Adnan Koşcağız 5. Bölüm

                               UYKUSUZLUK VE YORGUNLUK SORUNLARI

      Uçuş uzundu ve muhtemelen yorucu olacaktı. Bu uçuşu yapmak içinden gelmiyordu. Yıllarca bu tür görevleri çok yapmıştı ve her defasında da dönüşten sonra iki gün kendine gelemiyor, kendini yorgun ve mutsuz hissediyordu.

Zaten uzun uçuşlardan sonra yeteri kadar kozmik radyasyon yükleniyor, bir de uçağın içinde soludukları kalitesiz hava onları son derece rahatsız ediyordu. Uykusuzluk ise başlı başına ayrı bir problemdi.

      Peki, gece ve gündüz uyku ve istirahat saatleri düzenli olmayan, bazen gündüz bazen de gece, sık sık uçmak zorunda kalan uçucu personel ne yapacaktı?

                                         

      Gelişmiş ülkeler bu soruna kısmen de olsa bazı çözümler getirmişlerdi. Ancak bizim gibi ülkelerde az personelle çok iş yaptırma alışkanlığı nedeniyle bazı durumlarda vahim olaylar kendini göstermekteydi.

      Bu durum karşısında her uçucu kendine göre birtakım usuller geliştirmişti, mesela; gece görevlerine gelmeden önce mümkün olduğu kadar birkaç saat dahi olsa uyumak veya gözlerini dinlendirmek, uykusuzluğu hissettirmeyecek ilaçlar kullanmak, enerji içeceklerini yanında bulundurmak ve sık aralıklarla içmek vs. Bunlardan en ilginci ise genç bir pilotun uyguladığı usuldü.

      Bir TV programından öğrendiğini söylediği içeceği o gece uzun uçuşta hazırlayarak içecekti. Kaptan bunun uygun olmadığını düşünüyordu, belki bir bardak içilebilirdi ancak tüm gece boyunca bu karışımdan litrelerce içmek akla yakın gelmiyordu.

      Ama genç pilotu ikna edemedi. Bir buçuk litrelik boş bir su şişesinin içine ikişer küçük şişe tonik ve maden suyu koyduktan sonra, bunun içine dilimlenmiş bir limon attı. Şişenin kalan kısmını da portakal suyuyla doldurdu.

      Kalkış meydanı İstanbul, İniş meydanı Amsterdam olacaktı. Bir saat sonra da oradan kalkılarak, Ankara’ya iniş yapılacak ve otele gidilecekti. Ankara’ya iniş saati sabah beş otuz olacaktı. Genç arkadaşı Amsterdam’a gidene kadar bir şişe içeceği bitirdi ve dönüşte de aynısını hazırlaması için kabin amirine rica etti. Amir de tıpkı kaptan gibi bunun fazla olacağını, bu kadar karışık ve gazlı içeceğin kendisine iyi gelmeyeceğini söyledi. Ancak onun sözleri de fayda etmedi. Çünkü “Ben her zaman bunu yapıyorum” diyordu. Bunu her zaman yapması için alışkanlık haline gelmiş olması gerekiyordu oysa daha çok genç ve tecrübesizdi.      

                                                 

      Uçuş problemsiz, yolcular ve ekip memnun bir şekilde devam ediyordu. Genç pilot arada sırada şişeyi kafasına dikiyor ve sonra da ohh çekiyordu. Biraz sonra da tuvalete gidiyordu.

      Güzel bir yaz gecesinin sabahında görev tamamlanmıştı. Ankara’ya iniş için alçalmaya başlamışlardı, genç pilot üşümeye başladığını söyleyerek ceketini giydi, oysa kokpitteki ısı oldukça yeterliydi hatta kaptana göre sıcaktı bile. İniş tamamlandı ve alışılagelmiş işlerden sonra terminali terk ederek kendilerini otele götürecek olan araca bindiler.

