Bandırma’ya Yolculuğum 4. Bölüm

Satılan kitapların geliri Engelliler Derneğine bağışlanacak. Bulunduğum hizada satış çok olmadığı için ben ve arkadaşlarım kitaplarımızla bağış yaptık.

O an sevgili Gültekin Özcan, başörtülü, orta yaşlarda, uzun boylu bir hanımla yanımıza geldi. Hanımın dudakları mutlulukla yayılmış, bize bakan gözleri gülümsemeyle ışıldamıştı. O bakışlarda kendini aşmışlığın verdiği özgüven ve güveni kuşatan sevgi vardı. En önemlisi gerilere taşıyan, bambaşka anının penceresini aralamama neden olan etkiyi bende yaratmış olmasıydı.

Adı Ümmiye Gürbüz olan hanım, 98’li yıllara, Adana’ya taşımıştı beni.

Uzun sakalları saçlarıyla karışmış, üstü başı perişan olan o adamın bakışlarıydı bunlar. Yüklenen anlam aynıydı. Özgüvenin yumuşacık ışıltısı; ne üstünün başının kirliliğiyle, ne de yer yer yırtık olan pabuçlarının iç acıtan yanıyla gölgeleniyordu. Onu kimi zaman çorap satarken görürdüm. Sebze kasasını ters çevirerek kendisine küçücük tezgâh hazırlamıştı adam. Kasanın üzerine yerleşen birkaç çorap, her gün alıcısını beklerdi. Adam sessizdi. Onu ne zaman görsem ya elinde sokaktan bulduğu hemen anlaşılan kirli yıpranmış kitabı olurdu ya da sayfaların arasında kaybolduğu eski gazetesi. Çoraplar sahibinden bağımsız olarak beklerdi alıcısını. Ben de çorapların işini kolaylaştırmak için mini tezgâhın başına geçer onları incelemeye başlardım. Adam nice sonra fark edip gazetesinden başını kaldırır bakardı yüzüme.

İşte! İşte o bakışlar Ümmiye Gürbüz’ün bakışlarıydı.

O bakışlar ki, karşısındaki insanın acıma duygusunu yerle bir ediyordu. Çok tuhaftı fakat insan boşalan yere saygıyı gönüllü yerleşiyordu. Bunun için çaba harcamaya gerek yoktu. Her şey manyetik alan içinde olup bitiveriyordu sanki. Adnan Menderes, Ruhsağlığı, Turgut Özal ve Mafesığmaz’a giden yolların kesiştiği, dört yolun orta göbeğinde olurdu ekmek teknesi. Kimi zaman onu, biraz daha yukarılardaki boş alanda terk edilmiş, kapıları camları olmayan hurda bir arabanın yanında görüyordum onu.  Çevresini saran onlarca köpek, kedi sevgi gösterisinde bulunurdu ona. Eviydi orası… Çevresindekiler de dostlarıydı. Evini, ekmeğini, zamanını paylaştığı onlarca sokak hayvanları

Ümmiye Gürbüz; Tatlısu Aşağı Yapıcı köyünde oturuyordu. Yaşam mücadelesini tek başına üstlenmişti. O ruhunu okuduğu kitapların öyküleriyle besleyerek, farklı dünyalara açılmanın mucizevi yanını yakalamayı başarmıştı. Köyünde tavuk besliyor, onları pazarlarda satarak ekmek parasını kazanıyordu. Kıt kanaat geliriyle iki üniversiteli çocuk okutmuştu.  Bu güzel Anadolu kadının kitap okuma sevdası pek çok insana örnek olmalıydı. Ben ve arkadaşlarım kitaplarımızı severek imzalayıp sunmuştuk ona.

O an, hemen yanımdaki masada olan Jale Hanım’ın sesi yükseldi. Erden Soytürk Beyin (Bilim insanı) kitaplarının bulunduğu bölümde ayaktaydı. Önündeki hanımla konuşuyordu.

“Almak istemez misiniz?”

“Yok…”

“Ama bunun geliri hayır için kullanılacak”

“Ne yapayım kitabı? Ev kitaptan geçilmiyor!”

“Fakat öyle söylemeyin, bu hayır için… Hayır yapmak istemez misiniz?”

