Bizim Yunus Ethem Arı

Bizim Yunus Ethem Arı

Ayırdında olsun ya da olmasın, her toplum, üzerinde yaşadığı coğrafyada özgün yerel kültürel değerler üretir. Biz bu yerel değerleri Osmanlı’dan kalma alışkanlıkla sanıyorum küçümsediğimizden ulusala, ulusala taşıyamadığımız için, evrensele taşıyamıyoruz. Anadolu’nun 150 yıl süren Moğol işgali ile alt üst oluşu arasında, alt üst oluşa karşın 13. Yüzyıl Anadolu Aydınlanmasını başaran bu aydınlanma ışığı ile işgalci Moğolları potasında eriterek Türkleştiren, Söğüt-Bilecik yöresi Bizans sınırında Osmanlı’nın düşünsel-kültürel altyapısını hazırlayan sacayağı bilgeleri ve ardılları düşünce akımlarını bilen azdır.
Bizim Yunus Ethem Arı
Egemen güç kendisine boyun eğenleri yüceltirken, zulme baş kaldıran halk önderlerini unutturmaya çalışıyor. Bu yüzden olsa gerek; tarihsel ve kültürel değerlerimiz için daima biri egemen güçten diğeri halktan yana birbirine karşıt yapıda iki tanım olmuştur. Ya da karşıt yapıda tanımlamalardan ötürü bir bütün oluşturarak ulusala taşıyamıyoruz da denilebilir. “Yunus Emre (1250-1320) gerçekte kimdir?” diye sorduğumuzda, insanlar buna birbirinden çok farklı yanıtlar vereceklerdir. Çünkü toplum farklı ideolojik öbeklere bölünmüş. Özellikle inanç kul kültürü temsilcileri ile akıl birey kültürü temsilcileri akla kara gibiler. Sadece Yunus Emre için değil, ülkenin tarihinde değişik açılardan iz bırakmış diğer önemli kişilikler içinde böyledir.  

***  

“Yunus (1250-1320), Porsuk Çayı’nın Sakarya’ya döküldüğü yerde bulunan Sarıköy’de (Mihalıççık ilçesi Yunus Emre Köyü. Eskişehir merkeze 100 km.)) doğmuştur (1)” 

Yunus ve Divanı’nda saygı ile birçok yerde andığı Şeyhi Taptuk Emre Sakarya havzasında yaşamışlardır. Bu bakımdan onun Sarıköylü olduğunu kabul etmemiz gerekir (1-11)”  

“Gölpınarlı da yukarıdaki bilgilere şu sözlerle katılmaktadır. “Yunus’un Sarıköy’deki mezarı açılmış; mütehassıs çıkan kafatasına göre Yunus’un dahi bir adam olduğunu, iskeletinde takriben altı asır önceye ve seksen yaşlarında ölmüş bir adama ait olduğunu söylemiş. Bu suretle eski kaynakların rivayetleri (söylentileri) tamamıyla tahakkuk (gerçekleşme) ve teeyyüt (doğrulanma) etmiştir (2)”  

***  

“13. yüzyıl Anadolu’sunun kısaca genel görünümü şöyledir.  

“Karmaşayı İlhan Başgöz şöyle anlatıyor: “Moğol kasırgası, Anadolu’dan bir silindir gibi geçerek ardında kan, yokluk ve yıkıntılar bırakmıştır. Kadınlar ve çocuklar oradan oraya sürüklenirken, erkekler de kitle halinde kılıçtan geçirilmiştir. Öyle ki; gün olmuş hendeklerin dibi binlerce ölüyle dolmuştur. Başgöz 1999: 50)” Aynı görüşleri paylaşan Vecihi Timuroğlu da şunları yazmaktadır: “Anadolu öyle bir kargaşa içimdedir ki; her gün binlerce ölü yazıda-yabanda kurda kuşa yem olmakta, halk sayrılıklarla ve açlıkla boğuşmaktadır (3).”  