      Kaptan gün ışığının aydınlatmaya başladığı ortamda genç pilotun renginin kireç gibi bembeyaz olduğunu gördü ve “İyi misin?” sorusuna karşılık “Problem yok” cevabını aldı. Kabin ekibi aracın arka tarafına, ikinci pilot onların önündeki sıraya, kaptan da onların bir önüne oturdu. Kaptanın önünde kalan boş koltuk sırasına ve kalan boşluklara da ekibin çantaları yerleştirildi. Araç yola koyuldu, hava alanından bir kaç kilometre uzaklaşmışlardı ki genç pilot kaptana doğru eğilerek: “Müsaadenizle araç durabilir mi? İyi değilim,” dedi. Kaptan şoföre sağa yanaşarak durması isteğini bildirirken genç yerinden kalkarak kapıya yöneldi. İşte o anda midesinde ne varsa, sanki bir haftadır orada duruyormuşçasına, tazyikle kaptanın kulağının dibinden ileriye doğru fışkırdı. En öndeki şoförün ensesi dâhil olmak üzere, tüm aracın ön tarafı ve tüm çantalar adeta lağım çukuruna düşmüş gibi oldu. Genç pilot aşağıya indi ve kenara toprağa oturdu. Şoför de onu takiben araçtan indi, o da onun yanına oturdu. Hiç konuşmadan öylece duruyorlardı, bir kaç dakika sonra şoför ayağa kalktı aracın arka tarafına yöneldi ve bagajdan büyükçe bir bidon su çıkardı. Önce kendisini temizledi, sonra da gençle birlikte çantaları aşağıya indirerek onları üstün körü temizlemeye başladılar. Araçta bulunan diğerlerinin ise hiç sesi çıkmıyordu, hiç konuşmadan dışarıya uzaklara bakıyorlardı.

      Bu kadar yorgunluğun ve uykusuzluğun üzerine bu olay çekilecek şey değildi. Kabaca temizlenen çantaları tekrar araca koydular, tüm camları sonuna kadar açarak bir nebze olsun kokuyu gidermeye çalışarak otele geldiler. Araçtan ayrılırken genç pilot, şoföre aracı temizletmesi için oldukça iyi bir para verdi. Kokular saçarak otel lobisine girdiler onlar odalarını alırken, çantaları odalara götürebilmek için bir bagaj arabası geldi ve herkes kendi çantasını o arabaya koydu. Kayıt işlemlerini tamamlayan ekip başka bir asansörle odalarına çıktı. Oda kapısının önünde çantalarının gelmesini beklediler. Arabayı getiren görevli bir eliyle burnunu kapatıyor diğer eliyle de arabayı yönlendiriyordu. Sırayla çantalarını aldılar odalarına girerek temizliğe başladılar. Aslında bu temizlik o kadar kolay değildi, pis kokuların ortamı doldurduğu bir durumda temizlik yapmak çok ağır geliyordu.

                                                                                    

          Kaptan çantasını temizledi odasındaki işleri bitirdi ve aldığı duştan sonra yatağına uzandı. İçi hiç de rahat değildi, vicdanı görevinin henüz bitmediğini söylüyordu. Uyku gözünden akıyordu ancak uyumak mümkün değildi. Televizyonda hafif müzik çalan bir kanalı açtı, sağa döndü sola döndü olmuyordu. Çaresiz yataktan kalktı ve telefonla genç pilotu aradı ve onun da uyuyamadığını, sağlığının iyi olmadığını öğrendi. On dakika sonra oda kapısının önünde buluşmak için sözleştiler. Bu buluşmadan sonra birlikte bir taksiye binerek hastaneye gittiler ve genç pilotun zehirlendiğini öğrendiler. Birkaç saatlik tedaviden sonra istirahat etmek üzere tekrar otele döndüler. Ertesi gün uyandığında kaptan sadece yatağı uzaktan gördüğünü hatırlıyordu. Çok güzel ve uzunca bir süre uyumuştu. Aynı gün akşam, ekip yeni bir uçuşa gitmek üzere, belirlenen saatte otelin lobisinde buluştu. Genç pilot çok zinde görünüyordu ancak mahcubiyetinden kimsenin yüzüne bakamıyordu. Elinde büyükçe bir hediye torbası vardı. Kaptan’dan başlayarak herkesten tek tek özür dileyerek her birine ayrı hediyeler sundu. Bu olay ona hayatının sonuna kadar unutamayacağı büyük bir ders olmuştu.

