Buruk Acı – Yazı: Şerif Kaya

Beni peşinde bir leş gibi sürükleyip ortaya atınca düştüğüm yerin, oturanların ayaklarının dibi olduğunu anladım. Düşmemle birlikte gözü kapalı oturanların ürktüklerini hissettim. Demek ki bekletildiğimiz alan çok büyük değilmiş.  Beni ortaya iterek atan kişi, orada bekletilenleri gözleyenlere;

-Alın size bir müdür. Müdüre iyi bakın, konuğumuzdur deyip, gitti. Çünkü o sesi bir daha orda duymadım. Herhalde asıl görevine; “diskodaki [i]”görevine” döndü.

İnsanın bir organı görevini yapamıyorsa diğer organları daha hassaslaşırmış. Eksik organın görevini diğer organlar paylaşırmış. Biz de kaç gündür aynı hassas durumdaydık. Özellikle sese, kokuya, dokunduğumuz cisimlere beynimiz çok hızlı bir şekilde tepki veriyordu. Gözlerimizi kapatan kirden bar bağlamış göz bağının ve iplerinin ekşimsi kokusunu kanıksar olmuştuk, ama kulağımın arkasında bir ağrı hissetmeye başlamıştım artık. Kirli gözbağı ve bağlama ipi çuha gibi sert olmuştu. Bu sert ve kirli cisim hassas cildi tahriş etmişti. Yara gibi ağrıyordu. Tek şansım açık yaraya dönüşmemiş olmasıydı. Açık yara olsa mikrop kısa sürede tüm vücudu sarardı.

Atıldığım yerden, dar sıraya oturtmadan beni nasıl ağırlayacaklarını konuşmaya başladılar. İç Anadolu ağzıyla konuşan birinci nöbetçi, ikinci nöbetçiye;

-Bu müdürmüş tertip, ağırlamalıyız müdürü.

– Ne müdürüsün lan sen! Dedi ikinci nöbetçi.

-Lise müdürüyüm,

-Lise müdürü ha, hiç sevmem bu müdürleri, dedi birinci nöbetçi;

-Sen liseyi okudun mu tertip, dedi ikinci nöbetçi,

-Yok okumadım ama bunun gibi müdürlerin yüzünden ilkokulu bile bitiremedim!

-Sürün lan müdür, olduğun yerde…

Dirseklerimi yere koyup sürünmeye başladığımda birinin sırtıma sert bir şekilde bastırdığını ve o güçle yere kapaklandım.

-Sürün lan orospu çocuğu; çocukları tokatlamak nasılmış…sürün bakalım şimdi. O ara üzerime bir kova su döktüler.

-Paspas et bakalım burayı…

Ben, dar alanda sürünmeye başladım. Dar diyorum, çünkü biraz süründükten sonra kafam ayaklara çarpıyordu; dolayısıyla sağa sola dönmek zorunda kalıyordum. Döndüğüm yerde de çok sürünmeden yine ayaklara çarpıyordum. Demek ki oturduğumuz yer çok dar bir odaymış. Duvar dibine konulmuş ensiz sıralar ve gün boyu hareketsiz o sıralarda oturan bizler.

-Sırt üstü sürün müdür, komutuyla sırt üst döndüm ve öyle sürünmeye başladım. Sırt üstü sürünmek de çok zormuş meğer. Gerçi burada normal olan bir şey yoktu zaten. Yerdeki ıslaklığı kurutmuş olacağım ki bir kova su daha döktüler,

-Yerleri iyi temizleyemedin müdür iyi kurut. Ben sırt üstü sürünmeye çalışırken sol göğsüme bir darbe aldım. Çok sert bir şeydi. Ben tüfek dipçiği zannettim. O an nefessiz kaldım. Sanki sol göğsüm göçtü gibi, dayanılmaz bir ağrı hissettim ve gayrı ihtiyari bağırdım;

-Ahhh!

-Sürün lan sana müdürlüğü öğretiyorum işte, deyip zulümlerine devam ediyorlardı.

