Alçak Uçuş Adnan Koşcağız

        Ana Jet Üs Komutanı General, Denetleme Başkanını mesai bitiminde yanına çağırarak sözlü bir emir verdi;

 “Albayım yarınki feribotla İstanbul’a gideceksin, seni orada bir araç karşılayacak ve oradan da Marmara Ereğlisi’ndeki yazlıklara gideceksin.”

“Emredersiniz Komutanım görevim nedir?”

“Yazlık sitelere tipi belirlenemeyen bir uçağın defalarca tehlikeli dalışlar ve çok alçak irtifalardan geçişler yaptığı bilgisi bana ulaştı. Özellikle küçük çocukların çok korktuğu ve birbirlerine kenetlenerek şuursuzca bağırdıkları ve bu durumun yerel bir gazetede de yayınlandığını haber aldım. Komutanlığın da haberi olmuş ve konunun araştırılması görevini üssümüze verdiler. Ben de seni görevlendiriyorum.”

      Komutanın yanından ayrılan albay bir taraftan yürüyor diğer taraftan da ne yapacağına karar vermeye çalışıyordu. Aklında bazı çözümler vardı ancak onlara hiç uymayan başka olaylarla da karşılaşabilirdi. Filo uçucusu iken çok alçak irtifalardan birçok görevler yapmıştı. Alçak irtifanın tehlikelerini ve zorluğunu çok iyi biliyordu. Uçuculuk hayatının büyük bir kısmı muharip jet birliklerinde geçmişti. Bu uçuşların adrenalin yüklü olduğunu insanı heyecan ve korkunun nasıl bir eşiğe getirdiğini iyi biliyordu. Bu eşik ölüme meydan okumaktı. Özellikle plansız yapılan disiplinsiz bir uçuşsa bu duygu doruk noktaya ulaşıyordu.

      Yürüyüşüne devam ederken ayaklarının onu foto kıtasına doğru götürdüğünü fark etti. Kapıya bir sandalye koymuş ve istirahat etmekte olan görevli astsubay onu görünce hemen ayağa kalktı ve beraberce içeri girdiler. Birkaç saat sonra albay elindeki bazı uçak fotoğraflarıyla orayı terk ediyordu. Büyükçe bir zarfın içine konulan; Hava Kuvvetlerinde kullanılmakta olan tüm uçakların değişik pozisyonlardan havada ve yerde çekilmiş fotoğrafları koltuğunun altındaydı.

      O çok iyi biliyordu ki bir araştırmanın başarısı, araştırmadan elde ettiği bilgileri kendi kişisel bilgileriyle birleştirmesiyle ortaya çıkar. Bunun için en küçük bilgiyi dahi atlamamalıydı.

      Ertesi gün güzel bir deniz yolculuğu yaparken simit ve çay keyfini de ihmal etmemişti. Feribottan indiğinde tahsis edilen aracın şoförü onu bekliyordu. Sivil giyimli olduklarından buluşmak biraz zor olmuştu ama sonuçta buluşmuşlardı.  Henüz sabahtı ve yeteri kadar zamanı olduğunu düşünüyordu.

      Yola koyuldular, albay yol boyunca dışarıya bakıyordu ama etrafındaki manzarayı ve kıyıyı takip ederek uzanan yolu görmüyordu sanki. Aklından hep daha önceden tanıdığı, duyduğu birkaç isim geçiyordu. Onlar olur mu, olmaz mı? Bu disiplinsiz uçuşu gerçekleştirebilecek çok fazla pilot da yoktu aslında.

      Ana yoldan ayrıldılar, dar ve kıvrımlı yolda ilerlemeye başladılar. Tek tük gördükleri evlerin sayıları giderek artmış ve bir mahalle halini almıştı. Böylelikle yazlıkların olduğu bölgeye gelmişlerdi ve tam da düşündüğü gibi, birbiri içine geçen bu sitelerde kimi bulup da bilgi alabilecekti. İpucu yakalamak kolay olmayacaktı.

