gidebilmek için yol gösterici bir araç istediler. Aradan yirmi beş dakika geçtikten sonra araç gelebildi ve onu takip ederek zor da olsa yavaş yavaş giderek, park yerine ulaştılar. Terminal binasının en yakınında bağlantısı olan yolcular için yapılmış kapalı körüğe girdiler.

      Uçak kapısı açıldığında şirketin yer görevlisini karşılarında buldular. Bu görevli Almaty meydanındaki hava şartlarının da burası gibi olduğunu, yakıt alarak hemen oraya gitmek üzere kalkış yapmaları gerektiğini kendilerine bildirdi.

Kaptan;

-Bunu kabul edemem, inişte çok zorlandık, bu şekildeki piste iniş hem çok riskli, hem de uçak teknik usullerine ve ayrıca yönergelere de aykırıdır.

      Yer görevlisi ısrar ediyordu, sonunda ağzındaki baklayı çıkardı. Dört Türk Bakan Almaty’da Türkiye’ye gitmek üzere meydanın devlet konuklarına ayrılmış özel bölümünde bekliyordu. Ne pahasına olursa olsun bu uçağı, buradan kaldırması için emir almıştı. Kaptan;

-Bu şartlarda bu uçağı hiçbir kuvvet buradan kaldıramaz. Eğer hava durumu ve pistin durumu limitler içinde olursa ancak o zaman kalkabilirim. Mesaimizin yeterliliği ölçüsünde beklerim, sonra da otele giderim, uluslararası tüm kurallar bunu gerektirir.

      Kesin bir dille ifade edilen bu sözlerden sonra, yer görevlisi başka bir şey söylemeksizin oradan ayrıldı ve bekleme süresi başladı. Yolcuya gerekli açıklamalar yapılarak beklemeleri gerektiği yumuşak bir dille ifade edildi. Kısa aralıklarla meydanların son hava durumlarını almaya devam ediyorlardı. Bu sefer çok miktarda yakıt alabilmişlerdi, dört saat havada bekleyecek kadar yakıtları vardı. Almaty’ya gidecek şekilde hazırlıklarını da bitirdiler ve hava ile pist durumunun iyileşmesini beklemeye başladılar.

      Kar yağışı, tipi ve kuvvetlenen rüzgâr uçağın özellikle sağ tarafını neredeyse tamamen kapatmaya başlamıştı. Ara sıra güçlü bir rüzgâr uçağın gövdesini kırbaçlıyordu, baktığı cam tarafının da karla örtülmekte olduğunu fark etti. Bu meydana iniş yapalı yaklaşık bir saat geçmişti, ilk gelenden sonra hiç bir görevli gelip gitmiyordu. Sonunda yer görevlisi kapıda göründü, elindeki kâğıdı kaptana uzattı. Bu bir resmi evraktı ve altında meydan meteoroloji müdürünün mühür ve imzası vardı.

Buna göre Almaty meydanının hava durumu bir saat içinde inişe müsait olacaktı. Frenleme durumu için ise elinde başka bir evrak tutuyordu buna göre ise pistin iniş için limitlerde olduğu yazılıydı.

       Bundan sonra yapılacak tek şey uçuşu gerçekleştirmekti. Önce uçağın kardan temizlenmesi gerekiyordu. Bunun için uçak kapıları kapatıldı, uçak geri geri taksi yoluna doğru itilmeye başlandı. Uçağı geri itmek için bağlanan araç çok zorlanıyor ve patinaj yaparak kayıyordu. Çok zor da olsa uçak istenilen pozisyona getirilebildi. Uçağı kar ve buzdan temizlemek için kullanılan aracın çalışmasını takip etmeye başladılar, göründüğü kadarıyla ki sadece kanatları görebiliyorlardı, uçak temizlenmişti. Kar fırtınası hiç ara vermeden sanki tüm hırsıyla uçağa saldırıyordu, dış hava sıcaklığı da eksi on iki olarak uçağın ısıölçer saatinden görülüyordu. Araç da işini bitirerek ayrıldıktan sonra, motorları çalıştırdılar ve uçakla ilgili son kontrolleri yapmaya başladılar, aslında bu kontrollerin taksi sırasında ve piste girerken yapılması gerekiyordu. İyi ki de burada yaptılar, çünkü kumandaların çalışmadığını fark ettiler. Muhtemelen kumanda satıhlarının arasına giren kar ve buz tekrar donmuştu. Yerlerinden kımıldamadan tekrar kar ve buzdan kurtulmak için aracı istediler, fakat araç miktarı sınırlı olduğu için araç otuz beş dakika sonra ancak gelebildi. Bu sefer en yüksek eritme derecesindeki sıvı kullanılarak uçak bir daha yıkandı ve artık yapacak başka bir şey kalmamıştı. Aynı standart işlemleri yaparak motorlar çalıştırıldı, kontroller yapıldı. Kumandalar tam olmasa dahi oldukça açılmıştı, bunun yeterli olduğunu ve sorun olmayacağını düşündüler.

