Aşkın Bitmeyen Hali  Recai Oktan

Aşkın Bitmeyen Hali 2. Bölüm Recai Oktan

Birinci bölümü okumayanlar buradan okuyabilir

III-BEKLENMEDİK KARŞILAŞMA-1  

Kent, ülkenin gezilmesi-görülmesi bağlamında ilgi gören bölgelerinden birindeydi. Bahar ikliminin güzelliklerini, renklerini, coşkusunu yansıtacak özellikleri taşır, yansıtırdı. Cumhuriyet yönetiminin öngördüğü planlı, düzenli mimarisiyle, dört katlı, birbirine benzeyen binalardan oluşan sokaklarıyla, iki yanında turunç ağaçlarının sıralandığı geniş, aydınlık, gezinilesi caddeleriyle, burada yaşayanların vazgeçemediği yerleşim özelliklerine sahipti.  

Kentin yöresel değerleri korunmuş, evrensel değerlerle bütünleştirilip, ülkede, hatta Avrupa’da tanınan markalar yaratılmıştı. İnsan kaynağı verimliydi. Uzun yıllar önce, dünya çapında projeler üreten ve daha sonra Amerika’ya yerleşen bilim adamının ardından, eğitim ön plana çıkmıştı. Sinema – tiyatro sanatçıları, yazarlar, ressamlar, heykeltıraşlar, Türk ve Batı müziği sazlarını çalanlar, solistler, kitaplara sığmayacak kadar çoktu.  

İnsanların ticari alış veriş yaptıkları alanlar temiz, düzenli, özdenetimliydi. Kültürel alışverişlerin yapıldığı yerler çok ve aktifti. Odak noktasında bulunan büyük parktan, kentin dört yanına, düzgün, engelsiz ve bakışımlı ulaşım vardı. Büyük Park, sosyal yaşamın da vazgeçilmez yeriydi. Yüzlerce fıskiyesi yaz-kış, 4 metre kadar yüksekliğe su savuran, çevresinde sardunya, begonya, ortanca, buhurumeryem, Afrika menekşesi, biberiye, filbahri öbekleri bulunan büyük havuzuyla, her gün konukları olurdu. Büyük Park’ın ana giriş kapısıyla havuzun arasında görkemli Mustafa Kemal heykeli vardı. Konuklar, görkemli heykelin ya da büyük havuzun değişik açılarında özçekimler gerçekleştirerek, anı fotoğraflarına sahip olurdu.  

Nilgün, 2019 yılının 19 Nisan’ında, 49’uncu yaş gününü, kendini bildiğinden beri arkadaşı olan Songül’le, Büyük Park’ta kutlamıştı. Songül, yıllar boyu her koşul altında denenmiş dostluğun diğer yarısıydı. Kentin büyük alışveriş merkezinde, yurt dışından getirilmiş hediyelik türündeki eşyaların satışının yapıldığı dükkanın sahibiydi.  

Aynı gün Levent, kentin varsıllarından Bostancılar adıyla ün yapmış ailesinden biriyle, Sanayi Odası başkanlığı da yapan Turgut Bostancılar’la buluştu. Koleksiyonunda bulunan değerli bir tespihi satmak için, o kentteydi. Turgut Bostancılar varsılların bile patronu olacak denli varsıldı. 48-50 yaşlarında gösteriyordu. Saçlarının çoğu dökülmüş, bel çevresinden aldığı kilolarla, şişman görünüm kazanmıştı. Üç kardeşiyle birlikte, para kazanmayla ilgili olarak; tarımdan sanayiye, bankacılıktan emlakçılığa her alana el atıyorlardı. İktidarda hangi parti olursa olsun, onlar işlerini yürütmeyi biliyordu.  Turgut Bostancılar için zaman her şeyden paradan bile değerliydi. “Parayla zamanı satın alamazsın ama zaman para kazanmak için gereklidir” diye düşünürdü. Görüşme kısa sürdü. Pazarlık yapılmadı. Turgut tespihini, Levent çekini ceplerine koydular, vedalaştılar.  

