Çanakkale Şehitlikleri ve Şehitler Abidesi Gezisi Şehriban Tuğrul

Çanakkale’nin neresinde yaşarsan yaşa, şehitlik ziyaret edilmez mi? Canlarını vererek bize, bu vatanı armağan eden kahramanlar, mezarı başında anılmaz mı? Şehitlik hakkında kendi bilgilerimizle birlikte, kitaplardan bilgi edindik. Yerinde görmek ve o atmosferde olmak için babamızın kullandığı arabayla sabah erken yola çıktık. Küçükkuyu’dan yokuş yukarı tırmanarak; iki tarafı ormanla kaplı, kıvrımlı ve uluslararası yola göre dar olan iki şeritli yoldan; yolları kapatan tırların arasından çekinerek, korkarak ilçemiz Ayvacık’tan sonra, peynir diyarı Ezine’yi geçip Çanakkale’ ye geldik.  

Çanakkale merkez iskeleden, feribota bindik.  Arabadan inip yukarı kata çıktık, serin havada içtiğimiz çay çok güzel geldi. Karşıdan “Dur yolcu” şiirinden Mehmetçik resmiyle birlikte ormanlık tepeye yazılmış yazıyı gördük. Çanakkale’den uzaklaşırken deniz ve şehrin manzarası harikaydı. Resimler çekindik, martıların uzattığımız simitleri elimizden kapması bizi kahkahalara boğdu.

Kilitbahir(Deniz Kilidi) Kalesi

Yirmi dakika gibi kısa sürede Kilitbahir’e geçtik. Deniz kenarında ki kahvelerde, evden getirdiğimiz nevalelerle kahvaltı yaptık. Gelibolu yarımadasının millî park kısmındaki şehitlikleri dolaşmaya Kilitbahir kalesinden başladık. Fatih Sultan Mehmet 1462/1463 Yılında: 17 metre yüksekliğinde ve yedi metre kalınlığındaki bu kale ile Çanakkale’deki Çimenlik kalesini karşı karşıya olacak şekilde aynı anda yaptırmış. Bu güne kadar onarım ve ilaveler gören bu kaleler; deniz güvenliğinde, deniz kilidi görevi görmüş. Olası düşman saldırısında boğazı ve İstanbul’u koruması için yapılan bu kalelerin; 15 Mart 1915 te Osmanlı imparatorluğu ile itilaf devletleri arasında yapılan, “Çanakkale Savaşlarında” önemi daha da anlaşılmıştır. Mimarisi, üç yapraklı yonca biçiminde olunca görüş açısı genişlediğinden, savunma sistemine çok etkisi olmuş. Deniz kilidi görevi gören bu kalede; yabancı gemileri kontrol etmek kolay olmuş.

İyi ki tabelalar ve de üzerinde açıklayıcı bilgiler var, onları okuyup aydınlanıyor ve bilinçli şekilde dolaşıyoruz. Surlarının üzerinden, gözetleme pencereleri ve kulelerinden denize baktığımızda; her noktayı görüyorduk. Bu tarihi kaleye emeği geçenlere ve burada görev alanların ruhlarına minnet duaları yaptık. Kalede bol resimler çekindik ve çıktık.

Namazgâh, Mecidiye Tabyaları ve Koca Seyit Onbaşı Anıtı

Kaleden sonra yolun devamında ve deniz kenarında bulunan Namazgâh, Mecidiye tabyalarına geldik. Tabya: İçi silahla donatılan ve askerlerin yaşamını sürdürmesi için yapılan küçük toprak tepeciklerdi. Tepecikler aralarına çok büyük toplar yerleştirilmiş ve savaş sırasında boğazın korunması sağlanmıştı. Buralarda resim çekinirken, atalarımızın savaş anındaki durumlarını düşünmeden edemiyorduk.

Arabayla, biraz sonra Koca Seyit Onbaşı anıtına geldik. Anıt: Seyit onbaşının sırtında mermiyle durduğu heybetli bir heykeldi. Orada biriken ve turlarla gelen insanların rehberlerini dinlemeye bizde katıldık.  “Mecidiye Tabyasında bulunan topun, mermi süren Vinç mekanizması bozulmuş. Düşman ise devamlı top ateşine tuttuğu bu mevzii nerdeyse ele geçirecek.  Er Seyit mevziinin önemini bildiğinden iman ve vatan sevgisi gücüyle 215 kg ağırlığındaki top mermisini sırtlayıp topa yerleştirmiş.  Yapılan üç atış İngiliz gemisi Ocean’a ağır hasar vermiş ve yana eğilen gemi sürüklenmeye başlamış. Nusret mayın gemisinin daha önce deniz altına döşediği mayınlara çarparak gemi dibe batmış. Bu olay savaşın lehimize değişmesine sebep olmuş. Savaşın kaderini değiştiren er Seyit’e onbaşı rütbesi verilmiş.”

