Aralık Kapıdan Sızanlar Suzan Kuyumcu (1. Bölüm)

“Yaşam kapısını aralık unutmuştu”                                                                                                   

Kadın, “Bütün karışık işler beni buluyor” diye söylendi. Bugün iki kez Nüfus Müdürlüğü ile Adliye binasına, dört kez Seyhan Belediyesiyle Adliye’ye, iki kez de Vergi dairesiyle yine Adliye binasına gitmişti. Yoğun temposunun sonuç vermiş olması, günün bir saatini bile boş geçmemesi rahatlatıcıydı. Resmi dairelerin kapandığı öğle yemek saatini, hangi kurumda işi varsa oraya en yakın yerde yemeğini yemiş, kalan süreyi saçlarına fön çektirerek değerlendirmişti. Yarın sabah ilk işi Adliye’ye başvurup dilekçeyi aklanmış haliyle yetkililere teslim etmekti. Birden hızlı adımlarını yavaşlattı. Nereye yetişmeye çalışıyordu ki… Belediye binasının arka tarafında yer alan Metro her on beş dakika süreyle geçiyordu zaten. Binanın çevresini dolaşmaktan vazgeçerek Belediyenin bahçesine girdi. Burası öğle saatlerinde dinlenmek için uğradığı yerdi.

“İşte, yine o adam!” dedi içinden “Her zamanki manzara…”

Adam boş bankın üzerinde yatıyordu. Kalın paltosunun yakasından fırlayan uzun, dağınık, kömür karası saçlarının bir kısmı kafasının etrafına yayılmıştı. Defalarca buradan geçtiği halde yüzünü görmek mümkün olmamıştı. Yaşamın telaşına sırtını dönerek yatıyordu adam. Bu sıcakta üstündeki kalın abasının içinde nasıl durduğu ise ayrıca merak konusuydu. Acaba kimi kimsesi yok muydu?  Temizlik görevlisi, acelesi varmış gibi hızlı hızlı süpürüyordu adamın yattığı bankın çevresini, tozu dumana katarak. 

 

Çok yorgundu kadın. Biran önce yerine gitmek için hızlandı. Doğanın yeşilliği, sakinliği eşliğinde kuşların cıvıltısını dinleyerek huzur depolayacaktı. Akşam saatlerinin serinliği ruhunu okşuyordu. Üzerindeki ince tişörtü terden sırılsıklamdı yine. Esintinin muhteşem serinliği adeta soğuk şoklar uyguluyordu tenine. Terden kayış gibi olmuştu ince keten pantolonu, bacaklarına sürtünüyordu yine. Aceleyle yerine gitti. Burası kendisi için ayrılmış gibi ne zaman gelse boştu. Yönünü ağaçların sık olduğu tarafa döndü. Arkasındaki dev ağaçla, çevresindeki yorucu yaşam telaşından kopmuş oluyordu. Derince soludu. Evrak çantasının omzunu kızartmış olduğunu fark etti. Sırt çantasını indirip kenara yerleştirdi. Ayaklarını çıkararak ayakkabısının üstüne bastı. Pabuçları rahat olmasına rağmen parmakları sızlıyordu. Onları hareket ettirerek rahatlatmaya çalıştı. Gözlerini kapadı. Bedeninin gevşediğini hissediyordu. Ağaçların yaprakları esintiyle buluşunca sanki nehirden ahenkle akan su sesini ruhuna serpiştiriyor gibiydi. Her yer yemyeşildi. Ağaçların altındaki parlak çimler yeni sulanmıştı. Günün sıcağından kavrulan toprak suyla buluşunca mis kokusunu çevreye yaymıştı. Büyükçe kertenkeleyi ağaca tırmanırken görünce gülümsedi. İleride kuru yapraklarla oynayan beyaz yavru kedi, incecik sesiyle miyavlayarak yanına geldi. Ayaklarına sürtünmeye başladı. Kadın sırt çantasından ev için aldığı simitlerden birini çıkararak böldü, kedinin önüne koydu. Yemedi. Onu kucağına alıp sevdi. Onca yorgunluğun ardından bu ortam ilaç gibi gelmişti. Kedi atlayarak biraz önceki oyun yerine gitti. Bu sefer küçük dal parçasını hedeflemişti. Çantasından ıslak mendil çıkarıp ellerini sildi. Gözleriyle kirli mendili atacak yer ararken, birden yanındaki dev karartıyı fark etti. Hızla başını çevirip baktı. 

“Aman Allah’ım!” dedi içi ürpererek.

Karşısında, bankta boylu boyunca yatan o adam duruyordu. Bir müddet karşılıklı bakıştılar. Kadın şokta gibiydi. “Bu adamın boyu ne kadar uzun” dedi düşüncesinde. Gür uzun saçları sakallarıyla karışmış, simsiyah abasıyla ürkütücü görünüyordu. Kara kalın kaşlarının altındaki iri siyah gözleri cam parçası gibi parlıyordu. Bir süre sonra adam bakışlarını yere çevirdi. Bir şeyler arıyor gibiydi. Kadın onun yatmak için gölgeli yer aradığını düşündü. Oturduğu bank, belli ki bu saatlerde onun yattığı alandı. Hemen pabuçlarını giydi. Kalkmak için acele etse iyi ederdi. Eğer etmezse adam tam karşısında yere yatacak gibiydi. Sırt çantasını omzuna yerleştirdi. Elindeki simidi adama doğru uzattı.

