Belirsizlik Deniz Feyzioğlu (Recai Oktan Özel Ödülü)

Yazı Dükkanı 1. Ulusal Öykü Yarışması 18-22 yaş arası yazarları özendirme “RECAİ OKTAN ÖZEL ÖDÜLÜ” kazanan öykü 

BELİRSİZLİK

 
Kesme taşlarını kendine yer edinmiş, adeta tarihi boğmaya, zehirlemeye çalışan sarmaşığın; eğrelti, çıpara otunun hemen üstünde panjurlu pencereleriyle denizin, rüzgarın, insanların kasvetinin payandalarını kemirdiği, kapıları mütemadiyen kapalı olan konağın Bizans’ın sinsi entrikalarıyla nem tutmuş duvarlarını, Cenevizlilerin gelişiyle toz toprak olup Osmanlı’yla birlikte zindanlaşan, mahkumların gözüne kaçarak prangalarını çürütmek için döktükleri yaşlarda gizli olan duyguların iç yüzünü göremeyişim mi beni bu adaya meftun eden?
 
Çaresizce konağı arkamda bırakır iskelenin havalandırmasından çıkan haşmetli sesle köklerini bir asilzadenin yavru konaklarından alan defne ve çam ağaçlarının ardındaki naralardan sıyrılırdım. Masaların etrafında grup grup toplanmış, bir an olsun yanı başlarındaki konağın içindeki şapelde kendi karanlığını eşelemek şöyle dursun; biraz sonra yiyeceği pide için garsonu çağıran, siparişleri alan garsonun karamsarlığını çakıl taşlarının diline bırakıp kumsala kokusunu dağıta dağıta getirdiği pideyi tatmak için pervasızca kendinden geçen bu güruhun anlamsızlığını düşünürdüm.
Adımlarım beni ileriye sürükledikçe özünü yadsıyan ve gittikçe kozmopolitleşen o köprünün önünde duraksayıp kalırdım. Bir çocuk masumiyetinde uyurken bir tuvalin içine düşüp varoluşçu bir rüzgarın fırçasının ucunda oradan oraya savrularak kayalarda bekleyen bir gezginin elinde enine bir çizgi olup yok olurdum. Nihayetinde dalgaların sivrileştirdiği kayaların bana izin verdiği yere kadar düşe kalka gitmeyi başarır, kanayan yaralarımın acısı için denizin tuzlu suyuna ayaklarımı daldırırdım. Üstüne yalancı maviler giyip bir sevgili edasıyla çıkıp gelen rüzgarın kıymetli nefesiyle acım hafiflerdi. Ama yine de hiçbir zaman 9 mil ötemde dürbünümün kadrajına sığdırdığım ”ada”ma bakmaktan beni alıkoyabilen bir güç olmazdı.
 