      Albay önce yoldan girişi olan sitelere sonra da aradaki nispeten dar yolla bağlantısı olanlara gitmeye karar verdi. Girdiği sitelerde kişilerin toplu olarak bulunabileceği oturma alanları ve kafeler gibi yerlere gidiyor bir masaya oturuyordu. Getirdiği fotoğrafları masanın üzerine yaydığında zaten uçuşla ve uçaklarla ilgili olanlar yavaş yavaş onun yanına sokulmaya başlıyordu. Konuşmalardan bu tür uçuşların aralıklarla tekrarlandığı anlaşılıyordu. Ancak kesin zaman ve uçak tipini tespit etmek mümkün olamıyordu. Genç, yaşlı, çocuk, kadın, erkek birçok kişiyle görüşme yapmıştı ve birçok yazlık siteyi gezmişti. Bu arada yazlık ev satmak ve kiralamak için teklifler de gelmiyor değildi.

      Artık yorulmaya başlamıştı ve güneş evlerin üzerinden yavaşça kaybolmaya hazırlanıyordu. Her gittiği sitede çay, kahve içmekten midesi bulanmaya başlamıştı. Öğle yemeğini de yemediğini, sadece feribotta bir simit yediğini hatırladı.

      Havanın kararmasının asıl sebebi; güneşin batmaya yakın olması ve aynı zamanda bulutların artışından oluyordu. Gökyüzü karardıkça karardı, ne çabuk da akşam oldu diye geçirdi içinden. Albay bir ara başını kaldırdı gökyüzüne baktı, adeta bir karabulut ormanıydı gökyüzü. Karabulutların bir yerinden hayal meyal görünüyordu güneş, görünmüyor da varlığı anlaşılıyordu bulutların arkasından. Güneşin görünmediği ama işte ben buradayım dediği noktaya baktı, sonra başını aşağı doğru indirirken kendisine soran gözlerle bakan delikanlıyla göz göze geldi. On sekiz-yirmi yaşlarındaki yağız delikanlı bu sitede oturuyordu..

      Delikanlı havacılıkla oldukça ilgili görünüyordu ve uçaklar ne zaman gelse hemen sahile çıkıp onları hayranlıkla seyrettiğini ballandırarak anlatıyordu. Uçakların hareketlerini, nereden, nasıl, hangi irtifalardan gelip, hangi yönde kaybolduklarını ve uçakların yapısal görünümlerini ayrıntılarıyla anlatıyordu. Albay bir ipucu yakaladığını anlamıştı ve masanın üzerinde karışık halde bulunan uçak fotoğraflarını göstererek sorusunu sordu;

“Hangi uçaklar geliyordu? Gösterebilir misin?”

Genç delikanlı tereddüt dahi etmeden F-4 uçaklarının değişik fotoğraflarının hepsini seçti. Bu sırada birkaç kişi de bu olayı izliyordu. Aralarında orta yaş üzeri bir beyefendi olaya müdahil oldu;

“Komutanım bitişik sitede yaşlı bir hanım var onun oğlu veya damadı havacı pilot sanıyorum dedi.” O anda işte şimdi bir ipucu buldum diye geçirdi içinden, ancak içinde bir burukluk da oluşmadı değil.

      Şimşek çelik parıltılı yalın kılıcıyla yürüdü karanlığın üstüne. Karanlık yaralı bir dev gibi böğürdü, yağmur olanca şiddetiyle yağmaya başladı. Dünyanın tepesinde bin yıl sönmeyecekmiş gibi göz alıcı bir parıltı asılı kaldı bir zaman. Karanlık korkunç bir boğuklukla gürledi peşinden.

      Delikanlı hemen fotoğrafları aceleyle topladı ve kafenin kapalı bölmesine onu götürdü. Orta yaştaki adam da onları takip etti. İçerde mis gibi kaşar peyniri ve tereyağlı tostun kokusu her tarafı sarmıştı. Bir tost ve ayranı güzelce yedikten sonra devam eden sohbetle birlikte yaz yağmuru da sona ermiş, güneş batmakta olmasına rağmen ortalık aydınlanmıştı. Şimdi artık pilot olan damat veya oğulun olduğu yere gitme vakti gelmişti. Albay huzursuzdu, içinde hep bir tedirginlik vardı ve bir kurt içini kemiriyordu.