Kentte Nisan günleri, yılın en doyumsuz zamanları olurdu. Levent, Büyük Park’ta filtre kahvesini içmek için yer ararken gördü Nilgün’le Songül’ü. Şaşırdı, sevindi, kararsız bekledi, aklındaki tüm yakın geçmiş; koleksiyonundan getirdiği tespih, Turgut Bostancılar’ın anlamsız ve duygusuz bakışları, davranışları, içmek istediği filtre kahve, tümü yitip gitti belleğinden. Görüş açısı içindeki eşyalar, çevre ve insanlar silindi, yalnızca henüz adını bile bilmediği kadın vardı ve hızla beş duyusuna egemen olmuş, Levent’in iç tepkisine karşı, adamı kontrolüne almıştı.  

***  

Nilgün’le Songül, o günü belgeleyecek fotoğrafları çekiyorlardı. Levent yavaş adımlarla, kendisine sırtlarını dönen kadınlara doğru yürümeye başladı. Songül özçekimlerden sıkılmıştı, sızlanarak konuştu:  

-“Birini bulsak da ikimizi tam karşıdan ve ellerimiz serbest, poz vererek, fotoğraf çektirsek.”  

-“Niye olmasın. Birine rica edelim.”  

Bu konuşmanın ardından, fotoğraflarını çektirecek kişiyi aramak üzere, ikisi birden geriye doğru döndüklerinde, Levent’le karşı karşıya kaldılar. Levent’in az önce yaşadığı duygusal gelgitleri, bu kez Nilgün yaşadı. Beklenmedik karşılaşma, beklenen sonucu yaratmış, kadını ve adamı bir kez daha sımsıkı denecek ölçüde yakınlaştırmıştı.  

Levent, “merhaba” dedi. Nilgün, “merhaba” dedi. Songül, suskun beklerken, kadınla adamın birbirini tanıdığını anlamakta da gecikmedi. Önce Nilgün’le Levent el sıkıştı. Aradaki içtenliği gören Songül de bekletmeden Levent’in elini sıktı. Nilgün, “tanıştırayım” dedi. Ardından sessizlik. Adamın adını bilmiyordu ki! “Levent” dedi adam. Nilgün’ün aklından geçenler arasına, “sevebileceğim bir adı varmış” da eklendi. Toparlandı, arkadaşını tanıttı, “Songül.” Kendi adı yoktu hala, Songül’ün şaşkın bakışları arasında ve gülerek, “Ben de Nilgün” dedi. Fotoğraf çekimleri, filtre kahve içimleri unutulmuştu. Ne yapılacağına, kimin karar vermesi gerektiği oyunu oynanıyordu sanki. Nilgün kontrolü aldı, “böyle ayakta mı bekleşeceğiz? Bu saatlerde, kentin göl kenarındaki lokantalar çok renklidir. İkindi kaçamağı yapalım mı birlikte, ne dersiniz” diyerek, programı belirledi.  

***  

Büyük Park’ta beklenmedik zamanda karşılaşan üçlü, Levent’in kliması ve radyosu aynı anda çalışan arabasına doğru yürüdü. Levent, alışkın şekilde,  Nilgün için arabanın ön, Songül için arka sağ kapıları açtı. Nilgün daha önce de oturduğu koltuğa, içten hareketlerle, rahatça kuruldu. Songül de oturduğu yerden ve durumdan hoşnuttu.  