Bana güç veren durum; bizim disko dediğimiz bu yerden kısa sürede göz altına götürüleceğimiz idi. Doktorun[ii] dediği gibi, daktilo çalışmaya başlamıştı, benim ifadem yazıya geçmiş, bizden bir arkadaş daha içeriye alınmış ve içerden daktilo sesi geliyordu. Demek ki bugün biz sekiz kişinin de sorguları yapılacak, ifadelerimiz yazıya geçecek ve bugün, gözaltında tutulduğumuz yerimize, geri gideceğiz. O nedenle dayanma gücüm artmıştı. Acı ve işkencenin benim bu umudumu koruma inancıma, gücünün yetmeyeceğine inanıyordum. Çünkü doktorun anlattıkları hepsi eksiksiz çıktı. Ben, daha önce bana verilmiş bir senaryoyu oynuyor konumundaydım sanki. Nerede ne yaptıklarını daha önceden öğrenmiş ve bu role göre oynuyordum. Senaryoda yazılmayıp burada sahneye konulan tek şey, o da benim için sürpriz oldu; Filistin Askısına alıp elektrik vermek; yasal bir derneğe üye olmaktan başka, hiçbir suç ve eyleminin olmadığı bir devlet memuruna böyle bir işkence yapmayacakları varsayımı idi, ama o sahneyi ekleyerek doktoru dolaysıyla beni yanıltılar âdeta!

Kaçıncı su kovasını kuruttuğumu unuttuğum ve sürünmekten halsiz kalıp yere yığıldığım an;

-Müdürün arkadaşları yok mu, onlarda oturdukları yerden aşağı insinler, sürünsünler, dedi İç Anadolu ağzı ile konuşan. Benimle tutuklanan sekiz öğretmen o daracık yerde sürünmeye başladık. Durmadan kafalarımız tokuşuyordu. Bu nedenle kafamızın, pistteki koşucular gibi, bizi götüreceği bir kulvar arıyorduk. Kulvar arayışı sırasında kafa kafaya tokuştuğum arkadaşlarıma moral vermek için sessizce kulaklarına;

-Dayanın bitti, bugün gidiyoruz, diyordum. Sonradan konuştuğum arkadaşlarımdan bazıları; “Bana iki üç kez aynı şeyi söyledin”, diyenler oldu. Olsun! Benim amacım arkadaşlara moral vermekti. Diskodaki süremizin bittiğini haber vermekti. Kaç kişinin moralini yükseltebilmişsem iyi diyordum içimden.

Biz yerde sürünürken sorgudaki arkadaşımızı getirdiler ama bir sonraki arkadaşımızı da götürmediler. O ara bir kargaşa oldu. Dışarda bir koşuşturma ve diskoda feryat figan sesleri yükselmeye başladı. Anladım ki diskoya yeni insanlar getirilmiş; dolayısıyla sorgusu yapılmayan arkadaşlarımızın ifade alma işlemi de durmuştu. Önceliği dışardan getirdiklerine verdiler. Bizim de sürünmemiz bir iki kova suyun dökülüp ıslak zemin kurutulmasına kadar sürdü. Bu sürünme sırasında verdikleri molada, işkenceden ve sürünme sırasında terlemiş olan vücudum birkaç kez terledi, soğudu… Nöbetçilerin nöbet sonu yaklaşmış olacak ki sürünmemiz bitti, bizi yirmi santimetre enindeki sıraya tekrar oturttular.

Bizi süründürenler, nöbet süreleri bitip yeni gelenlere devrettiler görevi. İçimden; “Dilerim, benim müdür olduğumu bu yeni nöbetçilere söylemezler, söylerlerse bu işkence sabaha kadar devam eder”, diye düşünüyordum.

Terim soğuyunca; askı izlerinin, elektriğin yaktığı yerlerimin, sürünme sırasında yediğim darbenin sol kaburgalarımda yarattığı hasarın acısını daha çok hissetmeye başladım. Vücut soğudukça bu ağrı, acı, sızı arttı. Tek tesellim yeni nöbetçilerin bana karışmaması ve sorgudakilerin de yeni gelen grupla ilgilenmeleri idi.