      Bitişik siteye dar bir geçiş yolundan kolaylıkla ulaştılar sonra evi gösteren beyefendi kendisini kibarca selamlayarak onun yanından ayrıldı ve kendi evine geri döndü.

      Albay kapının önünde bir an durdu ve zile bastı. Kısa bir süre sonra kapı açıldı. Kapıyı açan hanımla göz göze geldiler. Her ikisinin de şaşkınlıkları bakışlarından anlaşılıyordu. Birbirlerini çok iyi tanıyorlardı. Filo komutanlığı yaptığı sırada kendi filosunda görev yapan üsteğmenin eşi karşısında duruyordu.

      Birden bire okuduğu bir kitabın satırları saniyeler içinde gözünün önünden geçti.

      “Hiçbir karşılaşma tesadüf değildir. Hiçbir hissediş, düşünüş, bakış, algılayış, seziş de öyle. Hatta bunların tersi de tesadüf değil.” Alışveriş yaptığımız market, yemek yediğimiz lokanta, su içtiğimiz çeşme, yürüdüğümüz kaldırım ve orada yanlarından birer yabancı olarak geçip gittiğimiz insanlar. Tesadüf gibi görünen karşılaşmalar, yolu sorduğumuz herhangi biri, hafifçe çarptığımız insan. Bize gülümseyen küçük bir çocuk önümüzden aniden uçuveren kuş… Bazen hiç hesapta olmayan durumların içine çekiliveririz. Hayal bile etmediğimiz olayları yaşarken buluruz kendimizi. Bir martı çığlığı, bir satıcı bağırışı, alır götürür bizi yıllarca ya da yollarca uzaklara… Hem öğretmen hem de öğrenciyizdir her ilişkinin içinde. Doğduğumuz aile, gittiğimiz okullar, sıra arkadaşımız, sevgilimiz, eşimiz, çocuğumuz vs. Her ilişki, farklı bir yönümüzün aynasıdır. Ve bizler de onlar için birer aynayız.

      İlk şaşkınlıklar geçtikten sonra hanımefendi kapıyı sonuna kadar açarak albayı içeriye davet etti. Soran gözlerindeki ifadeyi gidermek için; görevli olarak yakındaki bir hava birliğine geldiğini ve evi de bildiği için uğramadan geçmek istemediğini belirtti. Ancak bu uydurma bahaneye kendisi de inanmadı. Hanımefendi eşinin bir yere gittiğini ve gelmek üzere olduğunu söyleyerek;

      “Kahveyi nasıl içtiğinizi unutmadım hemen geliyorum,” dedi ve içeri geçti.

      Çok geçmeden eşi de geldi ve eski komutanını karşısında gördüğünde yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Gözleri karardı, yıldızlar titriyordu gökyüzünde, anlatılmaz bir duygu gözlerinden süzülüp bütün benliğine ulaşıyordu. Kapıda öylece durdu. Başını kaldırıp baktı karşısındaki pencereden dışarıya, denizi gördü; deniz dümdüz, sonsuz bir düzlük gibi uzanıyor önünde. Bir dağ, bir tepe, bir engel yok ufukta dümdüz apaçık, dosdoğru. Şimdi baktığı şu pencereden dünyanın sonu görünüyordu.