“İster misiniz?”

Korkusunu bastırmak için çabaydı sanki.  Adam başını sallayarak istemediğini ifade etti. Kadın aceleyle evrak çantasını kavrayarak doğruldu. Adama “iyi günler” diyecekti ki adamın kocaman elleri dikkatini çekti. İşaretle, tuhaf ses tonuyla kendisine bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Anlamıştı kadın, adam içecek bir şeyler istiyordu. Ama yoktu. Üzüldü. Olmadığını söyledi. Oradan uzaklaştı.  “Tanrım!” dedi içinden. Her yeri sırılsıklamdı.

“Şu lanet olası evrak çantası ne ağırmış” dedi, söylenerek.

Koşuşturması yetmezmiş gibi bir de aldıklarını kendisine yük ediyordu.

“Haydii, mızmızlanmayı bırak, biraz sonra duş alıp rahatlayacaksın, bir de kahve içince…”  

Esinti durmuştu. Boğucu sıcak, nemle harmanlanıyordu sanki. Ter tanecikleri saçlarının arasından sırtına doğru peş peşe yuvarlanıyordu. Adamı düşündü.  Yattığı bank bu saatlerde güneşin son uzantılarıyla yanıyor olmalıydı. Demek ki kendisinin dinlenme yeri onun geceleri yattığı yerdi. Korkmakla ayıp etmişti doğrusu… Ne vardı canım, belli ki kimsesizin biriydi.  Metronun girişine geldi. Orada serinleyebileceği duygusu içini aydınlattı. Önce büfeye uğradı. Soğuk su istedi. Parasını ödedi. Aniden bir tane daha istedi. Aceleyle parasını ödedi. Belediyenin bahçesine doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Bulunduğu yere geldiğinde soluk soluğaydı.

“Hay Allah!” dedi, “Nereye kayboldu bu adam?” 

Yoktu.  Her zaman yattığı o banka doğru yürümeye başladı. Orası da boştu. Çevresine bakındı, göremedi. Geri dönmeye karar verdi. Kendi yerine gitti. Suyu buraya bırakacaktı. Aniden bodur ağaçların arasından çıkıverdi adam. Bir eli araladığı ağacın dalını tutuyordu. Yüzü ışıl ışıldı. Yaşlı insanlara has görüntüsünü simsiyah saç-sakalı yalanlıyordu sanki. Kadın, bu farklılığı fark edince şaşkınlığı daha da arttı. Elindeki su şişesini ürkerek ona doğru uzattı. Adam kadına doğru yöneldi. Yüzündeki gülümseme o kadar coşkuluydu ki… Sanki kadın imkânsız bir şeyi gerçekleştirmişti.  Ona el sallayarak hemen yoluna devam etti. Arkasından garip sesler geliyordu, dönüp baktı, adam kendince teşekkür etmeye devam ediyordu. Elini başına götürüyor, kalbinin üzerine koyarak selamlıyordu. Kadın Metroya bindiğinde aklı adamdaydı. Bu memlekette su musluklardan bile içiliyordu. Kimden isterse bir bardak suya ulaşabilirdi. Neden bu kadar mutlu olmuştu ki? 

Metrodan indiğinde hava iyice kararmıştı. On dakika sonra evdeydi. Çantalarını vestiyerin önüne bırakarak soluğu banyoda aldı. Ev sahibi hanım yemek hazırlama telaşındaydı. Beyaz tenli, ufak tefek; sessiz kadındı Berrin. Oldukça sessiz… Sessizlik bazen karşı tarafa ‘Özelime girme’ mesajını iletirdi. Onun bu tutumu kadına, Amerikalı ünlü şair Henry Wadsworth  Longfellows’un sözlerini anımsatıyordu.  ‘‘Üç sessizlik vardır… Birincisi konuşmadan geçen zamanın sessizliği, ikincisi isteklerin sessizliği ve üçüncüsü düşüncenin sessizliği’’  Konuşmadan geçen zaman hem istekleri hem de düşünceleri kendi içine çekmez miydi? Berrin’in kendinde oluşturduğu soru işaretleri hepsinin toplamıyla tek kalemde aktarılıyor gibiydi.  Akrabasıydı fakat aynı evi paylaşacak kadar bir arada olmamışlardı. Bir eve zorunlu misafir olmak zordu. Kırılgan olan yüreği ağırlamak ise en zor olanı…  Akşamın ilerleyen saatlerinde balkonun tadını çıkarıyorlardı. Kuzeniyle yaptığı koyu sohbetlerine zaman zaman bir iki cümleyle Berrin de katılmaya başladı. Misafir kadın için o kısacık cümlelerin önemi büyüktü. Her cümlesi beden diliyle birlikte çoğalıyordu kendisinde. Kimi zaman Berrin’in akılcı yorumlarıyla şaşkındı. Dün hiç konuşmamıştı, bugünkü bir iki cümlelik katılımı rahatlatıcıydı. Zaman geçtikçe ne kadar yanılmış olduğunu anlayacak, sessizliğin bu evin kendine has kültür yapısı olduğunu fark edecekti.

Devam edecek

ÖYKÜNÜN 2. BÖLÜMÜNE DOĞRUDAN ULAŞMAK İÇİN TIKLAYINIZ 

SUZAN KUYUMCU son yazıları (Hepsini Gör)
1

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Sandık Yarası – Şehriban Tuğrul (Sesli Öykü)

Sesli Öykü