Daha sonra Seyit Onbaşıya topu kaldırtmayı denetmişler ise de yapamamış.  Bu iman gücü ve vatan sevgisine sahip olan iri yapılı koca Seyit ve diğer askerlerimize minnet dualarımızı yaptık. Isınmaya başlayan hava ile denizden gelen serin rüzgâr, doyumsuz deniz ve orman manzarası bizi bu yarımadaya hayran bıraktı. Anıtla ve anıtın etrafında resim çekinerek, burasını ebedîleştirdik! Bu güzelliği, kanlarını toprağa dökerek bize hediye eden atalarımıza ne kadar şükretsek az derken, gözlerimiz yaşardı. 

Şahin Dere Şehitliği

Deniz kenarında ki kıvrımlı ve ormanlık yollardan şehitliklere doğru yol aldık. Vatanımızın özgürlüğü için canlarını veren, şehitlerimizin anıt mezarlarını görecek olmak, bizi şimdiden hüzünlendirdi. İlk ziyaret yerimiz olan Şahin Dere şehitliğine girerken, ayakta bizi karşılıyorlarmış gibi geldi. Kübra’yı sonrada bizleri hıçkırarak ağlamak tuttu. Şehitliği saygı ve dualarla dolaşırken, şehitlerin yaşlarının küçüklüğü ve memleketleri bizi çok duygulandırdı.

 

Hele de şehitliğe adı verilen Şahin beyin babasının doktor olması; yaralanan oğlunu, hastanede en son muayene sırasına alması, sırası geldiğinde nişanlı oğlunun da ölmüş olması içimizi acıttı ve hıçkırarak ağlamamıza sebep oldu. Bu nasıl bir fedakârlıktı! Vatanın çocuklarını, kendi evladından üstün tutmuştu. Şimdi çocuklarını askere göndermeyen zenginlerin, evlatlarına çürük raporu almasına ne demeli! “Yazıklar olsun” derken şehitlerimizin de bu korkaklara, kanlarını helal etmemelerini istedim. Hüzün ve gözlerimiz kan çanağı içinde oradan ayrıldık. Daha sonra ziyaret ettiğimiz; Soğanlıdere ve Sargıyeri Şehitliğinin tabelalarını okuyup, gözyaşları içinde dolaştık. Köylülerin dediğine göre; her yağmur yağdığında toprak altından kemikler çıkarmış. Yağmur dinince de köylüler o kemikleri dualarla geri gömerlermiş.

Alçıtepe köyünde, ziyaretçilerin ihtiyaçları için; lokantalar, kahvehaneler, gözleme-ayran satış yerleri, marketler açmışlar. Sergilerde, Çanakkale savaşını simgeleyen anahtarlıklar, kurşun askerler, askeri kıyafetler, tablolar, çantalar, çakmaklar neler yoktu ki… Bizde eşe-dosta verilecek ufak güzel şeyler, kendimize de şapkalar aldık. Havanın çok sıcak olması dolayısıyla, midemiz bozulur diye lokantada değil gözlemecide karnımızı doyurduk. Kahvehanelerde ise bol bol çay ve su içtik. Çeşmelerde yüzümüzü yıkayıp serinledik.

Alçıtepe Köyü Müzesi

Salim Mutlu adında değerli bir vatanseverin açtığı; harp malzemelerini sergileyen özel müzesini gezdik. Sergide; birbiri içine girmiş mermiler, kafatasları ve içindeki mermiler, küçük kemik parçaları, dişler, asker ve komutanlara ait resimler, haritalar, silahlar, askeri giysiler, çiviler, mataralar, sedyeler yüreklerimizi parça parça eden ve bizi ağlatan neler, neler…  Bu müze ücretsiz geziliyor ve dededen toruna bakımı devam ediyormuş. Özel müzeye bakımı için, insanlar can-ı gönülden bağış yapıyor ve çıkarken de teşekkür ediyorlardı. Kutsal olan, özveri gerektiren bu büyük hizmet için; çok yaşayın siz Mutlu ailesi.

Alçıtepe Köyünde Canlı Müze

Canlı müzesinin olduğunu öğrenince, oraya da uğradık. Bölünmüş olan birçok odaların her birinde, bir olayın canlandırması yapılmış. Ortama duman salınarak, top, silah, insan sesleri ile savaş ortamı yaratılmış. Bir odada yaralılar tedavi ediliyor, diğer odada şehit olanların başında Kur’an okunuyor. Siperde Türk ve düşman askerleri, karşı karşıyalar ve savaşıyorlar. Gündüz düşman, gece sigara, konserve ün alış-verişi yapacak kadar dostlar. En etkileyicisi heykel; düşman askerinin yaralanması sonucu Türk cephesine yakın düşmesi ve Türk askerinin, yağan kurşunlar altında, onu kucağında taşıyarak düşman cephesine teslim etmesi.