Her gün bülbül gibi durmadan konuşan Erhan[iii] da pek konuşmuyordu. Sessizlikten şunu anladım ki bu yeni gelenleri kafese çekip yakalatan Erhan’dı. O nedenle vicdan azabının yarattığı psikolojik baskının yarattığı çıkar yol aramasından dolayı konuşmuyordu; çünkü “öttüğü kadar ötmüş”, arkadaşlarını yakalatmıştı.

Sessiz bekleyişimizi bozan sadece diskodaki seslerdi. O seslere de alışmıştık bu bir haftalık süre içinde; gayri insani her şeyi kanıksar olmuştuk. Sanki biz buraya gelirken insan olma kimliğimizi dışarda bırakmıştık! Burada hiçbir canlının bir canlıya yapacağını düşünemediğimiz bir davranış biçimi ile karşı karşıyaydık ve o insanlık dışı davranışlara tanıklık ediyorduk.…

Bulaşık suyu niteliğindeki akşam karavanasını yemek için dörder beşer gruplar halinde sürüklenerek yan odaya götürüldük. Başımızı kaldırmadan, sadece önümüze bakarak göz bağımızı gevşettik. İki dakika içinde önümüze konulan yemeği yedik ve yerimize oturtulduk. Nöbetçiler kendi aralarında konuşuyorlardı. Bir iki kez Erhan’a laf attılar Erhan’dan ses yok…

Erhan soruşturmanın demirbaşı niteliğine geldiği için onunla şakalaşıyorlar, o da gün boyu onlarla sohbet ediyordu, şakalarına yanıt veriyordu. Ama bugün Erhan’dan ses yoktu!

İlerleyen saatlerde nöbetçinin biri hafif sesle şarkı mırıldanmaya başladı. Söylediği şarkılardan sanat müziğini sevdiği anlaşılıyordu. Bir iki kez söylemeye yeltendi ama şarkıların sözlerini bilmediği için şarkıları hep yarıda bırakıyordu.

Ben artık oturduğum yerde zangır zangır titremeye başladım. Ağrı ve sızılarla birlikte üşüyordum! Ve bu gece bu betonun üzerinde nasıl yatarım diye düşünmeye başladım. Hiçbir çıkar yol yoktu. Düşündüğüm bütün yollar; bu ağrı, sızı ve üşümeye belli bir yere kadar dayanacağımı, bir süre sonra oturduğum sıradan; “dallarda donan kuşlar gibi”, “pat” diye yere düşeceğimi işaret ediyordu. Dilerim, bu düşme sırasında, başımı bir yere çarpmam!

Tir tir titrediğim anda, ben bunları düşünürken, nöbetçi;

– “Buruk Acı” şarkısını bilen var mı lan? diye seslendi! Kimseden ses çıkmayınca tekrar daha sert bir ses tonu ile;

– Bu şarkıyı bilen yok mu lan oruspu çocukları ki; “oruspu çocuğu” sözcüğü bizi gözetleyen ve işkencecilerin dilinde pelesenk olmuştu sanki ,diye ikinci kez yenileyince ben elimi kaldırarak;

– Ben biliyorum komutanım, dedim.

-Söyle…! deyince şarkıyı söylemeye başladım;

Gurbet içimde bir ok her şey bana yabancı
Hayat öyle bir han ki acı içimde hancı
Gurbet içimde bir ok her şey bana yabancı
Hayat öyle bir han ki acı içimde hancı

Sevmek korkulu rüya yalnızlık büyük acı
Hangi kapıyı çalsam karşımda buruk acı
Sevmek korkulu rüya yalnızlık büyük acı
Hangi kapıyı çalsam karşımda buruk acı

……

-Güzel söyledin lan, nereden öğrendin.

-Ben sanat müziğini severim komutanım, dedim. İlerleyen saatlerde şarkıyı bana tekrar söylettirdi. Uyku saati geldiğinde; “Artık uyku saati. Hemen önünüze çökün uyuyun” dedi. Şarkı söylememin aramızda olumlu bir iletişim oluşturduğunu var sayarak, elimi kaldırdım.

– Ne diyorsun sen bakiyim, dedi

-Komutanım ben bu sıranın üzerinde yatabilir miyim, dedim.