Bizim Yunus Ethem Arı

“Konya’da Şeyh Sadreddin Konevi (637-1275) ve öğrencilerinin Anadolu’da başlattıkları Ekberiyye Hareketi, Kayseri’de, Ahi Evran diye tanınan Bilge Öğretmen (Hace) Nasreddin Mahmud el Hoyi’nin (Bildiğimiz Nasreddin Hoca) (659-1261) baş mimarı olduğu Ahilik Hareketi ve Kırşehir’de Bilge Öğretmen (Hace) Bektaşi Horasani (Veli) (669-1271) okulundan yetişen Bektaşilik Hareketi bulunmaktadır. Bu üç dinsel ve düşünsel akım Orta Anadolu çıkışlıdır. Her üç akımın pirleri olan Sadreddin Konevi, Nasreddin Hoca ve Hace Bektaşi Veli çağdaş olup, aralarında sıkı dostluk, gönüldeşlık ve ülküdaşlık oluşmuştur. Zaman zaman bir araya gelip görüşmeleri olmuş ve mektuplaşmışlardır. Bu pirler o dönemde Anadolu’yu işgal eden Moğol iktidarı ve bu işgalci gücün hizmetinde olan işbirlikçi yöneticilerle mücadele etmişlerdir. (4)”  

Bizim Yunus Ethem Arı

“Öte yandan 1240’lı yıllarda, Selçuklunun Başkenti Konya’da Mevlâna Celaleddin Rumi de Tanrı soylu (aristokrat) yanlısı bir örgütlenmeye girişir. Mevleviliğin tasavvuf anlayışına göre, insan varlığı evrenin merkezine oturtulmakla birlikte, birey değil, Tanrı soylu kültürün kul anlayışıyla özdeştir. (5)” Mevlâna tam bir Moğol işbirlikçisidir. Bazı tarihçiler Anadolu’yu İşgale hazırlaması İçin Moğolların gönderdiğini yazmaktadır. “Halkı Moğollara ısındırmaya çalıştığı görülmektedir. Moğollar’ın orucun faziletine inandıklarına ve oruç tutuyor olduklarına, hatta atlarına bile oruç tutturduklarına çevresindeki inandırmaya çalışmaktadır (5-238)”  

Bizim Yunus Ethem Arı

“İslam Dünyasında çok eskiden beri akliyeciler (Rasyonalist) ile sezgiciIer (içe doğuş)) birbirleriyle mücadele halindeydiler. Akılcılar gerçek bilgiyi elde etmek için aklın ve mantığın ölçü olduğunu savunmuşlar, hatta aklı, imana varmanın ve Allah’ı bulmanın aracı olarak görmüşlerdir. KeIâmcılar, filozoflar bu zihniyetin temsilcileridir. Sezgiciler ise, gerçek bilginin “içe doğuş” ile elde edilebileceğini, imana varmak, Allah’ı bilmekte aklın hiçbir fonksiyonu olamayacağını içe doğuş ile hidayet-i ilahi ile Allah’a varılabileceği iman edilebileceği tezini savunurlar. İşte Mevlâna bu ikinci düşünce tarzının öncülerindendir. (5-232)”  

Bizim Yunus Ethem Arı

“Mevlâna’nın (1207-1273) ölümünden sonra da Mevlevilerin Moğollarla iyi ilişkileri ve Türkmen ve Ahi çevrelere karşı düşmanca tutumları devam etmiştir.(8-240) Bu Ahlaki anlayışlarından dolayı yukarıda da temas edildiği üzere Mevlânâ’nın torunu Ulu Arif Çelebi, kendisine niçin Müslümanları (Karaman oğullarını) bırakıp Moğollara destek verdiğini soranlara “Günümüzde Allah gücü ve kudreti Moğollara vermiştir. Biz Mevleviler onlara itaat etmeyi kendimiz için vacip görürüz” demiştir. (5-262)”  