Atatürk’ün 1934 yılında Anzak annelerine yazdığı mektubu, burada bir tabelaya yazılmış: “ Uzak diyardan çocuklarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindirin, evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedir ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır, onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.” Tüylerimiz diken diken olmuştu okurken. Doğruydu, bizim askerlerimizle kardeş gibi koyun koyuna yatmaktaydılar. Müzeden çıkarken: “Offf!” Dedikçe içimizden ateş fışkırıyor, vicdanımızı cayır cayır yakıyordu. Düşmana karşı verilen mücadelelerde, şehit olan canları unutmanın utancı içinde kıvranıyorduk. Sıcak iyice bastırdı, göreceğimiz yer kalmadığından köyden ayrıldık.

Şehitlik Abidesi

Önümüzden giden tur arabalarının peşine takıldık.  Ormanların arasındaki yollardan düze çıktığımızda, şehitlik abidesi anıtını gördük. Devasa anıtın yanında olmak için sabırsızlandık. Arabayı gösterilen yere park ettik ve yürüyerek gururumuz olan şehitliğe girdik. Şehitliğin toplanma alanları ve gezme yolları çok güzel yol kenarları, bayrağımızın rengi gibi kırmızı-beyaz çiçeklerle donatılmıştı. Anıt: Hisarlık tepesi üzerine, Ağustos 1960 ta halkında maddi katkısıyla Çanakkale’de savaşan Türk askerleri anısına yapılmış. 625metre karelik alan içine, 41.71metre yüksekliğinde ve dört sütun üstüne oturtulmuş. Bu abidenin tavanında mozaikten yapılmış Türk bayrağı resmi vardı. Sütunların alt uçlarına; yapılan savaşlara ait kabartma resimler yapılmış.  Sütunlar arası onar metre ve “yıkılamaz” lığın sembolü olarak çok sağlam yapılmış. Bu abide, boğaza giren yabancı gemiciler tarafından görülecek şekilde tepeye yerleştirilmiş. Hayran ve gururla seyrettiğimiz bu görkemli anıtın, üç tarafı deniz olan çevresini dolandık, içine girdik, resimler çekindik.

Abidenin çiçekli yollarından geçerek, paraleline yapılan kabartma duvar resimlerine geldik. Upuzun ve çok yüksek duvar boyunca; Atatürk ve Türk askerinin savaşını safha safha yansıtan kabartma resimler vardı.  Kabartma resimleri incelerken savaşın seyrini görebiliyorduk. Eşimin asker olması ve bize açıklarken heyecanlanması bizi de etkiledi. Resimlere büyülenmiş ve aksettiği olayları yaşıyormuş gibi bakıyorduk. Daha sonra göreceğimiz savaş alanlarına ve alanlarda geçen olaylara vakıf gibiydik.

İncelemelerimizden sonra duvarın arkasına gittiğimizde sembolik şehit mezarlarını gördük. Mezarların başında camdan levha vardı ve her levha da on asker adına yer verilmişti. Camın her iki yüzüne isimlerin yazılması, birbirinin üstüne geldiğinden zor okunuyordu. Cam değil de ışık geçirmeyen bir madde kullansalar daha iyi olurdu. Bizde hepsine dua okuyup Yozgat ve Kırşehir’li şehit isimlerini, usul usul gözyaşı dökerek, merakla ziyaret ettik. Babamın iki amcası kurtuluş savaşında Afyon’da şehit düşmüşlerdi. Nice gelinler kocasız, nice çocuklar babasız kalmış ama sevdikleri vatansız kalmamışlardı. Burada da tanıdık bir isim görebiliriz diye tek tek dikkatlice inceledik. Huzurlarından saygıyla, minnet duyarak ve karşılarından mahcup olarak ayrıldık. Ormanlık alana girerken; vicdanlarımıza, “Acaba onlara layık torunlar mıyız?” diye sorular sorduk.

Sıcaklığın tavan yaptığı ama ormanın püfür püfür esen havasının içinde dinlenirken, buraya gelmekle isabet etmiştik. Her Türk vatandaşı her fırsatta burasını gelip görmeliydi. Vatan nasıl kazanılmış, nice kınalı kuzular bizim rahat yaşamamız için hayatlarını feda etmişlerdi. İnsanlar, mahşer kalabalıkları halinde ziyarete gelmişlerdi. Bu sıcakta geldilerse sahiplenme var demektir. Burada tek yürek olmak demek, “Çanakkale geçilmez!” demektir.