-O daracık yerde nasıl yatarsın, deyince;

– Ben yatarım, dedim

– Tamam, sen orada yat, dedi.

O konuşmalar ve şarkı söylemekle tüm gücümü kullandım. Bu da hep yerde değil de sıra üzerinde yatma iznini koparabilmek içindi. Ben o gece soğuk betonda yatsaydım zatürre olacağımı biliyordum. Gerek diskoda gerekse sürünme sırasında kaç kez su gibi terleyip ve terimin soğuduğunu anımsamıyorum bile. Diskodaki işkencenin açtığı yaraların ve darp izlerinin ağrıları yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Sabaha kadar titredim. Üşüyordum!

Uyuyamasam da sabaha kadar o yirmi santimlik tahta sıranın üzerinde uyumaya çalıştım; bir sağ tarafıma bir süre sonra sol tarafıma dönerek sıraya uzanıyordum. Kısa bir süre dalmam üzerine sıradan düştüm, ama sevindiğim taraf, başımı bir yere çarpmadan elimle korumam oldu.

Sabah oldu. Sabahla birlikte ağzımda bir kuruluk ve zehir gibi bir acı vardı. Dilimle ne kadar dudaklarımı ıslattımsa da pek yararı olmuyordu. Başım da zonkluyordu. Sabahın erken saatinde bizi gruplar halinde lavaboya götürdüler. Tuvalette, tuvalet gereksinimimi karşıladıktan sonra ağzımı lavabo musluğuna dayayarak doyunca su içtim. Kurumuş dudaklarımı temizledim. Dudaklarımı ıslatabildiğim kadar ıslattım. Ayakta, iki dakikalık süre içinde, ağzımıza bir iki ezik zeytin ve bir parça ekmek ile kahvaltı yaptık. Yerime oturduğumda başım dönüyordu. Düşmemek için yanımdakilere yaslanıyordum. Yanımdakilerin kim olduklarını bilmeden…

Böyle yerlerde insanlar arasında görülmez bir bağ oluşuyor. Herkes birbirine yapabileceği kadar yardımda bulunuyor. Sağımdaki ve solumdaki arkadaşın kim olduğunu da öğrenemedim ama çaktırmadan bana destek oluyorlardı.

Süre geçtikçe ağrılarım dayanılmaz oluyordu. Dudaklarım tekrar kurumuş ve su içme isteğim oldukça artmıştı. Başım o kadar ağrıyordu ki bulunduğumuz yerde dolaşan karasineklerin yüzüme konması veya çarpıp uzaklaşması sırasında, sanki bir kurşun yemiş gibi oluyordum. Başımızdakilerin, bizim su içmek istememiz halinde, suyu vermeden önce su dağıttıkları saplı kapla kafaya vurulmayı göze alamadığım için de su isteyemiyordum. Çünkü başıma alacak bir darbeye dayanacak gücüm yoktu. Göğüs kafesimde sanki ciğerime bir şeyler batıyor gibi bir ağrı da her geçen saat artıyordu. Sol avucumda söndürülmüş sigara yanığı su toplamış, sızlıyordu. Her gün bülbül gibi öten Erhan’dan da ses yoktu. Ne konuşuyor ne de su istiyordu. Demek oluyor ki ya susamamış veya saplı tas ile kafaya vurmayı göze alamadığından kimse su istemiyordu. Ben “su” isteme ile “ağrı” arasında şimdilik ağrıdan yana hakkımı kullanıyordum. Susuzluğa dayanabildiğim kadar dayanmaya çalışacaktım.

Bana göre çok uzun bir süre sonra, yine Erhan;

-Komutanım su içebilir miyim? diye seslenince o güne kadar bende çok olumsuz bir etki bırakmışsa da Erhan’a bir teşekkür etme isteği doğdu içimde. Görevli Erhan’a suyu verdikten sonra;

-Başka su isteyen var mı?  Deyince, hemen elimi kaldırdım. Demek başka elini kaldıran da olmuş ki sırayla su dağıtmaya başladı. Bana sıra geldiğinde bir bardak içtim.