      Kahvelerini içtiler, eski günlerden biraz bahsettiler. Albay zamanının kalmadığını gitmek zorunda olduğunu söyleyerek ayağa kalktı ve silah arkadaşına bir baş hareketiyle kendisiyle birlikte gelmesini işaret etti. Dışarıya çıktılar hiç konuşmadan bir süre yürüdüler, deniz kenarındaki bir kafeye oturdular. Birer bira söylediler, albay birasından büyükçe bir yudum almıştı ki arkadaşı bardağın yarısına gelmişti. Şimdi birbirlerini çok iyi tanıyan bu iki silah arkadaşı, kader arkadaşı karşılıklı olarak oturuyorlardı. Albay daha ağzını açmadan yüzbaşı hemen söze başladı;

“Komutanım buraya niçin geldiğinizi tahmin ediyorum. Sizin sevmediğiniz disiplinsizliği yapan benim. Bunu nasıl yaptım ben de bilemiyorum,” diyerek ağlamaya başladı, hıçkırarak ağlıyordu.

      Albay, onun bu davranışı karşısında çok duygulandı, ağlamamak için kendisini zor tutuyordu, kararsızlık ve şaşkınlık içindeydi. Kafasının içinde koyu, bulanık, boz renkli bir sis vardı. Aslında her şey apaçık ortadaydı. Başını yukarıya kaldırdı aya baktı, gene eski yerinde asılmış duruyordu, her şeyden habersiz. Bir zaman uzadı karanlığın içindeki sessizlik, uzayıp büyüdü. İçinde vicdanıyla boğuşuyordu. Sonra düşündü ki; o bu hareketiyle kendi kendisinin cezasını zaten kendisi vermişti. Onu filo komutanlığı yaptığı dönemde bir üsteğmen olarak tanımıştı. O çok düzgün karakterli bir subaydı. Çok çalışkan, her türlü görevi kabule hazır ve her türlü görevi başarıyla yapabilecek bir pilottu. Arkadaşları arasında çok sevilen, örnek bir kişiliğe sahip ve çok iyi bir aile babasıydı. Bütün bunları düşündüğünde vicdanına yenik düştü.

      Bu disiplinsizliğin cezasının çok ağır olduğunu ikisi de biliyordu. Suçun sabit olması halinde derhal uçuşu kesilecek ve uçuş kuruluna sevk edilecekti. Uçuş kurulu ise pilotun uçuştan ayrılmasına karar verecekti. Şimdiye kadar bu suçu işleyip de uçuşa devam eden olmamıştı. Olumlu olan tek yanı ise hava kuvvetlerindeki bundan sonraki görevlerini yapmak üzere hangi sınıfı seçmek istediği kendisine sorulacaktı. Böyle genç, dinamik, çok başarılı ve mesleğine âşık bir pilotun bu durumu kaldırması mümkün değildi. Uçuş onun yaşam biçimiydi, onsuz yaşamayacağını çok iyi biliyordu. Eski filo komutanı da bunun böyle olduğunu biliyordu ve bu nedenle ona bir şans daha vermeyi uygun görmüştü. 

      Yaptığı bu disiplinsizliği kimseye anlatmaması şartı ile bir daha böyle bir disiplinsizlik yapmayacağına dair namus ve şeref sözü aldı. Olayın ikisi arasında kalacağını da belirttikten sonra kucaklaşarak birbirlerinden ayrıldılar. Albay bir şeyler söylemek istedi, sesi boğazından kurtulup boşluğa çıkamıyordu. Küçük diline takılıp kaldı sesi, silkindi, zorlandı da sonra sökebildi boğazına takılıp kalan sözleri;

“Hoşça kal, daha iyi günlerde görüşmek üzere.”

      Sıra raporun sözlü ve yazılı olarak üst makamlara verilmesine gelmişti. Görevin en zor kısmı da buydu. Karmaşık duygular sarmalındaydı; acaba kendisine ve yaptığı göreve ihanet mi ediyordu? Yaptıklarına kendisi de inanamıyordu, şaşkınlık içerisindeydi. Karşılıklı verilen sözler vardı ve geri dönüş yoktu. Sonunda olay kapanmış, kimseyi üzmeyecek bir rapor yazılmıştı.