*** 

“Türkiye (Anadolu) Selçukluları zamanında Moğollar’ın Anadolu’yu işgal edip kendi çıkarlarına uyumlu bir yönetimi iktidara getirdikleri dönemde (1243- 1335 yılları arası) Ahi ve Türkmen çevrelerin Moğollara ve Moğol yanlısı iktidara karşıt bir mücadele başlatıp sürdürmeleri, bu iktidarın onlar üzerinde ağır siyasi baskı ve şiddet uygulamalarına yol açmıştır. Bu ağır zulüm, şiddet ve baskılarda pek çok Ahi ve Türkmen ileri gelenleri, fikir ve san’at erbabı kişiler öldürülmüşlerdir. Ahi ve Türkmenlerin medrese, tekke, zaviye, iş yerleri ve kurdukları vakıflar müsadereye (zoralıma) tabi tutulmuş, birçok Anadolu şehirlerinde katliamlar ve tehcir olayları meydana gelmiştir. Ahi Teşkilatı’nın baş mimarı, derici esnafının piri, devrin önde gelen fikir ve aksiyon adamı Ahi Evren Nasreddin Mahmud (Nasreddin Hoca) da Kırşehir’de çevresindekilerle birlikte katliama uğramıştır.” 

Prof. Dr. Mikail Bayram, Konya, Mart 2012 

Bizim Yunus Ethem Arı

“Muhyiddin Arabi, Hallacı Mansur vahdet-i vücud (varlığın birliği) düşüncesini irdeleyen bir tasavvuf insanıdır. Sadreddin Konevi de aynı yolu sürdürmüştür. Ancak Anadolu’ya geldikten sonra Hace Bektaş ve özellikle Ahi Evren Şeyh Nasreddin Mahmud’la (Nasreddin Hoca) olan dostluğu ve yazışmaları (El Mürâselât) sonucunda düşüncelerinin daha maddesel, daha dünyevi bir biçim aldığı görülüyor (Sadreddin Konevi’nin Arabi’den gelen sezgiciliğine karşı, Ahi Evren, Fahreddin Razi’nin öğrencisidir ve akliyyecidir).  

Buna bağlı olarak Sadreddin Konevi, Avrupa Rönesansı’ndan sonra ortaya çıkacak olan “Akılcılık-Rationalism” (Descartes, Spinoza), “Deneycilik” (Ampirizm- John Locke, David Hume, George Berkeley) gibi doğru bilgiye ulaşma kuramları geliştirmiş; dahası, doğru bilgiye ulaşmak için “akıl” ve “gözlem müşahade”nin birlikte kullanılmasını savunmuştur.(*) Avrupa felsefesinin aynı tartışmalara ulaşabilmesi için 17.yüzyılı; hele iki bilgi kaynağının birlikte kullanılması gerektiği düşüncesi için Immanuel Kant’ı, yani 18. yüzyılın ikinci yarısını beklemesi gerekecektir. 

Sadreddin Konevi, bu tartışmaları içeren düşünce akımına, hocası Muhyiddin Arabi’ye verilen lakaba (Şeyh ül Ekber) uygun olarak “Ekberiyye” adını vermiştir. Ekberiyye, Osmanlı’nın kuruluşunda ve Sultan 2. Mehmed’e (Fatih Sultan Mehmet) değin sürecek olan dönemde Anadolu’nun en etkili düşünsel yapısını oluşturmuş, kuruluş düşüncesini savunan bütün düşünsel ve toplumsal hareketlerin kaynağı olmuştur. Taptuk Emre, Yunus Emre, Said Emre Taptuk Emre’nin dergâhı, başka “Emre”ler de olmakla birlikte, üç önemli “Emre”nin yetişmesine neden olur. Bunlar Taptuk Emre’nin yol göstericiliğinde, Yunus ve Said Emre’lerdir. (6-47)”

*  

(*) “Müşahade” (gözlem) kavramının Konevi anlayışında “iç gözlem” anlamına geliyor olması bir şey değiştirmez. Bilgi edinmede “müşahade-gözlem”in, kavramsal olarak kullanılmaya başlanıyor olması bile, mutlak değişmez “tanrı bilgisi” yerine, insanın kendi öz yetenekleriyle, “görerek-bilerek” bilgi oluşturma yeterliğinin ilk kez kabulü olduğu için anlamlıdır.  

