Anlamlı Anılar  Celalettin Ağırbaş  1. Bölüm (Dizimize bugün başladık)

Anlamlı Anılar Celalettin Ağırbaş 1. Bölüm (Dizimize bugün başladık)

1.bölüm

SILADAN GURBETE GÖNÜL KÖPRÜSÜ  

Doğduğum Yer, Peranet (Demirciler)  

Artvin – Şavşat kazasına bağlı Pınarlı Köyü’nün Peranet (Demirciler) Mahallesi’nde 11.09.1941 yılında dünyaya geldim. Asıl adım Seladdin’dir. Ortaokula kayıt sırasında nüfusta adımın “Celaddin” olarak kayıtlı olduğunu söylediler. Bu isim pek de hoşuma gitmese de     yapacak bir şey yoktu. Öğretmen oluncaya kadar kayıtlarda bu ismi taşımak zorunda kaldım. Halk arasında adım Seladdin veya Selahattin olarak geçiyordu. Öğret- menliğe başladığımda ilk işim, mahkeme kararıyla adımı “Celalettin” olarak değiştirmek oldu. Büyük düşünür Mevlana Celalettin Rumi’nin hayat felsefesine ve yaşam tarzına olan hayranlığımı da bu şekilde ifade etmiş oldum.

Anlamlı Anılar  Celalettin Ağırbaş  1. Bölüm (Dizimize bugün başladık)
Pınarlı Köyü Demirciler Mahallesi

Demirciler, Pınarlı köy merkezine beş, Şavşat kazasına otuz beş kilometre uzaklıkta, deniz seviyesinden iki bin metre yükseklikte, etrafı dağ ve tepelerle çevrilmiş, adeta bir kartal yuvasını andıran bir yerleşim yeridir. Halkı tarım, hayvancılık ve zanaat yoluyla ekmeğini kazanır. Zanaat kollarından demircilik, marangozluk, nalbantlık, saatçilik başta gelir. En çok da demircilikle uğraşanlar bulunur. Bu nedenle mahallenin adı, “Demirciler” diye değiştirilmiştir. Çevre köyler, demir, çelikten yapılma alet ihtiyaçlarını buradan karşılarlar.

Annemin adı Esma, babamın adı Necip’tir. Altı çocuklu bir ailenin yukarıdan dördüncü çocuğuyum. Dört kız, iki erkek kardeşiz. Ailem, çevre şartlarının elverdiği ölçüde, çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşırdı. Ne ekilecek, biçilecek yeterli tarla çayırımız, ne de oturacak doğru dürüst bir evimiz vardı.

Babam daha çok saat tamirciliğiyle tanınırdı. Elinden her şey gelirdi. Çok yönlü bir ustaydı. Buna rağmen kıt kanaat geçinirdik.

Ailenin tek okuyan çocuğu benim. Annemin ve üç kız kardeşimin okuma yazması yoktu. Erkek kardeşim Alaattin, kendi çabasıyla girdiği Çayeli Çay Fabrikası’ndaki işçiliğinin ardından Murgul Bakır işletmelerinde çalıştı, oradan emekli oldu.

Anlamlı Anılar  Celalettin Ağırbaş  1. Bölüm (Dizimize bugün başladık)
Esma ve Necip Ağırbaş

Belki bizi severdi; ama yine de babamın bizimle ilgilendiğini, derdimizi dinlediğini, ağzından sevgi ifade eden sözler çıktığını ve biz çocuklarını okşadığını hiç hatırlamam. Dışarıda işi olsa da olmasa da bazen evden ayrılır günlerce; hatta haftalarca eve dönmezdi. Nereye gittiğini bize söylemediği gibi biz de cesaret edip soramazdık. O zaman sorumluluk tümüyle anneme yüklenirdi. Zavallı anam, altı küçük çocukla evin bütün işlerini yapmaya çalışırdı.

İlkokul

Sekiz-dokuz yaşlarındaydım. Okul çağım geçiyordu Köy merkezinde bulunan ilkokul, oturduğumuz eve çok uzak olduğu için, biraz daha yakın olan Yoncalı Köyü İlkokulu’na    kayıt  oldum.  Yine  de  okul  yolu,  tek yönlü bir saat sürerdi. Hele yağmurlu günlerde ve kış aylarında, okul yolu azap yolu olurdu. Hatoret’ten gelen çocuklarla değirmen deresinde buluşur onlarla birlikte okula gidip gelirdim. Karlı kış günlerinde, evden yola çıkıp okula varmadan geri döndüğüm günler çok olmuştur.

Bizim oralarda, hele çocukluk yıllarımızda kışlar çok ağır geçer ve çok uzun sürerdi. İki metre kadar kar yağdığı olurdu. Sınıflar teneke sobalarla ısıtılırdı. Her çocuk, sabahları koltuğuna sıkıştırdığı birkaç odun parçasıyla okula gelirdi. Nisan ayı sonuna kadar da kar kalkmazdı.         

Koltuğumuzda taşıdığımız odunlarla sınıfımız zar zor ısınırdı. Ayaklarımızda çarık, kara lastik veya kamyon lastiğinden yapılma ayakkabı, sırtımızda annemizin bin bir zorluk ve emekle koyun yününden dokumuş olduğu şal elbiseler bulunurdu. Yağmurda, karda bu elbiseler sertleşerek sanki zırh halini alırdı.