Kadın arkasını dönüp giderken son cümleleri bize ulaşmayı başarmıştı.

“Yok. Okuyan yok, eden yok. Ne yapiim hayrı, mayrı…”

Sevgili Jale Demir’in anlamlı çabası kendisi için değildi. Bu çaba güneş olup, içimi ısıttı. Beyaz giysilerin içindeki güzellik sağlam karakterle buluşmuş, bendeki yerini edinmişti. Kendimi o an ona yakın hissetmeye başlamıştım. Adanalıydı. Etkinliğimize ilk kez, Erden hocanın konuğu olarak katılmıştı. Güneyin insanı olduğunu etkinliğimizin son gününde öğrenecektim.

Bandırma’da hava ısısı mevsimin üzerinde seyrediyordu. İstanbul’dan gelirken terminalde soğuk metal bankların üzerinde tir tir titreyerek bekleyen ben, giydiğim çizmeler için kendimi kutlarken; iki gün için fazla ayakkabıya da gerek yok diyen, o bilmiş, ukala düşünceme içten içe kızıyordum. Çünkü havalar sıcaktı. Bütün gün elbisem kolsuz, ayaklarım çizmeliydi.

İmza etkinliğinden sonra Atatürk Parkına doğru yola koyulduk. Park, mevsimin getirisine uyumluydu. Terk edilmiş hissi, alanın her köşesine sinmişti. Küçük derecikler mevsim değişimlerine kafa tutarcasına incecik suyunu ağır ağır akıtıyordu. Üzerine düşen sarı yapraklar, yosun tutmuş yerlere tutunarak orada öbekleşmişti. Oldukça sessiz olan ortamda doğadan yükselen kuş sesleri, masamıza doğru uzanan Türk sanat müziğine arkadan vokal görevini üstlenmiş gibiydi. Dereciklerin üzerine yerleşen küçük ahşap köprüler bu bütünlüğü tamamlayan aksesuardı sanki.

Bizler henüz gelmeden upuzun, beyaz örtülü masalar hazırlanmıştı. Görevlilerin özel kıyafetleri, masalardaki örtülerin renkleriyle uyum içindeydi. Belediye Başkanımız Sayın Sedat Pekel Bey yerine yerleşmiş bizleri bekliyordu. Harika sunumla balıklar masamızdaki yerini almaya başladı. Parktan yükselen kuş sesleri, derenin dinlendiren ince tiz sesi, sanat müziğinin ruhu besleyen yanı derken, her şey birbiriyle o kadar uyum içindeydi ki; uyumun bu denli düzenli oluşu aykırıydı, acilen bir şeyler yapmalıydım.

“Hanımefendi bardağınızı uzatabilir misiniz?”

“Aaa hayır! Teşekkür ederim, kullanmıyorum”

“Başka içeceklerimiz de var, arzu ederseniz…”

“Yok… Siz bana şalgam getirirseniz, varsa tabii… Yoksa önemli değil…”

“Var efendim!”

Yanımda oturan Leyla kulağıma doğru eğildi.

”Neden rakı içmiyorsun? Balık rakısız gitmez ki…”

“Uyumamak için canım, yanında uyuyup kalan birini görmek istemezsin, değil mi?”

İkimizde kısık sesle kıkırdadık. Hayalimizde canlandırdığımız karikatürün görüntüsü muhteşem güzellikteydi çünkü. Herkes şen şakrak coşkuluyken, birisi masaya abanmış horul horul uyuyor.

Zaman zaman masalardan kahkaha sesleri yükseliyor. Sedat Bey’in bulunduğu kısımda fıkralar anlatılıyor, şakalar yapılıyordu. Anlatımların içeriği bizlere kadar ulaşmıyor olsa da enerjileri hepimizi kısa zamanda içine çekiyor.

Birden, büyük savaşın feryatları gibi kükreyerek, takıldığı her engelde farklı tınıya dönüşüp çevreye koro halinde saçılıp, kıskacından kurtulmuşçasına aniden yükseldi Ökkeş babanın sesi. Bu sesi ilk kez duyanlar, “rahatsız mı acaba?’ sorusuyla sarmalansa da, onu tanıyanlar kendi şiirlerini yorumlamak için bu tınıdaki sesin gerekli olduğunu bilirler.