***  

“Yunus Emre 13- 14. yüzyıl Anadolu’sunda Türkleşme ve İslamlaşma sürecinin bütün hızıyla devam ettiği, aynı zamanda, bir yandan Moğol İstilasının olumsuz etkilerinin henüz silinmediği, diğer yandan yeni ortaya çıkan Türkmen beyliklerinin birbirleriyle nüfuz mücadelesi içine girdikleri sıkıntılı bir dönemin insanıdır. Böyle sıkıntılı bir ortamda yaşamış olmasına karşın, Yunus Emre, felsefi bir iyimserliği, insanilik ve hoşgörü gibi zaman üstü değerleri şiirleriyle edebileştirerek kalıcılaştırmayı bilmiştir.” 

Ahmet Yaşar Ocak  

***  

“Yunus Emre Anadolu’da doğmuş bir “Horasani”dir (*) ve kul olmaya itirazı ve çözümünü en iyi dile getirenlerdendir:  

Nitekim ben beni bildim yakın bil ki Hakk’ı buldum  

Korkum onu buluncaydı şimdi korkudan kurtuldum  

Ben kimseden korkmazam ya bir zerre kayırmazam  

Ben şimdi kimden korkayım korktuğum ile bir oldum  

Azrail gelmez yanıma sorucu gelmez sinime  

Bunlar benden ne sorarlar onu sorduran ben oldum  

Yunus’a Hakk açtı kapı Yunus Hakk’a kılar tapı  

Benim işim devlet baki ben kul iken sultan oldum.  

Yunus Emre (12. yüzyıl sonu 13. yüzyıl başı) Düşünce tarihinde kuldan bireye geçişin öyküsü böyle başlar.(6-34-35)” 

*** 

Bizim Yunus Ethem Arı

“Ayrıca Yunus Emre, bu düşüncesi ile koşut olarak, o güne değin gelen, “ben bir şey üretiyorsam özgün üretici onu bana ürettirdiği için, Tanrıdır, dolayısıyla üretilmiş yapıtlara imza atmak caiz değildir” anlayışının tam tersini yaparak şiirlerinde, Anadolu’da ilk kez mahlas olarak kendi adını kullanmış ve Tanrısal sayılan dillerden biriyle değil, düşüncelerini, kendi Türkmen kültürünün dili olan Türkçe ile yazmıştır. Yunus Emre sadece şiir ustası olarak değil, dil ustası olarak da muazzam bir isim, çok önemli bir isim. Eski Anadolu Türkçesi dediğimiz kendine has bir Türkçesi var. O Türkçenin oluşması ve kabul edilir yazı dili haline gelmesinde büyük emeği geçen birkaç kişi var, bu da zaman alan bir süreç. Shakespeare’in rolü İngilizce tarihi için ne demekse, Yunus Emre’nin rolü Türkçe tarihi için odur bana göre (6-49) Ahmed Yesevi’ye, Yunus Emre’ye değin hiçbir yaratıcı yazısına imza atmaz. Anadolu’da, yapıtlarına ilk imzayı, “Beni bende (kul) demen bende değilem” diyen, böylece kul olmadığını açıktan söyleyen ilk insan olan Yunus Emre atar (6-18)” 

***  

“Selam olsun, Anadolu’nun orta yerinden, Türkiye halkının bağrından dünyaya seslenmiş olan Yunus Emre’ye. Halkı seven, halkın sevgilisi olmuş Yunus Emre’ye. Halkın ağzından konuşmuş ve halkı kendi ağzından konuşturmuş Yunus Emre’ye; Türkçe, insanca ve Yunusça olmanın sırrını, yani gerçek şiirin sırrını bulmuş Yunus Emre’ye: Yüreğini, düşüncesini ezenlere karşı ezilenlerden yana koymuş Yunus Emre’ye; Sevgiyi, insanlığı yücelten, tanrılaştıran, Tanrı’yı alçak gönüllülüğe, insanlığa, sevgiye indiren Yunus Emre’ye; insanları birliğe, dirliğe, doğruluğa, barışa çağıran, yaşamayı seven, ama ölümden korkmayan Yunus Emre’ye; Kendini, çevresini, çağını, dinini aşmasını, küçük kaygılardan kurtulup büyük kaygılara yönelmesini bilen Yunus Emre’ye selam olsun.(7)” 