      Pist başına gidene kadar, kumandaları devamlı olarak hareket ettirerek piste girdiler ve kalkışı sorunsuz olarak tamamlayarak, kısa bir uçuştan sonra Almaty meydanına iniş yaptılar. Kendilerine yazılı olarak verilen hava durumu raporuna hiç benzemeyen, bir hava durumuyla karşılaşmışlardı. Buradaki şartlar da tıpkı Bishkek’te olduğu gibiydi. Zaten bu raporun baskı altında verildiği su götürmez bir gerçekti, kaptan bunun farkındaydı ancak verilen tüm değerler, kâğıt üzerinde uçmayı gerektiriyordu. Böyle durumlar Türkiye’de de sık sık başına geliyordu. Özellikle doğu meydanlarına olan uçuşlarda hava durum raporlarında oynanarak, durum, limitler içinde gösteriliyor ve uçağın o meydana gitmesi için baskı yapılıyordu. Ya da pilotlar öyle hissediyordu. Bazı durumlarda ise teknik yetersizlikler buna neden oluyordu.

                             

      Tüm yolcular uçaktan inmişti, kabin ekibi son kontrollerini yapıyordu, kokpitte işler zaten çoktan bitmişti ve kaptanın yerinden kalkacak hâli kalmamıştı. Uzun zamandır bel ağrısı da çekiyordu, doktor bunun Hava Kuvvetlerinde uçtuğu muharip jet uçaklarında yaptığı yıpratıcı görevlerden ve uzun süre oturmaktan olduğunu söylüyordu.

      O ağrılarının bir az hafiflemesi için gövdesini sağa sola döndürürken kabin amiri kokpite gelerek;

-Kaptanım gümrük memurları geldi pasaportlarınızı görmek istiyorlar, demesiyle kaptan zor da olsa yerinden kalktı, belini rahatlatacak birkaç hareketten sonra, çantasını açtı, pasaportunu çıkarttı ve kabin amirine uzattı. Pasaport kontrolü en az kırk beş dakika sürüyordu. Çünkü pasaport kontrolünü yapan memurların kullandığı bilgisayarlar Slav dillerinin kullandığı Kiril Alfabesine göreydi. Latin harfleriyle yazılmış olan isimlerin aktarılmasında güçlükle karşılaşıyorlardı.

      Kaptan uçak içerisinde bir yukarı, bir aşağı yürüyerek rahatlamaya çalışıyordu, uykusu da gelmişti, bir an önce otele giderek istirahat etmek istiyordu. Sonunda işler bitti ve uçağı terk ederek bir görevlinin peşine takıldılar.           

      Terminal binasından çıktıklarında, tipi ve kar yağışıyla tensel temas sağladılar. Bu ne soğuktu, nefes almak bile güçtü. Hemen onları bekleyen araca binerek otele doğru hareket ettiler. Araç oldukça sıcaktı ve hemen uyku bastırdı. Şimdi uyumamak gerekiyordu, otele gidene kadar sabretmek en doğrusuydu. Gün ışıkları her yanı aydınlatıyordu ancak güneşi görmek mümkün değildi. Şehir içinde hummalı bir kar temizleme faaliyeti vardı.

Yol kenarları işine gitmek için yürüyen ve araç bekleyen insanlarla doluydu. Şoför küçük kar yığınlarının arasından aracı dikkatle sürüyordu. Kar bu şehre egzotik bir hava vermişti, neredeyse yabancı bir dünya gibiydi. Araç otelin bahçe kapısından içeri girerken yolların özenle kardan temizlendiğini gördüler. Otele geldiklerinde otel personelinin güler yüzlü davranışları, binanın sıcak hava ve atmosferi onları hoşnut etti.

      Kaptan lobide rahat bir koltuğa oturdu, diğer arkadaşları da onu takip ettiler. Sadece kıdemsiz hostes resepsiyona giderek otele giriş işlemlerini yaptırmaya başladı, zaten bu onun görevlerinden biriydi. Oturanlardan kimse sesini çıkarmıyordu. Otel lobisi de oldukça sakin ve sessizdi. Uçuş ekibi ellerindeki bardaklardan otelin ikramı olan taze meyve suyunu yudumluyordu.

      Kaptan gözlerinin kapanmakta olduğunu fark etti ve ayağa kalkarak pencereye doğru gitti. Buradan otelin hemen arkasından başlayan orman tüm haşmetiyle bembeyaz görülüyordu. Havadayken, yükseklerden bakıldığında büyük ormanlar ona yeşil bir deniz gibi gözükürdü. Güzel havalarda ormandaki büyük çam ağaçlarının tepeleri seçilirdi. Kötü havalarda ise sisler içinde deniz dalgaları gibi dururdu. Dışarıda kar yağışı devam ediyordu. Şimdi iri kar taneleri gökyüzünde salına salına, yeryüzüne o kadar yavaş iniyordu ki sanki yavaşlatılmış bir film seyrediyordu.

      Hostes otele giriş işlemlerini tamamlamış, ona odasının anahtarını getirmişti ve üçüncü seferdir tekrar ediyordu;

-Kaptanım odanızın anahtarını getirdim.

      Kaptan çok derinden gibi gelen bu sesi duydu, ağırlaşan göz kapaklarını aralayarak hostesin uzattığı anahtarı aldı ve asansöre doğru yürümeye başladı…

Adnan Koscagiz
Adnan Koscagiz son yazıları (Hepsini Gör)
0

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Sandık Yarası – Şehriban Tuğrul (Sesli Öykü)

Sesli Öykü

Bir cevap yazın