O ses, “Ben şairleri sevmem” diye gürlüyordu.

Ökkeş Öztürk babanın, pek çok tınıyı bir arada bulunduran güçlü sesi, kısa zamanda masaları kuşattı. Sanki doğayla Ökkeş baba baş başa kalmıştı. Hepimizin gözleri onun yüzündeydi. Onu birkaç arkadaşın birbirinden güzel şiirleri izledi. Ardından saz eşliğinde türküler söylendi. Yemek faslı muhteşem güzellikteydi.

Aynı günün akşamı şiir dinletisi olacaktı. Hazırlıklarımızı yaparak salona geldik. Barış Manço Kültür Merkezinde hazırlanan salon çok güzel düzenlenmişti. İçerisi kısa zamanda doldu. Her sıra öncekinden bir basamak yukarıda olduğu için koltuktaki insanları görebiliyorduk. Dinleyici tarafı karartılıp, sahne ışıklandırıldı. Belediye başkanı bizlerle beraber ön saflardaki yerini alınca, dinleti programı başlamış oldu. Görüntü harikaydı yine. Abdullah Gündüz Bey kısa tanıtımın ardından arkadaşlarımı teker teker sahneye çağırmaya başladığında, itiraf etmeliyim, içimi korku sardı. Derdim kendimleydi. Sesimle başım dertte. Bir önceki etkinlikte söylediğim Atilla İlhan’ın ‘İstinye’de Bekle’ şiirini daha sonra gönderilen videoda izleyince yaşadığım düş kırıklığı, beni burada yeniden kuşattı.

“O nasıl ses, nasıl duruştu öyle?”

O video beni yıllar öncesine taşımıştı. Evimize gelen ve çok sevdiğim misafir kadın gülümseyerek, “Bu kadar incelme, yakında kırılacaksın” sözleriyle, kendince şaka yapmıştı. Bu sözler o dönem, yani on beş yaş döneminin vermiş olduğu kırılganlıkla incitmişti. İş hayatına atıldığım ilk dönem de benzer takılmalara hatta düşmanca saldırılara maruz kalmıştım.

“Neden bu şekilde konuşuyorsun? Seni gören de Sapmaz’ların ya da Sabancı’nın kızı sanır”

Şimdi gülümseyerek anımsadığıma bakmayın, o dönemler en büyük kâbusumdu sesim. Beni kızdıran kimi zaman gözyaşlarına neden olan bu tür söylemlere, o video en güzel aynayı oluşturmuştu. Kendime dışarıdan bakınca, üzülerek itiraf etmeliyim, haklıydılar sanki.

Dokunsalar sanki un, ufak dağılacaktım.

SÜRECEK

 

SUZAN KUYUMCU
4

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

En Yaygın Yaptığımız Türkçe Yanlışları- Halil Naci Ergölen

Yazar: Halil Naci Ergölen

7 Yorumlar

  1. Cengiz Bircan

    Uzun zamandır burayı yazi dükkanı akademiyi bekliyormuş um çok güzel kalemler var mürekkebin iz bitmesin

    0
  2. Suzan Kuyumcu

    Sevgili Nezihe Şirvan, teşekkür ederim can arkadaşım

    0
  3. Suzan Kuyumcu

    Sevgili Fatmanur Hanım’cığım teşekkür ederim, mutlu oldum

    0
  4. Suzan Kuyumcu

    Fevziye’ciğim, teşekkür ederim bir tanem.

    0
  5. FEVZİYE ŞİMDİ
    FEVZİYE ŞİMDİ

    Canım benim, harika anlatımınla beni sürükleyip götürüyorsun. Kırılganlığın ise öyle milletin söylediği gibi değil gerçek bir nazlı çiçek gibi. Yazının devamını sabırsızlıkla bekliyorum.

    1
  6. Fatmanur Caner
    Fatmanur Caner

    Zevkle okumaya devam ediyoruz. Anlatım şekliniz çok zengin. Okuyanı lezzetiyle içine çekiyor adeta. Sağolun varolun.

    1
  7. Nezihe Şirvan
    Nezihe Şirvan

    Kutluyorum

    2

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir