Anneler Yar İmiş - Şehriban Tuğrul (Gökçe Çiçek)

Anneler Yar İmiş – Şehriban Tuğrul (Gökçe Çiçek)

Allah her yere ulaşamazdı belki ve bu nedenle anneliği yarattı.

Anne ile evladı arasında kopan tek bağ, göbek bağıdır.

Ben iki yaşlarında iken(1956 yılı), köyümüze bir çocuk hastalığı musallat olmuş. Sanki kıran girmiş gibi yirmi kadar çocuk; ardı ardına ya da aynı günde ölmüşler. Yol ve taşıt olsa belki ilçeye doktora götürecekler. Götürmek isteseler bile ellerinde para yok. O yılların köylerinde, devletin bir sağlık memuru ve ebesi yok. Haliyle kadınlara doğum kontrolü de yok. Bu yüzden kadınlar her yıl bir çocuk yaptığından evlerde çocuk çok. “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.” deyişi çaresiz insanların tutunacakları dal olmuş.

Ölümler arası uzayınca annem, benim kurtulduğuma sevinirken o ara bende hastalanmışım. İlk günlerde ateşim, sonraki günlerde ağzımda yaralar çıkmış. Günler geçtikçe nefes alamaz, nefes almak için de kuşlar gibi çırpınır olmuşum. Daha sonra yemeden içmeden kesilip, tahta beşiğe mahkûm olmuşum.  Ben bilinçsizce yatarken annem, ağzıma su damlatıyor ve sütünü ağzıma sıkıyormuş. Terledikçe kıyafetlerimi değiştiriyor, inlememle yanıma koşuyormuş. Ablamdan sonra beş düşük yaptığından beni de kaybetmekten çok korkuyormuş. İyi olmam için dua ediyor, ağlıyormuş gizli, gizli.  O yıllarda bir annenin çocuğuna büyükler yanında sahip çıkması çok ayıpmış. Akraba ve komşular bana gösterilen ihtimamı gördükçe “Gelin! Sende bir hoş oldun, Allah virdi, Allah alır. Kele bacım! Bahar geldi, bağ bahçe iş bekler. Goca kız var ona bırak, bak işine… Yoksa eli sopalı kaynanandan daha çok dayak yirsin.”  demişler. 

Anneler Yar İmiş - Şehriban Tuğrul (Gökçe Çiçek)

Kocaman kız dedikleri ablam dokuz yaşındaymış. Annem; ahır temizleme, inek-koyun sağma çeşmeden su getirme işlerini yaparken ablama emanet etse de hızla yapar, benim yanımda olurmuş. Dışarda kazanlarla su ısıtırken, beşiğimi yanına alır ağlaya ağlaya çamaşır yıkarmış. Ben bu arada ağzım yaralar içinde, gözlerim açık inler dururmuşum.  Annem “ Gözlerinle, -kurtar- der gibi bana bakışın yok mu? Kahrederdi beni! Gün boyu senin ve işlerin arasında mekik dokumaktan başım dönerdi.” dedi. Gece beşiğimin başında bekler suyumu ve sütümü eksik etmez, sabaha kadar beşiğe dayalı uyurmuş. Gece gündüz başımda bekledikçe beni başka sevmeye başlamış, anneliği daha çok duyumsar olmuş. Babaannem bağ-bahçe işlerini ihmal ediyor diye kavga eder, yetmez babama da annemi dövdürürmüş.

Annemin ısrarlı üzerime düşüşü, işe yaramış olacak ki babam bir gün at arabası getirmiş. Üzerine yatak, yorgan, yastık koymuşlar. Geceden, yakın köylerden Rızvanlı Köyüne yola çıkmışlar. Orada, askerde iken sıhhıye görevinde bulunmuş Süleyman Efendi diye biri varmış. O çevrenin doktoru sayılırmış. Bana iğne yapmış ve ağzıma parmağını sokup boğazımdaki yaramı patlatmış. Oradan dönünce babaannem anneme: “Ana mı oldun? Hiç mi utanmadın toktura kucağında çocuk gösterirken, ben ne güne duruyom?” demiş. Babama da: “Niye gece gaçdınız, beni götürmediniz?” diye sitem etmiş.

Annem ve ben o gece derin uyumuşuz. Ama bu seferde derin uykudan hiç uyanmamışım. Sadece nefes alıyor, annem dudaklarımı suyla ıslatıyor ve sütünü ağzıma sağıyormuş. Ben beşikte, annem beşik başında erimiş. Yemeden içmeden kesilen annemi itsen düşecek duruma gelmiş.

Hastalığımın kırk beşinci günü, doktora gidişimizin on beşinci gününde yaşama belirtim kalmamış. “Öldü” diye mezarım kazılmış, kazanda su kaynatılmış ve üstünde yıkanacağım ekmek tahtası hazırlanmış. Köyün imamı, erkekler ve kadınlar taziye için evimizde toplanmışlar. Adet üzere onlara sigara ve çay ikram edilmiş.

Kadınlar yıkamak ve kefenlemek için beni beşikten kaldırdıkları zaman: Gözlerimi birden açıp “Anaaa! Su…” demişim. Annem kucağına alınca, boynumun sağ tarafından büyük bir delik açılmış ve oradan çok miktarda iltihap akmış. Sevincinden hem ağlamış hem beni temizlemiş. İnsanlar şaşkın ve sevinçli evlerine gitmişler. Koruyucu meleğim, o gece bana sıkıca sarılıp yattığında; tahta beşiğime yaslanıp geçirdiği uykusuz ve üzgün gecelerini, kaynanasının hakaretlerini, kocasının attığı sopaları, aç susuz kaldığı günleri unutmuş gitmiş.

Not: Geçirdiğim bu hastalığa, kuşpalazı kimileri de sıraca demişti.

 

ŞEHRİBAN TUĞRUL = GÖKÇE ÇİÇEK

 

 

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Lüle Taşı (Eskişehir Taşı)  Ethem Arı

Lüle Taşı (Eskişehir Taşı) Ethem Arı

İnceleme

Bir yorum var

  1. Tülay Çintosun

    Eskiden imkansızlıklar, üstüne de kaderciik eklenince kızlarımız, kadınlarımız çok ezilmiş. Çok üzücü bir hartıra ama annenizin dirayetli savaşı, evladına sahip çıkışı. Anneniz sağ ise uzun ömürler, rahmetli olduysa Allah’tan rahmet dilerim.

    2

Bir cevap yazın