Bugün de tam adayı seyre koyulmak için kayalıklara doğru ilerlerken dalgaların arasında kaybolmamak için direnen tembel çakıl taşlarının inlemelerinden zar zor ayırt edebildiğim bir ses beni çağırıyordu. Yavaşça yaklaştım.
-Delikanlı! Ne zamandır seni yakalayıp da bir sohbet etmek nasip olmadı. Bugüne kısmetmiş, sanırım yine adayı seyre dalacaksın, gitmeden önce gel, tavşankanı bir çayımı iç, dedi.
Pek meraklı biriydi, hayır desem bırakmayacaktı. Ben şimdiyle yaşayan bir insanım. Ardımda bir pişmanlık bırakmak istemem, onun için de arkama bakmadan yürüyebilmeliyim. Bu yüzden ihtiyar sesi kırmayarak gün geçtikçe köhneyen sandalıma göz bile atmadan kendimi çam ağaçlarının hemen altındaki telli köy sandalyesine bıraktım. İçeriden yayılmaya başlayan Sema Moritz’in sesi dalganın kabarcıklarıyla birlikte önce sandala çarpıyor, oradan ağacın dallarından kozalağa ulaşıp içine karışarak tatlı tatlı onu dallardan sökmeye uğraşıyordu. Gözlerimi oradan alıp dereye çevirdim. Gökyüzüyle derenin arasındaki bağ her bakışımda kopuyor, anlamsızlaşıyordu. Kendimi adaya bakarak teskin ederken muhatabım önüme çayımı çoktan koymuş:
-İsmin nedir, ne işle uğraşırsın, dedi.
-Adım Deniz, Bir işim var mı, kestirmek zor. Ama bazen şu asırlık konağın anahtarı, bazen oyalanacak bir iş arayan emeklinin dinlendiği bank, bazen bir bardak demli çay, bazen de dalıp saatlerce şu karşıki adaya bakan ve bir diş kovuğunu doldurmayan nedenlerden ötürü insanlığının yaşadığı hengameyi anlamaya çalışan bir talebe…
-Benim adım da Selim, memnun oldum. Senin gözlerinde gördüğüm buğu boşuna değilmiş. Seni her görüşümde acabalar biriktirirdim. Çünkü buraya gelenler gibi değilsin. Bir şey vardı sende adını koyamadığım, ne çok şey gizliymiş gözlerinin ardında. Zira buraya gelen herkes bu konağı, pidecileri, kumsalı, denizi ve adayı bir dekor yapar kendi fotoğraflarına. Senin gibi derin derin bakan pek olmaz bu adaya. Nedir bu adaya seni bu kadar çeken? Altı üstü boş bir ada ve de uzaklaşmak.
-Sinirlendim, sanırım artık bu kendi dogmalarını yaratan gruplara tahammülüm kalmamıştı ve aniden lafa daldım. Boş dediğiniz şey insanın kendi gerçekliğidir! Ada benim için umut, gelecek, varlık… Aradığımız şey aslında o adada. Bu yüzden de kararlıyım. Bugün sadece seyretmeyeceğim o adaya ulaşacağım da… Bununla birlikte bir duvarı da yıkmış olacağım.
-Bayağı bir deniz var, boş yere umutlanıp durma, baksana, bora geliyor, yarın açıyor havalar, o zaman rahat rahat gidersin, hem adaya gidip ne yapacaksın ki?
-Adada fakir bir ailede dünyaya gözünü açmış, istediği oyuncağı almak için yerlerde sürünen bir çocuğun dileğini gerçekleştireceğim. Adaya ulaştığımda hem o çocuğun hem de benim hayalimiz gerçekleşmiş olacak.
-İyi de delikanlı o ada boş dedim ya bunu sen de biliyorsun.
-Ben de size söyledim Selim Bey, boş olan ada değil, sizin gerçekliğiniz…
-Madem illa ki gideceksin havaların düzelmesini bekle!..
-Düzgün bir havada adaya herkes gidebilir. Boş yere umutlanma dediğiniz durum da budur esasında. Çünkü zorluklar ne kadar çok olursa ulaştığımız hedef o kadar mutlu eder bizi. Hem deniz de gerçekleri saklamayı iyi bilir, o gerçeğe giderken boğmayı, ayağını kaydırmayı da… Bu anlamda insanın kendini tanımış olması gerekir ki denizle baş edebilsin. Evet belki zor ama ben adaya ulaşmalıyım. Çünkü o ada ne kadar benim içimdeyse ben de o adanın içinde olmalıyım. Aylardır da bunun hesabını yapmaktayım. Şu sandalı da boşuna almadım Balıkçı Tevfik’ten.
-Tamam, anlıyorum ama senin gibi adaya gitmek isterken kaybolan birçok kişi oldu. Yanlış hatırlamıyorsam en son Oğuz adında bir delikanlıyı kaybettik. Gözümün önünde oldu her şey. Seni uyardığım gibi onu da uyardım ama laf dinletemedim. Yarısına kadar ya gitti ya gitmedi, gözlerden kayboluşunu gördüm. Cesedini bile bulamadık. Denizin işine belli mi olur, belki derinlere çekmiştir belki de uzak kıyılara götürmüştür…
Ayağıyla kurumuş yaprakları ayrıştıradururken dayanamadım atladım:
-Selim Bey, kurumuş yaprakları dağıtmayı sevdiğimiz gibi insanlara da böyle davranmayı seviyoruz galiba. İnsanların hayallerine gem vurmamak lazım. Bırakın o bir bilinmezimiz olsun, bizim içimizdeki umut da her daim yaşasın. Dünümüz yapmadıklarımızın pişmanlıklarıyla dolmasın.
Çaktırmadan kurumuş yaprakları bir araya toparlayarak:
-Haklısın galiba genç adam, kuşlar hep yarınlarımız oldu, yapraklar dünümüz. Şimdiyi de bu ikisi arasında kaybettik sanırım. Nelerle karşılaşıyoruz şu hayatta? Ama elimizde dünden başka bir şey kalmıyor. Sorun burnumuzun ucunu göremeyecek kadar kör bakmamızda belki de… Akıntıya yakalanmışız bir kere ama içimizdeki kurtulma gücünü boğulmak adına harcıyoruz! Ne zaman bir Christof Columbus olursan ve onlara yeni bir dünyanın varlığını anlatırsan ilk komşun ben olurum o adada. Haydi yolun açık olsun o halde.
-Akşam da çöküyor yavaş yavaş, bu geceyi bir fırsat olarak görüyor ve adada uyumayı planlıyorum diyerek ayrıldım.
 