      Bu tür uzun ve yorucu uçuşlar ne ilk ne de son olacaktı. Uçucu ekipler, özellikle yatılı olarak gittikleri ve uçuşun altı yedi saat sürdüğü, uzun uçuşlu bazı görevlerde, yeteri kadar dinlenme zamanı bulamıyorlardı. İniş ve kalkış arasındaki toplam zaman, bir tam gün bile değildi. Bu tür görevlerle gittikleri yerde çoğu kez yirmi iki saat kadar kalıyorlardı. Bu da dinlenme ve sonraki uçuşa hazırlanma için çok yetersiz kalıyordu. Uçuş sonunda; uçaktan ayrılma hazırlıkları, pasaporttan geçiş, otele geliş, odalara yerleşme zaten en az iki saati alıyordu. Bu arada uçuşun radyasyonunun atılması için mutlaka on dakikalık duş alınması da gerekiyordu. En az sekiz saat uyunması gerektiği de düşünülürse; bir diğer uçuşa hazırlanmak için ne zaman tekrar uyunacak, özel yaşantılar ne olacak, her bireyin kendine ayıracağı zaman yok mu? Yatak yabancı, çevre yabancı, civarın alışılmadık gürültüsü, odanın tarzı, şekli gibi daha nice unsurlar hesaba katıldığında, uyumak için uzanılsa dahi vücut isyan ediyordu. Bir de bulunulan ülke ile yaşanılan ülke arasındaki saat farkı, (gün doğumu/gün batımı) hesaba katıldığında bu isyanın daha da şiddetleneceği görülecektir. Böylece bazı ekip üyeleri uykularını alamadan, geldikleri günün gecesi tekrar uçuşa gitmek üzere otelden ayrılıyordu.

      Bu şartların oluştuğu bir başka uçuşta; doğudan batı istikametinde Türk Hava Sahasına girdiklerinde radara mevki raporu verdiler, radar operatörü onları takip ettiğini ve pozitif kontrolde olduklarını bildirdi. Birkaç dakika sonra, radar onları tekrar aradı ve kendi şirketlerinin diğer bir uçağının kendilerinden iki bin feet yukarda ve yirmi mil önlerinde olduğunu, fakat kendileriyle telsiz teması olmadığını belirterek, aracılık yapmalarını istedi. Radarın bu isteğini kaptan yerine getirdi. Çeşitli telsiz frekanslarından ve her zaman açık olması gereken acil kanaldan, diğer uçağa defalarca çağrı yapmalarına karşılık herhangi bir yanıt alamadılar. Kaptan ikinci pilota dönerek;

“Bu uçak biz kalkıştan sonra irtifamızı alarak rotaya girdiğimizde hemen arkamızdaki uçak değil miydi? Uzunca bir süre onları radar kanallarında duymadık. Uçak oto pilotta kendi halinde uçuyor herhâlde,” dedi. Uçak oto pilotta iken herhangi bir müdahale olmazsa yakıtı bitene kadar uçacaktı.

                                        

      Muhtemelen sessizce iki ülke hava sahasını kat etmişlerdi. Acaba uçak kaçırılmış mıydı, acil bir durum mu söz konusuydu, telsiz arızası olabilir miydi? Ama telsiz arızası çok uzak ihtimaldi çünkü haberleşecekleri başka cihazları da vardı. En kötü ihtimal her iki pilotun da uyumuş olmasıydı.

      Aradan beş dakika geçmiş ya da geçmemişti ki radarın çağrısını duydular;

“Bu bir karşılıksız yayındır. Bölgedeki uçakların dikkatine…”

“Ana Jet Üssü’nden iki adet silahlı önleme uçağı kaldırıldı, çağrılara cevap vermeyen uçak takibe alındı…” Bunun anlamı; uçak bir süre daha izlenecek, bir yerleşim yerine veya stratejik bir hedefe yönelirse vurularak düşürülecekti.