Kentin kuzey doğusunda yer alan ve küçük denilecek ölçekte göl, kentlilerin nefes aldığı, yürüyüş ve benzer sporları yaptığı yerdi. Dış çevresi boydan boya bakımlı ve iyi yapılmış yolla çevriliydi. Yoldan sonra kalan ağaçlı ve çiçekli alanın ardında kahvehaneler, lokantalar sıralanıyor, bunlardan kalan boşluklara da belirli günlerde seyyar satıcılar doluşuyordu. Her mevsim yeterli suyu olan gölde, su sporları ve küçük teknelerle geziler yapılırdı. Güney tarafından ve tam ortasından, gelişmiş teknikle inşa edilmiş, su akış hızına göre yeterince açılıp kapanan ve basıncı kontrol eden kapaklara sahip köprülerle, kenti doğu-batı yönlerinde ikiye bölen nehre su taşırdı. Nilgün, Songül ve Levent’i taşıyan otomobil, gölü çevreleyen yolun ana girişindeki alana bırakıldı. Levent ortada, iki kadın sağında solunda, ikindi saatlerinin serinliğinde yürüyerek, kendileri için uygun, sakin yer aramaya başladılar. Dokuz yüz metre kadar yürüdükten sonra, dış görünümü rengarenk canlı çiçeklerle süslenmiş, sevimli lokantada karar kırdılar. Onları iki garson, güler yüzle karşıladı. Geriden, lokantanın kapalı kısmından dışarı, günün sevilen şarkıcılarından birinin, bilindik şarkısının nağmeleri yayılıyordu. Lokantanın masaları ahşaptı, Tahta sandalyelere, değişik renklerde minderler konmuştu. Üçlü grup, dört kişilik bir masaya rahatça yerleşti. Dördüncü sandalyeye fazla eşyalar kondu. Önden limon ve buz parçaları konulmuş soda istediler. Yemek için acele etmiyorlardı. Levent’in aklına, Nilgün’ü görünce aklından çıkan, içemediği kahvesi geldi. “Ben filtre kahve içmek istiyorum, siz de katılır mısın” diye sordu. Kadınlar Türk Kahvesi istedi. Garson temiz, beyaz bir tepside, begonvil çiçekleriyle süslenmiş tabaklara yerleştirilmiş kahveleri getirdiğinde, Songül’ün anlattıklarını dinliyorlardı. Konu şiir, konuk Nazım Hikmet’ti. Bildiklerini anlatıyor, en fazla da Nazım Hikmet’in annesiyle, Yahya Kemal arasındaki aşkı ballandıra ballandıra anlatıyordu. Songül’ün konuşmasına ara verdiğinde, Levent, “Nazım, ilk şiirlerinde Yahya Kemal’in etkisinde kalmış ve aruz vezniyle şiirler yazmış, serbest yazmaya sonra geçmiş” diyerek, konuya yabancı kalmayacağını belirterek, Nazım Hikmet’in kitaplarında olmayan bir şiirini ezbere bildiğini söyledi. Şaşıran Nilgün oldu, Tespih uzmanının, şiirle bağlantısı olacağına olanak tanımamıştı. Israr etti şiir için. Levent nazlanmadı ve sesini yükseltmeden, sözcüklerin anlamlarına uygun tonlamalar yaparak şiiri ezberden söylemeye başladı:  

Son Otobüs – Gece yarısı. Son otobüs. Biletçi kesti bileti. Beni ne bir kara haber bekliyor evde, ne rakı ziyafeti. Beni ayrılık bekliyor. Yürüyorum ayrılığa korkusuz ve kedersiz. İyice yaklaştı bana büyük karanlık. Dünyayı telâşsız, rahat seyredebiliyorum artık. Artık şaşırtmıyor beni dostun kahpeliği, elimi sıkarken sapladığı bıçak. Nafile, artık kışkırtamıyor beni düşman. Geçtim putların ormanından baltalayarak ne de kolay yıkılıyorlardı. Yeniden vurdum mihenge inandığım şeyleri, çoğu katkısız çıktı çok şükür. Ne böylesine pırıl pırıl olmuşluğum vardı, ne böylesine hür. İyice yaklaştı bana büyük karanlık. Dünyayı telâşsız, rahat seyredebiliyorum artık. Bakınıyorum başımı kaldırıp işten, karşıma çıkıveriyor geçmişten bir söz bir koku bir el işareti. Söz dostça koku güzel, el eden sevgilim. Kederlendirmiyor artık beni hâtıraların dâveti. Hâtıralardan şikâyetçi değilim. Hiçbir şeyden şikâyetim yok zaten, yüreğimin durup dinlenmeden kocaman bir diş gibi ağrımasından bile. İyice yaklaştı bana büyük karanlık. Artık ne kibri nâzırın ne kâtibinin şakşağı. Tas tas ışık dökünüyorum başımdan aşağı, güneşe bakabiliyorum gözüm kamaşmadan. Ve belki, ne yazık, hattâ en güzel yalan beni kandıramıyor artık. Artık söz sarhoş edemiyor beni ne başkasınınki ne kendiminki. İşte böyle gülüm, iyice yaklaştı bana ölüm. Dünya, her zamankinden güzel, dünya. Dünya, iç çamaşırlarım, elbisemdi, başladım soyunmağa. Bir tiren penceresiydim, bir istasyonum şimdi. Evin içerisiydim, şimdi kapısıyım kilitsiz. Bir kat daha seviyorum konukları. Ve sıcak her zamankinden sarı, kar her zamankinden temiz.  