      Aylar yılları kovalıyor, zaman su gibi akıp gidiyor, albay eski filo arkadaşını çok yakından takip ediyordu. Sanki kardeşini takip ediyormuş gibi davranıyordu. Onun başarılarıyla gurur duyuyordu, belki de onun başarılarını takip etmekle suçluluk duygularını bastırmaya çalışıyordu. Ondan güzel bir haber geldiğinde içinde bir ferahlık hissediyor yaptığının boşa gitmediğine kendisini inandırmaya çalışıyordu.

      O şimdi binbaşıydı, Hava Harp Akademisini bitirip kurmay subay da olmuştu ve muharip jet filolarından birinde önemli bir göreve atanmıştı. Çalışma temposu her geçen gün artıyordu o yıllar, komuta kademelerindeki pilotların çok fazla görev yapmak zorunda bırakıldığı yaygın mesai yıllarıydı. Sadece muharip birlikler değil aynı zamanda karargâh personeli de mesai süresi gözetmeden çalışıyordu.

      Komutanlık karargâhında her günkü alışılmış işlerin yapıldığı günlerden birinde kıdemli albay masasında oturmuş gelen emirleri incelemekteydi. İçeriye yan odada görev yapan ve birlikler arası yazışmaları takip eden subay girdi;

“Albayım size bu sefer kötü bir haber vereceğim,” demesiyle, sanki kaynar sular başından aşağıya doğru döküldü. Kulakları çınlamaya, kalbi yerinden çıkacakmış gibi atmaya başladı. Subay sözlerine devam etti;

“Havadan yere atış görevinde bir F-4 Phantom uçağı düşmüş pilot şehit.”

      Albay yaydan çıkmış bir ok gibi ayağa fırladı, şimdi ayaktaydı ancak hareket etmeden nefes dahi almadan ismi bekliyordu. Saatler gibi gelen birkaç saniyelik nefes arasından sonra subay ismi söyledi. Bir enkaz gibi koltuğuna yığıldı albay. Yıkılmıştı, şimdi vicdan azabı içini yakıyor, en küçük hücresine doğru yol alıyordu. Kanı damarlarında zorlukla dolaşıyordu. Başı ağrımaya başladı elini yumruk yapıp sertçe başına vurdu, içinden ağlamak geliyordu. Yıllarca bu anı düşünmüştü, olmaması için her gün dua ediyordu. Ama işte korktuğu başına gelmişti.

      Bundan sonrasında albay hiç kimseye hiçbir şey söylemeden yıllar geçiyor vicdan muhasebesini defalarca tekrarlıyordu. Emekli olduktan sonra dahi keşke ile başlayan birçok cümle içini kemiriyordu. Hep nasıl oldu da ben bu hatayı yaptım ifadesini defalarca tekrarladı. Bu duygular benliğini ezdi, içini kemirdi. Oysa askerliği ve disiplini çok seven, görev anlayışını her şeyin üzerinde tutan bir yapıya sahipti. Doğruluğu ve dürüstlüğü ilke edinmiş bir subayın bunu asla yapmaması gerektiğini düşünüyordu. 

      Belki onunla deniz kenarında oturup karşılıklı konuşmaya başladıklarında gerçeği, yalnızca gerçeği ve doğruları bildiği şekilde ortaya koysaydı ve raporunu buna göre yazsaydı o genç pilot şu anda belki de yaşıyor olacaktı. Belki de başka bir yerde, başka bir görevde, başka bir şekilde bu dünyayı terk edecekti. Bunu kim nasıl bilebilirdi ki.

      Bir anılar kitabında olayı kısaca kaleme alan emekli albay; yaptığının yanlış olduğunu belirtiyordu. Bu açıklamayla; görevdeki arkadaşlarına ve görevdeki geleceğin komutan pilotlarına seçtiği yolun doğru olmadığını bir ders mahiyetinde bir kez daha vurguluyordu.

ADNAN KOŞCAĞIZ

Adnan Koscagiz
Adnan Koscagiz son yazıları (Hepsini Gör)
5

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Sandık Yarası – Şehriban Tuğrul (Sesli Öykü)

Sesli Öykü

Bir cevap yazın