-Bir bardak daha içebilir miyim? deyince bir bardak daha verdi. İkinci bardağı içtikten sonra,

– Tekrar ister misin? dedi

– Evet komutanım, dedim

– Suyu bitirdin lan dedi; ama suyu da verdi. Bir taraftan Erhan’a bir taraftan da üç bardak suyu bana veren görevliye teşekkür ediyordum. İçimde bir alev yanıyordu. İçtiğim sular o alevi söndürmeye yetmiyordu. Vücudumun soğumayasıyla ağrılar artıyordu. Avucumdaki yanık yeri ok değmiş gibi idi. Her geçen saat dayanamaz hale gelmiştim, oturduğum yerden ne zaman düşeceğim diye bekliyordum.

Saatleri bilmez olmuş, zaman kavramını unutmuştuk. Her sabah, seslerini duyduğumuz horozların ötmesinin üzerinden çok zaman geçtiğine göre saat oldukça ilerlemişti. Gece boyunca “diskodan” gelen çığlıklar ve feryatlar da kesilmişti. Nöbetçinin biri;

-Ulan sen ne yapmışsın Erhan, bütün arkadaşlarını buraya getirmişsin, dedi. Erhan hiç cevap vermedi. Ne kadar “ötmüş” olsa da vicdani muhakemesi ona “sus” diyordu. İkinci kez su içmek zorunda kalmadan, bir gün önce sorgusu yapılmayan arkadaşları da “diskoya” aldılar. Onlara işkence yapılmadan sadece ifade tutanağı imzalatarak soruşturmamızı tamamlamış oldular.

Saatin kaç olduğunu bilmediğimiz bir anda bizi tekrar geldiğimiz gibi gözaltında tutulduğumuz kovuşumuza götürülmek için minibüse bindirilmek üzere, oturduğumuz yerden kaldırdılar. Yine çeşitli yanıltma söylemleri ile minibüse götürürken yere yığıldım. Bizi götürenlerden biri, omuzuma yakın yerden, kolumdan tutarak beni minibüse kadar sürükledi!

Şerif KAYA-2021- ADANA

NOT: Yazma aşamasındaki romanımdan bir bölüm.

Her hakkı saklıdır. Şerif Kaya izni olmadan kısmen veya tümüyle kulanılamaz, alıntılanamaz.

[i] disko: İşkencenin yapıldığı yer!

[ii] doktor: Sorgudan yeni dönen “diskoda” olup biteni bana anlatan gözaltındaki tıp öğrencisi arkadaş.

[iii] Erhan: “Çatı kekliği” gibi ötüp arkadaşlarını yakalatan, diskoda uzun süredir bulunan kişi.

 

ŞERİF KAYA
İzlemek için
ŞERİF KAYA son yazıları (Hepsini Gör)

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Atatürk Aydınlığı Ethem Arı

Deneme

11 Yorumlar

  1. Feruze Güvenç

    Kahrolsunlar bu vahşet dolu günleri benim ailem de yaşadı. İnanın şerif bey o acı dolu günlere döndüm emeğinize yüreğinize sağlık dost

    0
  2. Tülay Çintosun

    Her zamsn eğitimli kesimin başı kesilmiştir. İran’da devrim olduğunda önce eğitimli kesim yok edildi, keza Irak’ta da. Ekim devriminde Çin’de de. Bizde de 12 Eylül dönemi sola yapılan bir darbeydi. Ama şu anda da eğitimli kesimin hep önü kesiliyor. Çağdaş, modern cumhuriyet savunucuları hep baskı altında. Okuduklarım beni hem korkuttu, hem de üzdü. Düşündüm o anları korkunç gerçekten.

    1
  3. Okurken yaşanılanları gözümde canlandırıyorum, tüylerim diken diken oluyor. Duyarlı olmanın, halkla içiçe olmanın, güzel insan olmanın bedelini çok ağır ödediniz. Sizi, hocalarimizı ve bu işkencelere maruz kalanları saygıyla anıyor, yaşananları, yasatilanlari ve yasatanları lanetliyorum. Ayrıca Buruk Acı şarkısının anlamı artık çok değişti. Elinize yüreğinize yaşamınıza sağlık olsun hocam. O can pazarında bile arkadaşlarınıza moral verebilmişsiniz. İyi ki varsınız.. Okuması ne kadar acı olsa da romanınızı sabırsızlıkla bekliyoruz. Çekilen acıların, yaşananların dile getirilmesi, mutlaka paylaşılması gerekir diye düşünüyorum.