Köprüde ani bir rüzgar esti, havsalam uçtu gitti sandım ve hemen kumsala geçtim. Derin bir nefes alıp yağmurla daha da belirginleşen kayalara kadar koştum. Kayalara vardığımda bir dikkatsizliğimle düşebileceğimi bildiğim için özenle sandalın yanına kadar yürüdüm ve nihayet sandala atladım. Küreklere asılmış gittikçe kabaran suya inat adaya doğru ilerliyordum. Ne kararan gökyüzü ne azgınlaşan deniz ne yağan yağmur ne de arada bir ortalığı aydınlatan şimşekler… Ulaşmalıydım. Çünkü biliyordum, ulaştığımda her şey bitip yeniden başlayacaktı. Sanki düşmanla boğuşuyormuş gibi küreklere asılıyor çaresizce çırpınıyordum. Bu durum ne kadar sürdü bilmiyorum.
Aklımda bir yandan o nihilist görünümlü Selim’e takılmıştı. Artık zamanı gelmişti bir an önce o yeni dünyaya ulaşıp tüm dogmaları yıkmalıydım.
 
Neden sonra içlerinden nasıl kurtulacağımı bilemediğim kayalıkların arasında açtım gözümü. Fırtına demek ki beni buraya getirmişti. Küreklere daha güçlü asılırken aniden yana doğru savruldum. İki elimle birden kayalara dayanarak alabora olmaktan kurtulduğumu düşünürken kafamdan aşağıya süzülen bir sıcaklığın karanlık sularla buluştuğunu fark ettim. Tekrar kaldırdığım küreği suyla buluşturmak üzereyken ”çat” diye bir ses duydum. Aldırmadım. Küreklerin sesi azgın suların üstünde dışarı akmaya başladı. Göz kapaklarım daha da ağırlaşıyordu. Artık sanırım kaybetmek üzereydim. Birden çakan şimşekle birlikte her taraf aydınlandı. Bunu fırsat bilerek etrafıma bakındım. Kayalıklarda dizlerini kırıp oturan bir insanı andıran bir silüet sanki ellerini bana doğru uzatmış, bakıyordu…
 
Deniz Feyzioğlu
0

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Datça Süslü Kadınlar Turu Haber: Esmeri Alev Ekebaş

Haber

2 Yorumlar

  1. Mükemmel bir öykü. Emeğine sağlık genç yazarımız Deniz Feyzioğlu. Hayallerimin,umutlarımın peşinden giderim, bazen sonunda en kötüsü de olsa diyorsun. Dünya öyle kaydetti bütün ilerlemeleri. Merak edenler, umut edenler, hayal edip bu hayali gerçekleştirmek için uğraşanlar keşfettiler yeni şeyleri. Hep aynı yerde durup rahatını bozmak istemeyenler, risk almaktan kaçınanlar var olanı korur sadece. Yeni bir şey ekleyemez hayata.

    3
  2. Şiir tadında bir öykü. Tebrik ederim genç kardeşim.

    1

Bir cevap yazın