Aralık Kapıdan Sızanlar Suzan Kuyumcu (2. Bölüm)

Yaşam kapısını aralık unutmuştu.

Erkenden uyandı. Sessizce giyinerek evden çıktı. Yarım saat sonra Adliye binasında kontrol kuyruğundaydı. Bu kuyruktan da her defasında kontrol amaçlı çantaların fermuarlarını açıp kapamaktan da bıkmıştı. Asansörün gelmesini, daha önceden biriken kalabalıkla birlikte beklemeye başladı. Bugün fazla işi yoktu. Adliyenin nüfus bölümüne gidecek dilekçe yazıp kaleme teslim edecekti.

Kapıyı tıklatıp içeri girdi.  Karşı masadaki kumral bayan eliyle yan koltuğu işaret etti. Kadın otururken, Nüfus Müdürlüğündeki yanlış işlemlerin giderildiğini söyledi. İki gündür o kadar sık görüşmüşlerdi ki olayın içeriğinden haberdar olan memur hanım, tek kelime etmeden bilgisayarından incelemeye başladı.   Aniden kaşları çatıldı…

“Eyvah!” dedi kadın, “Eyvah ki ne eyvah! Yine terslik görünüyor olmalı” 

Yerinden kalkıp o da ekrana baktı. Memur başını kaldırıp baktı ona.

“Miras bırakan kadının soy ismi düzelmiş fakat bu sefer de üzerine kayıtlı çocuk görünmüyor. Sekiz varisin sekizi de silinmiş” 

Kadın şoklardaydı. Dün bütün gününü bunun için harcamıştı. Düzeldiğinden emin olamadığı için, düzelmiş halinin çıktısını almak istemişti. “Yasak” demişlerdi, “Biz her şeyi İnegöl’den getirdiğiniz evrak doğrultusunda düzelttik…” Kadın direnmişti. “Eminim düzelmiştir, benim buraya kaçıncı gelişim, olmayınca olmuyor işte. Sizin başınız kalabalık, düzelmiş halini inceleyip evrakları tekrar size iade edebilirim. Belki gözden kaçan bir şey olmuştur, beni tekrar buralara sürüklemeyin”

“Olmaz!” demişti Nüfus Müdürlüğündeki memur kız “Bize inanmak zorundasınız bayan!”

Kadının gözleri hala ekrandaydı. Adliye kalem müdürlüğündeki memur hanım, başını kaldırıp ona baktı. 

“Üzgünüm!” Dedi. “Şimdi tekrar Nüfus Müdürlüğüne gideceksiniz, Adliyeden gönderildiğini, bu hatanın acilen düzelmesi gerektiğini onlara ileteceksiniz!”

Şaka gibiydi… Yok yok küfür gibi demek daha yerinde olacaktı. Sırf bu iş için dün oraya iki kez gitmişti. 

“Görüyorsunuz değil mi?” dedi bıkkınlıkla, “Memurların hatası, ölmüş bir insanı anında iki resmi nikâhlı, sekiz çocuklu yapabiliyor ve bu yanlışlarını düzeltmek için zaman harcayan, çaba harcayan, maddi-manevi çöküntüye uğrayan bizleriz… Bu nasıl zihniyet, nasıl kokuşmuş bir düzen?”

Adliye memuru, “Ne yazık ki haklısınız… Maalesef!” dedi.

Kadın taksiye atlayarak yeniden Nüfus Müdürlüğünün yolunu tuttu. Çok sinirliydi.

“Nasıl olur da ölmüş iki insana tek T.C numarası verilir? Adamlar öleli on beş yıl olmuş, onlara T.C numarası verilirse ne olacak verilmezse ne? Dirilerin düzenini oluşturabildiniz, her şey tıkır tıkır yolunda gidiyor da…” 