      Aslında, kokpitte uyumak söz konusu değildi, ancak iki pilotla yapılan uzun uçuşlarda, pilotlardan biri kendi görevlerini diğer pilota devrederek, kendi sandalyesinde kısa bir süre dinlenebilirdi. Bu durumda ise kabin ekibinden kıdemli bir görevlinin kokpitte olması şartı vardı. Bunun dışında uzun uçuşlarda ve özellikle gece uçuşlarında, kabin amirinin on beş dakikada bir kokpitle irtibat kurması gerekiyordu. Pilotların her ikisinin de zinde ve görevlerinin başında olduğu görülmeliydi.

      Pilotların bazen; çok yorgun, uykusuz ve hatta hasta olarak uçtukları az da olsa görülüyordu. Bu durum çoğu kez mecburiyetten, bazen de uçamayacak durumda olduğunu bildirdiğinde uçuş tazminatının bir kısmının kesilme riski olduğundan dolayı idi. Ana üsten uzak bir meydandan uçuş yapılacaksa uçmamak demek; o seferin saatlerce, hatta günlerce aksaması demekti. Bu durum aynı zamanda şirketi de maddi zarara sokuyordu. Pilot sorumluluğu alarak uçmaya karar veriyordu ve bu da mecburiyeti oluşturuyordu.

      “Yine böyle uzun bir gece uçuşunda ikinci pilot dinlenmek için izin istemişti, sandalyesini geriye çekerek gözlerini kapatması ve horlamaya başlaması sanki aynı anda olmuştu. Çok uykusuz olduğu zaten her halinden belli oluyordu. Kabin Amiri iki bardak sade kahve ile kokpite gelmişti. Kaptan kahveyi sadece sevdiği için değil aynı zamanda uyanık kalmasını sağladığı için içiyordu. Bu gece de uçuş sonuna kadar en az on bardak kahve içecekti herhâlde. Bu gece de diğer gece uçuşlarında olduğu gibi hiç de uyuklamak niyetinde değildi. Havadayken yolcu olarak uçsa dahi uyuduğu enderdi. Tecrübeli pilotların pek çoğu gibi, döşeğinde yaşlılıktan ölecek kadar mutlu havacıların, meslek hayatları boyunca beklenmedik olaylara karşı anında reaksiyon gösterenler olduğunu biliyordu. Uçtukları bölgedeki hava trafiği çok azdı ve hava şartları da oldukça güzeldi. Kaptan ve kabin amiri bir süre sohbetten sonra yaklaşık bir saattir ikinci pilotun uyuduğuna şahit oldular. Onu uyandırmak hiç de kolay olmamıştı, uyandıktan sonra ise kendine gelmesi de bir hayli zaman almıştı.”

                                        

      O bunları düşünürken sessiz uçak önceden belirlenen rotada ve oto pilotta hâlâ uçuşa devam ediyordu. Önleme uçakları ile radar konuşmaları başka özel bir kanalda yapıldığından onları duymak ve neler olup bittiğini anlamak mümkün değildi. Ancak radar, genel frekanstan ve acil durum frekanslarından çağrılara devam ediyordu. Artık o uçak İstanbul’a yaklaşmıştı ve alçalmaya başlamış olması gerekiyordu. Kendileri de iniş için alçalıyorlardı ve yaklaşma kontrol radarının kanalına geçtiler ancak içlerindeki huzursuzluk gittikçe artıyordu. Sessiz uçak muhtemelen İstanbul üzerindeydi ve bilgisayara girilen uçuş planının son bölümlerindeydi, oto pilotta uçmaya devam ediyordu, hesaplara göre yakıtın bitmesine yakın uçak yerleşim birimleri üzerinde olmayacak şekilde muhtemelen de deniz üzerinde düşürülecekti. Bu kararı vermek hiç de kolay değildi. Kriz yönetimi devletin en üst kademesini ilgilendiriyordu, uçağın düşürülme emrinin verilmesi büyük bir sorumluluğu gerektiriyordu. Bir uçağın kontrolsüz olarak başıboş dolaşması ise hiç de hoş değildi. Bir de o uçağın içinde yolcu olmayı da kimse arzu etmezdi.