****  

Yazının başlığını “Bizim Yunus” koymamın nedeni, yalnızca birçok kaynakta Yunus Emre’nin Eskişehirli olarak gösterilmesi değildir. Bunun ötesinde çağdaşları Farsça yazarken Türkçe yazması. İlk kez şiirlerinin altına adını yazması ile birey olduğunu vurgulaması, 13. Yüzyıl kargaşasında, çağının adlandırması ile “Akliyeci” günümüz adlandırması ile akıl birey kültürünün en önemli temsilcilerinden biri olması. Yunus Emre’nin yaşamı başından sonuna kadar Anadolu Selçuklu Devletinin Moğol işgali altında olduğu, Moğol işbirlikçisi yöneticilerin Akliyecilere her türlü baskıyı yaptığı bir dönemde sevginin destanını yazmasıdır da.  

***  

Bunların yanında, 13. Yüzyılın üç bilge öğretmeninden biri olan Hace Bektaşi Veli’nin belki de yerel yakınlığından ötürü Taptuk Emre okuluna gönderdiği Yunus, Mevlâna gibi güce tapar değil, doğruya, gerçeğe, hakka tapar Yunus, sevgiyi yücelten Yunus, İnanç kul kültürü temsilcisi olamaz. Ayrıca egemen sistem Mevlâna’ya yaptığı görkemli anıt gömütü (mezarı) Yunus Emre, Nasreddin Hoca gibi halk önderlerinden esirgemiş, onları unutturmaya çalışmıştır. Egemen inanç kul kültürünün bugün Yunus’a sahip çıkmaya çalışması bu gerçeği değiştirmez. 

Kaynakça: 

1)- Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre, Varlık Yayınevi s.9-11  

2)- İlyas Küçükcan, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Gazi Üniversitesi Türk Kültürü Yayınları, Sayı 41, sayfa 319 2007 Bahar Sayısı- 

3)-Aynı kaynak. 

4)- Prof. Dr. Mikail Bayram, Danişmendoğulları Devletinin Bilimsel ve Kültürel Mirası / Unimat Ofset Mayıs 2009 s.37 

5)- Prof. Mikail Bayram, Ahi Evran Mevlânâ Mücadelesi, Nüve Kültür Merkezi s.232-238-240-262  

6)- Ömer Tuncer, 13. Yüzyıl Anadolu Devrimi, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, s.18-34-35-41-47-49  

7)- Sabahattin Eyuboğlu, Yunus Emre, Cem Yayınevi, s.5 

 

(*) Horasaniler, Orta Asya’dan yola düştükten sonra uzunca bir süre İran üzerinde kalarak yaşamlarını sürdüren ve kültürel etkileşim içinde Müslümanlaşarak bir yandan “akılcı İslam” (Mutezile) kültüründen alınan temeller üzerine kendi düşüncelerini de katarak oluşturdukları özgün tasavvuf kültürü ile günümüze değin ulaşan, yaşadıkları döneme uygun düşünsel olgunluğa ermiş düşünsel bir akım oluşturmuş insanlardır. 12. yüzyıl sonuna değin Hindistan, Azerbaycan, İran ve Bağdat dolaylarında yaşayan insanlar, Moğolların sürekli batıya saldırarak yaklaşmaları üzerine, olası ki artık akıllarını kullanmayı öğrenmiş, belki bu nedenle silah kullanmayı da unutmuş olduklarından, batıya, Anadolu’ya akmışlardır. Önemli bir bölümünün, bir kültür merkezi olan Horasan’da doğmuş ve yetişmiş olması, zaman içinde tasavvuf düşüncesi taşıyanların bütününe “Horasaniler” denmesine neden olmuştur.
Ömer Tuncer / 13. Yüzyıl Anadolu Devrimi (Osmanlı’da Karşıdevrim Süreci) Bilim ve Gelecek Kitaplığı, Birinci Baskı Ocak 2017 s.34  

ETHEM ARI
İzlemek için
ETHEM ARI son yazıları (Hepsini Gör)

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Babalar Günü Nurettin Şenol

Babalar Günü Nurettin Şenol

Deneme

Bir cevap yazın