Veraset ilamını ilk kez eline aldığında, gözlerine inanmamıştı. Anneannesinin soyadı başkaydı. Üç çocuğu olması gerekirken sekiz çocuklu oluvermişti. Aynı anda iki kişiyle resmi nikâhlı kadın olarak tarihe bile geçerdi(!) Çocukların yaşlarındaki sıralama da ilginçti. Anneannesi, bir yıl birinden bir sonraki yıl diğerinden çocuk yapmış görünüyordu. Kocalarına çocuk pay etmiş görünmesi olayın diğer gülünç yanıydı. O zaman da soluğu Nüfus Müdürlüğünde almıştı. Orada edindiği bilgiler elindeki bilgilerle örtüşünce, anneannesinin doğum yeri olan İnegöl’e gidilmiş, nüfus kütüğü yeniden incelenmeye alınmıştı. Düzeltilen belgeyle Adana Nüfus Müdürlüğüne gidilmiş ve yeniden veraset için dosya açılmıştı. Düzelmesi için on gün beklemiş sonunda yeniden düş kırıklığına uğramıştı. Bu sefer de kocalardan gerçek olanı gitmiş, çocukları kalmış; yabancı kocanın çocukları silinmiş, kendisi yerini korumayı başarmıştı. Dünkü işlemlerle bu sorunu giderdiğini düşünürken bu sefer de bütün çocuklar yok olmuştu.

Kadın, “Abla, Nüfus Müdürlüğü burası…” sözleriyle kendine geldi.

Kadın şoföre parayı uzattı.

“Eğer buralarda olursanız on-on beş dakika sonra Adliye’ye geri döneceğim”

 Şoför parayı almak istemedi.  

“Ben sizi beklerim abla…”

 “Ya alın siz! Bakarsınız, uzun yola gidecek müşteriniz çıkar” 

Almadı adam. Kadın yirmi dakika sonra yine aynı arabadaydı. Sinirleri bütün hücrelerine işlemişti sanki.

“Anlamıyorum” diye söylenmeye başladı. “Gerçekten anlamakta zorlanıyorum… Kardeşim! O masanın hakkını vermeyeceksen gidip patates soğan ekeceksin. Herkes nerede ise orayı hak etmeli… Yok efendim ben eksik bilgi vermişmişim… Ben senin eline evrak tutturmuş, bu da yetmedi olayı sana bütün ayrıntısıyla anlatmışım. Üstelik senin yaptığın pisliği temizlemeye çalışıyorum. Adamlar yaptıklarının suç olduğunun bilincinde bile değiller… Bu da yetmezmiş gibi zavallı durumlarına dayanacak değnek aramıyorlar mı? Canımı en çok yakan kısmı bu…  En çok da…’

“Abla sizi çok üzmüşler anlaşılan” diyen şoförün sesiyle irkildi. Başını çevirip bakınca dikiz aynasındaki bakışlarla göz göze geldi.

“Efendim?”

 “Sizi diyorum, kızdırmışlar belli… Aldırma be ablam! Burası Türkiye…”

 Kadın anlamsız anlamsız baktı.  Adliyenin önüne geldiler.

“Borcum nedir?”

Adam, “Borcunuz yok abla…”dedi.

“Anlamadım, borcum yok mu?”

“Yok abla…”

“Saçmalamayın lütfen! Nasıl borcum olmaz? Alın şu parayı. Oraya kaça gidildiğini biliyorum ben…” 

Arabadan indi. Koşar adımlarla Adliye merdivenlerini tırmanmaya başladı. Biraz sonra kumral kadının ikram ettiği kahveyi yudumluyordu. Sorunun ortadan kalktığına inanamıyordu. Nasıl inansın, dün inanmışta ne olmuştu sanki? Her defasında yaşadığı düş kırıklığı sevincini baltalıyordu.

Kumral kadın, “Biraz sonra yemek saati…” dedi. “Öğleden sonra gelin Kalem Müdürlüğündeki işlemleri başlatalım. Hem bakarsınız, karar için on gün beklemenize de gerek kalmaz”

“Ah!” dedi kadın, “Çok güzel haber bu” 