Kadınlar Levent’i dinlerken, farklı düşüncelerle, yaşamın gerçeklerine yolculuk eder gibiydi. Oturdukları masanın günbatımı tarafında uzanan sıradağların zirvelerinde, kışın yağan karların oluşturduğu buz kütleleri, akşam güneşinin son ışıklarıyla parlıyor, göz alıyordu. Levent şiiri bitirince, içtenlikle alkışladılar, kutladılar.  

 

Aşkın Bitmeyen Hali 2. Bölüm  Recai Oktan

Levent, övgülerden utandı, konuyu değiştirmek için, “ben acıktım, Artık yemeklerimizi söyleyelim mi” dedi. Keyifle yemeklerini yediler, içkilerini içtiler. Önce akşamın koyu maviliği, ardından gecenin siyahlığı her yanı kaplarken, göl kenarındaki lokantada, zamanın geçmesini istemeyen üç insan, birbirlerini daha yakından tanımak için, konudan konuya atlayarak söyleştiler, gülüştüler. Arada duruma uygun kısa fıkralar anlatıldı. Bu konuda en usta olan Songül’dü. Anlatacağı fıkraya başlamadan gülüyor, fıkrayı anlatırken gülüyor, bitirdiğinde de gülüyordu ve karşısındakileri de gülmeye yöneltiyordu. Hesap istendi, garson, “hesabınız ödenmiş efendim” dedi. Herkes önce birbirine baktı, ardından Nilgün’le Levent, Songül’e dönüp şakacıktan kızgın gibi görünerek, onu süzdüler. Bir ara, “lavaboya gidiyorum” diyen Songül, hesabı da ödemişti.  

Lokantadan ayrılırken, saat gecenin 22’sini gösteriyordu. Levent’in otomobilini bıraktıkları yere doğru yürüyüşe geçtiler. Yol kenarı, seyyar satıcılarla doluydu. Karton bardaklarla çay – kahve, turfanda yeşil erik ve çağla badem, çeşitli çerezler satanlar, her yürüyene ümitle bakıyorlardı. Çevredeki yapıların ışığı göldeki suya vuruyor, su rüzgarla dalgalandıkça, ışıklarda salıncakta sallanır gibi, bir ileri bir geri dönenip duruyorlardı.  

Nilgün, Songül’ün evinde konuktu. Levent otelde kalacaktı. Otomobilin yanına geldiklerinde, Levent yine ön sağ kapıyı Nilgün için arka kapıyı Songül için açtı. Kontağı çevirir çevirmez, otomobildeki radyo ve klima aynı anda çalıştı. Ortama radyodan kulağa hoş gelen bir caz müziği, klimadan ise rahatlatan serinlik yayıldı. Yola çıktıklarında, Levent bir fırsatını buldu ve Nilgün’e dönerek sordu:  

-“Bana neyle uğraştığını, işinin ne olduğunu söyleyecek misin?”  

-Söz vermiştim. Elbette söyleyeceğim.”  

-“Dinliyorum.”  

-“Ben TV kanalları için programlar yapan bir firmanın ortağı ve yaratıcı tasarımlar sorumlusuyum.”  

-“!”  

-“Ne oldu? Şaşırdın mı?”  

-“Aylardır senin işini öngörmeye çalışıyor, çeşitli çalışma alanlarını sana yakıştırıyordum. Ama hiç biri değilmiş.”  

Sonra kısa sessizlik oldu. Sessizliği Songül’ün radyodan gelen müziğe katılması bozdu. Sesi güzeldi ve melodiye uyumluydu.  

Levent yeni bir konu açtı:  

-“Yarın ne yapıyorsunuz?”  

Nilgün önce davranıp, yanıtladı:  

-“Yarın Songül’le birlikte İstanbul’da olacağız. Sabah ilk uçak için biletimiz alındı.”  

Levent düş kırıklığı yaşadı, belli etmemeye çalıştı.  

“Üzüldüm. Ben iki gün daha buralarda olacağım.”  