      Bütün bu heyecanlı bekleyiş içinde, olayların nerelere kadar gideceği tahminlerini yapmak kolay değildi. Gerçeğe en yakın tahmini yapacak olanlar, olaya şahit olan ve o anda havada, o bölgede uçan pilotlardı. Bir de aynı heyecan ve tedirginliği hisseden ayrı bir birim vardı. Uçakla temas etmeye çalışan radar operatörleri ve olayı yakından takip eden Bölge Hava Kontrol Merkezi. Bu birimler aynı zamanda askeri ve siyasi birimlerle de yakın koordinasyonu sağlıyordu.

      O gün, o sessiz uçakta görevli olan kabin amirinin kardeşi radar odasındaki sekiz saatlik çalışmasının üçte birini tamamlamıştı. Burası, uçuş kulesinin sondan bir önceki katında, geniş bir salondu. Hava Kontrol görevlilerinin yerde ve alan çevresindeki hava sahasında bulunan uçakların hareketlerinin düzenlendiği, yuvarlak ve camlı odanın tam altındaydı. Radar bölümünün kontrol sahası ise, bu mahalli bölgenin dışını kapsıyor ve diğer radar kontrol sahalarının sorumluluk bölgelerine kadar uzanıyordu.

                                         

      Kulenin tepesindeki yuvarlak odanın tersine, radar odasının penceresi yoktu. Yaklaşık on kadar operatör ve denetimci, gece gündüz yarı karanlıkta, daha doğrusu tavana gömülü mat camlı ampullerin cılız ışığında çalışıyorlardı. Çevrelerindeki çeşitli araçlar, ekranlar, komuta tabloları, radyo telsiz kumanda panoları dört bir taraflarını kaplıyordu. Elektronik cihazların hassaslığı nedeniyle oda içindeki ısı yaz kış yirmi üç derecede tutulduğundan, herkes gömlekle çalışıyordu.

      Radar odasına girildiğinde edinilen ilk izlenim; büyük bir durgunluktu. Yanıltıcı bir izlenimdi bu, çünkü görünür durgunluk, devamlı bir gerilimi gizliyordu. Gerilimdeki son nokta ise, sessiz uçağın ekranda belirmesi ve acil durumdaki uçaklara verilen kodla işaretli olmasıydı. Bu uçağın kendi kontrolleri altına girmesiyle birlikte, denetim görevlilerinden biri, ekran başındaki operatörün yanına, yardım için koştu. Diğer iki denetimci ise diğer uçakları yönlendirmek ve yerde görev yapan arama kurtarma birliklerini, yangın birimini, ambulansı ve diğer ilgili birimleri harekete geçirmekle görevliydi.

      Tabii, üst kattaki uçuş kontrol kulesine durum hemen bildirilmişti. Yer birimlerini derhal alarm durumuna geçiren ve yerdeki araç trafiğini de idare eden kontrol kulesi amiriydi.

      Ekranın önünde madeni koltukta oturan operatör öne eğilmişti. Çökük omuzlardan koltuğun kenarına yapışan ayaklara kadar, ince uzun gövdenin duruşu büyük bir gerilimi yansıtıyordu. Delice bakışlı bitik yüz vahşi bir dikkati ortaya koymaktaydı. Ekranın yeşil ışığı gözlerin altındaki mor halkaları daha da belirginleştirmekteydi.

      Ümitlerin tükenmekte olduğu o dakikalarda tüm çalışanlar kendi sorumluluklarını yerine getirirken, kulakları bir sesi bekliyordu. İşte o anda; telaşlı, heyecanlı ve panik içinde oldukları anlaşılan pilotun suçlu sesi duyuldu;

“Yaklaşma kontrol, alçalma ve üç altı pistine direk yaklaşma ve iniş müsaadesi istiyoruz!

Yaklaşma Kontrol;

“Alçalma ve yaklaşmaya serbestsiniz, başka bir frekansa geçebilir miyiz?”