İstanbul’a gidip gelmekten yorulmuştu. Öğle saatini her zamanki yerde geçirmeye karar verdi. Belediyenin bahçesine gitmediği zamanlar, genelde burayı tercih ediyordu. İkinci katta hem yemek yiyebiliyor hem internete girme şansı oluyordu. Yukarı çıktı, çevresine bakındı, her yer doluydu. Masaların çoğunda polisler oturmuş birbirleriyle sohbet ederek, siparişlerinin gelmesini bekliyorlardı. Adliyeye yakın olması kendi gibi onlara da zaman kazandırıyor olmalıydı.  Burası genelde yetişkin öğrencilerin takıldığı yerdi. Geniş alan camlı bölümle ikiye ayrılmıştı. Kapalı alan İnternet bölümünü oluştururken, yarı açık alan yemek için düzenlenmiş gibiydi. Yemeğini söyledi. Çok istediği halde geldi geleli kebap yememişti. Bu sıcakta, bunca insanla iç içeyken kokmamak mümkün müydü? Ama bu akşam özlemini giderecekti. Her yer buram buram közlenmiş biber, domates, soğan kokuyordu. Masadakilerin pek çoğu kendine özlem olanı büyük iştahla tüketiyordu.  Poğaça ve ayranı gelene kadar karşısındaki İnönü Parkını seyretti. Dev ağaçların altı serinlemek için sığınan insanlarla doluydu. Parkın ortasındaki havuzun fıskiyesinden fırlayan suyun uzantısı neredeyse dört metre yüksekliğe kadar ulaşıyor, cayır cayır yakan güneşe, terleten nem/e meydan okuyordu sanki. Parka yakışan İsmet İnönü’nün dev büstü, onun anlamlı ünlü sözüyle bütünlük oluşturmuştu. 

-Arkadaşlar, bir ülkede namus sahipleri en az şer ehli kadar cesur olmadıkça, o memleket mutlaka batar! –                       

Dingin özellikle baskın kötülüğün karşı karşıya gelmesi… Kendisinde noksan olan özelliğe çağrışım yapmıştı bu sözler. Çok uğraş verdiği halde bu boşluğu dolduramamıştı. Baskın, pişkin insanın karşısında, ne kadar haklı olursa olsun her defasında suskun kalıyordu. Onca cümlelerin hepsi birden terk ediyordu kendisini.  Korkusundan mıydı acaba? “Hayır” dedi içinden. Korkmak değilse ne olabilirdi? Belki de susmak karşıdaki insanın alması gereken en güzel cevaptı.  “Çok zor bu…” dedi düşüncesinde. Karşısındakini olsa olsa mantık yoluyla alt edebilirdi. Belki de en akılcı olanı onun şer ehli olmasına baştan fırsat vermemekti.

Kadın uzun sıra kuyruğu oluşmadan Adliye binasının önüne geldi. Bu memlekette sorunu olan ne çok insan vardı. Ne zaman gelse askerlerin arasında eli kelepçeli, başı önüne düşmüş mahkûmlar, öfkeden gözü dönmüş insanlar, köşelerde avukatıyla konuşan grupları görebilmek mümkündü. Her yer sorun kokuyordu. Kadın onları gördükçe kendi sorununun basitliği ile avundu.  Aceleyle beşinci kata çıkıp Kalem Müdürlüğüne gitti. Aşağı yukarı derken, işlemlerin bitmesi iki buçuk saatini aldı.

“Tamam, gidebilirsiniz!” dedi kalem sekreteri.

“Eksik bir şey kalmasın lütfen. Hafta sonu döneceğim, zamanım kısıtlı…”

“Bendeki evraklarınız tamam ama…” dedi sekreter.

“Hanımefendi, hafta sonu nereye gidiyorsunuz? Davayı siz açtıysanız, mahkemeye sizin girmeniz gerek!” dedi karşı masadaki orta yaşlı bey.   

Kadın Kalem Müdürüne şaşkınlıkla baktı

“Peki, bu süreç uzun sürer mi?”

“Mahkemeniz iki üç hafta içinde olur. Ama sekreter sizin için bir şeyler yapmaya çalışsın. Bak bakalım kızım, ne kadar öne çekebiliriz?” dedi ona.

Zaman bir hafta sonraya kadar geri çekildi. Kadın kapıdan çıkarken aniden geri döndü.

“Peki, kararı hemen o gün alabilecek miyim?”

“Hayır, iki hafta sonra onu kâtipten alacaksınız”

Kadının yüzü asıldı, teşekkür ederek çıktı.  Hafta sonu gideceğini hayal ederken yeni bir düş kırıklığı daha yaşıyordu. Karşıdan gelen genç aniden önünde durdu.

“Abla size sesleniyorlar”

Kadın dönüp baktı, sekreter hanımdı.