Bu kez Songül konuştu:  

-“Biz İstanbul’da birkaç ay kalmayı planlıyoruz. Oraya yolun düşmez mi?”  

-“Kısmet. Hiç olmazsa sizi sabah uçağına ben bırakayım.”  

İki kadın birden yanıtladı:  

-“Oluuur!”  

Levent, yolda tarif edilen adreste, Songül’ün evinin önünde durdu. Kadınlar el sallayarak giriş kapısına yöneldiler. Levent, oteline doğru yola devam etti. Sabah onları aynı yerden alacaktı, bu nedenle vedalaşmadılar.  

***  

Kadınların bineceği İstanbul uçağının kalkış saatinden çok önce, Songül’ün evinin kapısına geldi Levent. Onu çok bekletmediler. İki kadın da birbirinden güzel görünüyordu. Giyimleri şık, makyajları göz alıcıydı. Levent oturduğu yerden indi, kadınlara otomobilin sağ ön ve arka kapılarını açtı, oturmalarını bekledi. Daha sonra kendi koltuğuna dönerek, kontağı çevirdi. Radyodan sözsüz bir müzik yayılırken, bu kez klima çalışmadı. Sabah hava serindi ve klimanın otomatiği, çalışmamayı yeğlemişti. Yollar tenhaydı, yarım saatte havaalanına vardılar. Levent, kadınları giden yolcu kapısında indirdi, yola devam ederek otomobilini, motorlu araçların park etmesi için düzenlenmiş yere bırakıp, geri döndü.  

Onlarla birlikte giden yolcu salonuna girdi. İşlemleri birlikte yaptılar. Bagajlar verildi, kadınlar ikinci salona geçerken, Levent’le vedalaştı. Songül, onunla tanıştığı için mutlu olduğunu ve tekrar görüşürlerse, mutluluğunun artarak devam edeceğini söyledi. Arkasını dönüp polis kontrol bölgesine girdi. Nilgün, “seni görmek burada yaşadıklarımın en güzel yanı oldu. Benim için çok değerli olmaya başladın” diyerek, Levent’e sarıldı, önce yanağıyla onun yanağına dokundu, sonra dudakları birleşti. Sevgi, güven ve özlem dolu biçimde öpüştüler. Levent’in bir şeyler söylemesine fırsat vermeyen Nilgün, “lütfen bana gelmek için geç kalma” dedi, Levent, “sen de benim için çok değerli hem de önemlisin. Sana geç kalmayacağım” diye seslendi, Songül’ün ardından Nilgün de polis kontrol bölgesine girerken, Levent heyecan ve coşkuyla, arkalarından el salladı.  

Gelen yolcu salonunun kapısına doğru yürürken, İstanbul’la ilgili planlar yapmaya başlamıştı bile. 

 

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Babalar Günü Nurettin Şenol

Babalar Günü Nurettin Şenol

Deneme

6 Yorumlar

  1. ŞEVKET YILMAZTÜRK

    Öykü ilgnç hale geldi. Yalın anlatım insanı bıktırmıyor. Aaa bitti mi? dedirtiyor. Bende devamını bekleyenlerdenim.

    0
  2. Devamını bekliyoruz.Fazla beklemeyiz umarım.

    0
  3. Gelişme bölümünde neler yaşanacak bakalım. Sade yazım dili okumayı, anlamayı kolaylaştırıyor. Kutluyorum Recai hocam.

    1
  4. FEVZİYE ŞİMDİ

    Yazının devamını inşallah fazla gecikmeden okuruz. İkisi de birbirlerinin mesleklerini doğru tahmin edememiş, bakalım neler olacak. Nazım’ın şiiri mısralar şeklinde yer alsaydı keşke. Bu arada şiirin son satırlarından önce yazılan “tiren” kelimesi “tren” olarak düzeltilebilir mi?

    1
  5. SİBEL KARAGÖZ

    Bir pazar sabahı ve umut eken bir öykü , yaşamak düşen taraça okurlara hala iyi insanlar var mesajı ne güzel ne güzel yaşamak bir ormancasına hür ve mutlu…
    Kutluyorum değerli hocam devamını merakla bekliyorum unuttuğumuz mutlu sonlar yazılsın artık yaşam örtüsüne…💐

    7

Bir cevap yazın