    3
  4. Emin Kocakaplan

    İşkenceden dönen ve çoğu eğitimli olan insanlar moral olsun diye teyipten İşkence sesleri duyacaksınız korkmayın yalan demişlerdi. Biz de çok rahat gittik. Bize Şerif Kaya ve arkadaşları diyorlardı. Ben Filistin askısı sırasında gelen sesin Şerif Kaya ya ait olduğunu çok iyi bildiğimden söylenenin doğru olmadığını anlayınca başımıza her şeyin gelebileceğini anlamıştım. Sürünürken Şerif Hocam Bize moral verince güçlü olmak zorunda olduğumuzu anladım İyi ki Haziranda girmişiz,kış aylarında aynı İşkenceden geçen arkadaşların çoğu zatürre hastalığından göçüp gitti. Bir taş çorba bir kaşık ile karnımızı duyurdular. Diyarbakır sıcağında pencere açık sivrisinekler tepenizde elinizle kovalamak yasak uyu sıranın üstünde sağa sola dönmek yasak çok şükür 4 gün 3 gece sürekli İşkence sesleri çok şükür ayaktayız yaşıyoruz. Oysa 12 Eylülden önce işçimiz köylümüz öğrencilerimiz ile uyum içinde neler yapabiliriz diye çırpınan. TÖBDER de öğretmenlerle, Halk Eğitim Merkezinde öğrenciler ile tiyatro ve piyes çalışmalarını halka açık ücretsiz yapmak, ilçe kaymakamı. İlçe müftüsü, İlçe jandarma komutanı, İlçe savcısı İlçe doktoru ve tüm daire amirleriyle kardeşçe bir çalışma içinde çalışan insanlar a reva görülen. Kalemine sağlık arkadaşım.

    4
  5. Emeğinize yüreğinize sağlık hocam.

    4
  6. İlhan Çiçek

    Üzülerek okuduğum bu gerçek hayat hikayesinden yola çıkarak, o yıllarda var olan işkencelerin daha sonraki yıllarda katlanarak çoğaldığı ve hiç bitmediği gerçekliği devam etmektedir. Emeğine yüreğine sağlık hocam.

    6
  7. O vahşet günlerini yaşatanlar döktüğünüz kanda boğulun. Faşizmin zulmünü hiç yokmuş kabul edenler,inanmayanlar.Onlar zaten vatan hainiydi diyenler bu zulümde sizinde payınız var.Kahrolsun faşizm.

    8
  8. Fatmanur Caner

    Kahrolmadı faşizm. Kahroldu belki işkencecilerden bazıları. Ajan provakatörler devam ediyor. Ama işkence edilenler bitmiyor. Ölenlerin yerine yenileri saflara geçiyor. Demekki insanlığın devrim geleneği hep sürecek. İsimler yer zaman değişebilir ama devinim devam ediyor. Öldürülenler ve ölmekten beter edilenlere saygı ve sevgiyle!…❤❤❤

    8
  9. Seksenlerin doksanların utanç tablosu bu ! Üzülerek okudum. ” Ben Lise Müdürünü hiç sevmem ” diyen nöbetçinin eğitimini merak ettim. İşkence bir insanlık suçudur. Fazla yorum yapmaya gerek duymadım. Emeğinize sağlık hocam.

    7
  10. Cengiz Çetik

    Bir an o vahşet günlerini yaşattın bana. Tüm namuslu insanlara yaşatılan bu vahşetin izlerini silmek kolay olmasa gerek.
    Faşizmin kan kokan bu yaratıklarını şiddetle lanetliyorum.

    7
  11. Kahrolsun faşizm,
    Kahrolsun işkenceci faşistler
    Kahrolsun ajan provakatörler
    Yaşasın devrim ve sosyalizm
    Direne direne kazanacağız.

    12

Bir cevap yazın