“Yakın akrabanızdan soyadı aynı olan biri varsa kararı o alabilir “

Yüz ifadesi bozguna uğramış gibiydi. Belli ki arkasından gönderilmek işine gelmemişti. Kadın teşekkür ederek yoluna devam etti.  “Bu da bir şey” dedi içinden. Şimdi gidip kebap özlemini giderse iyi olacaktı. Kebabın en güzel yapıldığına inandığı yere gitti. Çantalarını masanın kenarına bırakarak lavaboda ellerini yıkadı. Döndüğünde masasında kocaman bakır tasın içinde bol köpüklü ayranı gördü. Gülümsedi. İçinde bolca maydanoz, nane, dörde bölünmüş irice bir limon ve ince ince dilimlenmiş turpla dolu büyükçe tabak yerini almıştı. Bakır sürahinin içindeki buz gibi soğuk suyun görüntüsü bile içini serinletti. Çok geçmeden ezme salata, çoban salatası, bol sumaklı soğan salatasıyla masası süslenmiş gibiydi. Daha sonra gelen dilimlenmiş pide ekmeklerin üzerindeki kıyma kebap iştahını kabarttı. Kadın masasını seyrederken, bu manzaranın başka yerde olup olmayacağını düşündü. Kebabı Adana’da yemenin zevki başkaydı. Sürahiye uzanıp bardağını doldurdu. Her yudum kendine sunulan ödül gibiydi. Sıcak memlekette yaşamak, hele böyle yerin inşaat işçisi olmak işkence olmalıydı.  Aklına Belediyenin bahçesindeki adam geldi. Onu ilk kez uyanık ve ayakta görmüş olduğunu düşündü.

“Yiyeceği reddeden adam…”

Onu orada doyuran birileri olmalıydı. Genç desen genç gibi görünmüyor yaşlı desen saç sakal simsiyah… Ya üstündeki kışlık kara paltosu? Birden kıyafetinin temizliğine dikkat kesildi. 

“Evet, kirli olsa fark ederdim ” 

Ona kebap yaptırıp götürse, yanında kutu ayranla bir şişe su…

Görevliden paket hazırlamasını istedi. Acele etse iyi olurdu…

Çok geçmeden kendisini Belediyenin bahçesinde buldu. Her yer kalabalıktı. Mesai bitiminin hareketliliği yaşanıyordu. Bank/a baktı adam orada değildi. Kendi yerine gitti orası da boştu.  Bodur ağaçların arasına bakındı, yoktu. 

“Hay Allah!” dedi kendi kendine “Adamcağızı buradan kovdular mı acaba?” 

Tekrar onun yattığı bank/a doğru yürüdü. Boş yer bulup oturdu. Kendini görürse belki yanına gelirdi. Temizlik işçisi mesai sonrası temizliğine başlamıştı. Adamı göremezse elindekileri görevliye teslim etmeye karar verdi.

“Ama daha erken, biraz daha bekleyebilirim”

Yarım saat daha bekledi. Ortalık şimdi daha sakindi. Görevli süpürge işini sürdürüyordu.  Kalktı, görevliye doğru yürüdü.

“Affedersiniz”

“Buyur abla!”

“Her zaman şu bankta yatan biri vardı. Ona içecek şeyler getirdim de…” dedi, bankı işaret ederek. “Şimdi onu göremedim. Paketi siz ona verebilir misiniz, diye, soracaktım”

“Nerde abla?”

“Şu bankta canım!”

“Yok abla… Yanlışın var”

“Yanlışım yok!  Ne zaman geçsem adamcağız bu bankta yatıyor. Nasıl bilmezsiniz?”

“Valla abla, üç yıldır bu belediyenin işçisiyim, öyle birini görmedim ben… Başka yerle karıştırıyor olmayasın!”

“Haydaa!” dedi kadın. “Daha dün gördüm onu, hatta siz buraları süpürürken onu toz-toprak içinde bıraktığınızı düşünüp üzülmüştüm. Dün süpürge yapan başkası mıydı?”

“Yok abla bendim! Hem onu görsem kovardım. Burada dilencilerin yatıp kalkmasına izin vermezler, yanlışın var…”

Yanlışı yoktu. İçini korkuyla karışık şaşkınlık kapladı.

“Eminsiniz değil mi?” dedi, zor duyulan kısık sesle.

Suzan Kuyumcu

ÖYKÜNÜN 1. BÖLÜMÜNE DOĞRUDAN ULAŞMAK İÇİN TIKLAYINIZ 

SUZAN KUYUMCU son yazıları (Hepsini Gör)
3

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Öğretmenim İbrahim Uysal

Makale

2 Yorumlar

  1. FEVZİYE ŞİMDİ

    İlginç bitti. Kalemine, yüreğine sağlık canım.

    0

Bir cevap yazın