Sessiz uçak;

“Hangi frekans?”

Yaklaşma Kontrol Radarı;

“123…”

                                             

      Sessiz uçağın sesi, tüm çalışanların sevinç çığlıkları atmasına birbirlerini kucaklayarak kutlamasını sağladı. En çok sevinen ise tabii ki kardeşti, yapılan çağırıya cevap veremeyecek kadar heyecanlı ve sevinçliydi. Durumu takip eden denetçi hemen duruma el koydu ve zamanında müdahalesini yaptı. Her şey düzelip ortalık yatıştıktan sonra operatör, ablasının o uçakta olduğunu arkadaşlarına söyleyebildi. Bunu duyan kontrol operatörü, onu rahatlatmak ve mesaisinin geri kalan kısmında iç rahatlığıyla görev yapabilmesi için, dinlenme odasına bir süreliğine gönderdi. Dinlenme odasında kendisine bir kahve aldı ve koltuğa uzandı. Bir taraftan da sessiz uçağın kaptanının neler hissettiğini düşünüyordu. Belki bayıltıcı bir rehavet hissediyordu, uykuya çok ihtiyacı vardı ve uyudu. Uyandırıldığı anda beyni ona nasıl hükmetmişti, ne olduğunun, nerede olduğunun farkına varması ne kadar süre almıştı? Hiç kuşkusuz korkunç bir yalnızlıktı hissettiği, tıpkı kendisi gibi. Benzerlerinin fiziki yakınlığına rağmen, insanoğlu için hayat sonsuz bir yalnızlıktı. Kendisinin yanında iş arkadaşları vardı, pilotun da yardımcısı ve mürettebatı. Ne yazık ki önemli olan bu yakınlık değildi. Özellikle de iç zindanına beyninin derinliklerine çekilen kişi için. En yakınları bile çekilen yere ulaşamazdı, orada tek başına, kuşkularıyla anılarına, bilincine ve korkularına karşı durmak zorundaydı. O bu yalnızlığın yoğunluğunu bilirdi.

      Trafikte olan diğer uçaklar da, bu konuşmaları büyük bir sevinç ve mutlulukla karşıladılar. Hem uçak yolcuları, hem de uçak kurtulmuş oluyordu. Hem de belki de uçağın düşmesiyle yerde olabilecek hadiselerin önüne geçilmişti. Bu durumda muhtemelen en üst düzeyde karar verecek olan yöneticilerden başlamak üzere her kademedeki yöneticiler rahat bir nefes almışlardı.

      Aradan bir hafta geçtikten sonra, bu sessiz uçağın rapor vermeden geçtiği ülkelerden birinden Türk hava sahasının kontrolünden sorumlu olan en üst düzey makama bir yazı geldi. Bu yazıda; böyle bir olayın tekrarlanması halinde uçağın doğrudan vurulacağı bildiriliyor ve buna göre şirketlerin tedbirlerini alması isteniyordu. Olayın olduğu gün, bu ülke de kendi önleme uçaklarını kaldırmış, uçağın tanımlanan bir uçak olması ve kendi rotasında uçuşuna devam etmesi de göz önüne alınarak sınıra kadar takip edilmişti. Bu olay çok ucuz atlatılmıştı. Uçağın pilotlarına çeşitli cezalar verilmiş, birçok yazılı ve sözlü emirler havada uçuşmuştu. Ancak personelin rahatlamasını sağlayacak olan mesai düzenlemesine hiç değinilmemişti. Yine ticari düşünceler ön plandaydı. Yoğun uçuş, dinlenme sürelerinin azlığı ve biriken yorgunluklar ne zaman dikkate alınacaktı? Ne zaman uçuş emniyetinin en ön planda olduğunun bilincine erişilecekti?

DEVAM EDECEK…

Adnan Koscagiz
Adnan Koscagiz son yazıları (Hepsini Gör)
0

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Datça Süslü Kadınlar Turu Haber: Esmeri Alev Ekebaş

Haber

Bir cevap yazın