Okulda bir eğitmen, iki öğretmen görevliydi. Eğit- men aynı köylüydü ve birinci sınıfları okuturdu. Çoğumuzun defter, kalem, kitabı olmazdı. Bütün çocuklar birbirimize benzerdik. Hepimiz fakirdik, aramızda kumaş elbiseli zengin çocukları yoktu. Bunun, hayatın doğal bir kuralı olduğuna, kesinlikle yaşanması gerektiğine inanmıştık.

Kumaş elbise giymek, başı açık gezmek, yalnız öğretmenlere mahsustu. Arada bir de gurbetten dönen köylüler giyerdi kumaş elbiseyi. Bunlar da komşuları tarafından kıskançlıkla karşılanır, alaya alınırdı.

Biz çocuklar kendi aramızda şöyle konuşurduk: “Kumaş elbise giymek, başı açık gezmek için öğretmen olmak gerekir,” derdik. Ama nasıl olacaktı bu? Öğretmen olmak için okumak çok çalışmak gerekirdi. Bunun için, daha ilkokul sıralarında okumanın yollarını araştırmaya başlamıştık.

Öğretmenlerin konuşmalarından, Kars’ın Cilavuz ilçesinde “Köy Enstitüsü” denilen yatılı bir okulun olduğunu duymuştuk. Bizim öğretmenlerimiz de bu okuldan mezun  olmuşlardı.  İlkokulu bitiren köy çocuklarının, sınavla bu okula alındığını ve beş yıl sonra köylere öğretmen olarak döndüklerini öğrenmiştik. Bu okul tam da bize göreydi.

Ne var ki bu okula gidebilmek için birilerinin bize yol göstermesi gerekiyordu. Etrafımızda ise bize öncülük edecek kimsemiz bulunmuyordu. Bu yüzden bu okula gitme  olanağımız yoktu. İkinci  ve  tek seçenek Şavşat Ortaokulu’na kayıt olmaktı. Bu okulda okuyabilmek için birçok zorluğa katlanmak gerektiğini biliyorduk. Burada okumak için aynı zamanda çok paraya ihtiyaç vardı. Ama hiçbirimizin babasında bizleri Şavşat’ta okutacak kadar para olmadığını da biliyorduk. Bizimki hayal kurmaktan başka bir şey değildi.

İlkokulu bitirdiğim yıl, babam ve dayım, bize sormadan mahalleli ile anlaşmış; dayımın oğlu Fezayir Ağabey, yaşıtım olan Ekrem ve kardeşim Alaatin’le birlikte, bizi mahallenin çobanı yapmışlardı. Karara karşı durmaya gücümüz yetmezdi. Uymaktan başka çıkar yol yoktu.

Günlerce, sabahın köründen gün batımına kadar, ufacık meralarda hayvanların peşinde seğirtiyorduk. Bir araya gelip oyun oynama, sohbet etme fırsatı dahi bulamıyorduk. Akşamları birlikte oturuyor, bu işkence hayatından kurtulmanın yollarını arıyorduk.

Yine güneşin tepemize vurduğu, dudaklarımızın susuzluktan çatladığı bir gün, parlak düğmeli, asker elbiseli birinin yaklaştığını fark ettik. Yanımıza geldi. Bize, bizim mahalleye nasıl gidileceğini sordu. Bir ağaç gölgesinde oturduk. Kendisini tanıttı. Astsubaymış ve Posofluymuş. Teyzesinin bizim mahallede olduğunu; onu ziyarete geldiğini anlattı.

Genç adam konuşuyor; biz onun elbiselerini yukarıdan aşağıya süzüyorduk. Genç adam yanımızdan ayrılacağı sırada Ekrem’le göz göze geldik, aynı şeyleri düşündüğümüzü fark ettik, ikimiz birden; “Ağabey, astsubay nasıl olunur?” diye sorduk. Genç astsubay gülümseyerek geri döndü, başımızı okşadı:

“Demek siz astsubay olmak istiyorsunuz, öyle mi?” diye sordu. Yine ikimiz birden koro halinde;

“Evet, evet!” dedik.

Yanımıza oturdu, yapmamız gereken şeyleri bir bir  anlattı ve oradan ayrıldı.

Şimdi ne olacaktı? Bir yolunu bulup astsubay okuluna yazılmalıydık. Ama nasıl?

 

DEVAM EDECEK

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Babalar Günü Nurettin Şenol

Babalar Günü Nurettin Şenol

Deneme

4 Yorumlar

  1. Beğeniyle okuduğum yazım dillerinden biri oldu. Öncelikle kutluyorum.

    0
  2. FEVZİYE ŞİMDİ

    Zorlu bir hayat mücadelesini okuyacağımız ilk bölümden belli oldu. Anadolu’nun kaderi olmuş. Yokluk içerisinde büyüyen çocukların hayalleri gerçekten büyük oluyor. Kutluyorum.

    1
  3. İşte Cumhuriyetin değerlerinin ispatı ! Bu ülke çobandan Başbakan,Cumhurbaşkanı bile çıkardı. Üç kız kardeşin okuma yazma bilmemesi beni üzdü. Tabii ki, suç onların değil.Öykünün ta başında azmin zaferini görebiliyoruz. Teşekkürler öğretmenim.

    1
  4. SİBEL KARAGÖZ

    Her okuduğumda sanki ilk defa okur gibiyim. O yokluk içinde küçük bir çocuğun dünyayı aşan hayalleri ve o hayalleri o kadar iyi tasvir etmişsiniz ki insan ister istemez kelimeleri birbirine bağlıyor üzerinde kendi çocuk hayallerini hatırlıyor.
    Kutluyorum değerli hocamı, saygılarımla…

    2

Bir cevap yazın