Arıburnu

Yine tur otobüslerinin arkasına takıldık ve Arıburnu koyunda durunca bizde indik.  Rehberin anlattıklarını dinlerken bilgilerimizi tazeledik. Çanakkale savaşı: 18 Mart 1915 te Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere, Fransa ve Anzak dediğimiz Afrika ülkeleri askerlerinin birleşmesiyle (İtilaf Devletleri) yapılan savaştır. Osmanlı İmparatorluğu son yıllarda çok topraklarını kaybetmiş, ekonomik yönden çok zayıflamıştı. Bunu fırsat bilen düşman ülkeler, birleşip Osmanlı imparatorluğunu topraklarına katmak istemiştir.

İtilaf Devletleri koca koca savaş gemileri, modern silahlar, toplarla deniz yoluyla Çanakkale boğazına gelmiş. Boğaz güvenliğini sağlamak için bizim ordumuzda karadan savunmaya geçmiş. Gemilerinin içinde yaptıkları boğaz muharebesinde; Türk askerleri,  gemilerini batırarak, askerlerini karaya çıkmadan öldürerek onlara üstün gelmiş. Anzak koyunda savaşı kaybedince İngiliz komuta heyeti kara savaşına karar vermiş. Gelibolu üzerine saldırma kararı almış. 25 Nisan 1915 te ilk çıkarma Arıburnu’ndan yapılmış. Rehberin durduğu yerden aşağıya baktığımızda büyük uçurum vardı. Uçurumdan tırmanan Anzakları görür gibi olduk. Uçurumun başında ise kendimizi Türk ordusu gibi gördük.

 Anzak ordusundan 1. Tümen uçurumun sırtlarına yerleşmiş ve sabah saat: 10.00 dan itibaren gemilerde bulunan diğer askerler karaya çıkmışlar. İlerleyen zamanlarda 19. Tümen komutanı Yarbay Mustafa Kemal, 57. Alayı da yanına alarak Kılıçbayırı’na tırmanmaya çalışan düşman askerlerini durdurmuş.  72. Alayla birlikte her iki kanadından ve cephesinden düşmanı kontrol altına almışlar. Karşılıklı çok şiddetli çatışmalar yaşanmış ve Anzakların taze kuvvetlerle ve modern silahlarla hücumları sonucunda göğüs göğüse çarpışmalar dahi olmuş. Türk birliği çatışmalar sonucu azalmaya başlamış. Daha sonra arkadan yetişen 64.ve 33. Piyade alayının takviye kuvvetleriyle savaş, Türk askerlerinin üstünlüğüne ve onların kendilerini savunmaya alma şekline dönüşmüş. Rehberin verdiği bilgiler zaman yönünden kısıtlı olduğu için, detaylar hakkında çeşitli kaynak kitaplardan bilgi edinmemizi tavsiye etti.

Conk Bayırı

Anafartalar muharebesinin yapıldığı Kireçtepe, Kanlısırt, Koca Çimentepe, hem Arıburnu hem de Anafartalar cephesine hâkim Conk bayırına tırmandık. Yoldan geçerken tekerlerin altında kalan şehitlerimizi düşünüyor, tüylerimiz diken diken oluyordu. Bu alanlarda yakın mesafede çarpışan askerlerin cesetleri birbiri üstüne yığılarak tepeler oluşturuyormuş.

Conk bayırında gördüğümüz siperler, düşman askerleri ile arası, 25-30 metrelik mesafelerdi.  Kazılan daracık ve derin siper ve savaş malzemesi kalıntıları bizi çok etkiledi. Geceleri birbirlerinden yiyecek, içecek ve sigara alış verişleri yapıyor, gündüz düşman oluyorlarmış. Göğüs göğse yapılan şiddetli çatışma da düşman askeri geri püskürtülmüş ve hâkim tepeler hattı 10 ağustos günü tekrar Türk birliklerinin eline geçmiş.

İtilaf devletleri tarafından Gelibolu yarımadasına yapılan bu saldırılar kara ve deniz gücünde kuvvetli olmalarına rağmen başarılı olamamış 9 Ocak 1916 tarihine kadar yarımadayı boşaltmışlardır. Savaşın sonunda 253 bin Türk askeri şehit olmuş, itilaf devletlerinden ise 250 civarı asker ölüsü bulunmuş.

Özetle, Çanakkale savaşının önemi ve başarısı;  Türk ordusu, özgürlük söz konusu olduğu için kanlarının son damlasına kadar savaşmaktan çekinmemişler ve üstün savaşma taktiklerini, silah gücü bakımından çok üstün güce karşı ustalıkla kullanmışlardır. Türk ordusu, kanlarıyla kahramanlık destanı yazarak, dünyaya “ÇANAKKALE GEÇİLMEZ! ”dedirtmiştir.

Bigalı Köyünde Atatürk Evi

Anafartalar’dan inerken, tarifsiz yoğun duygular içindeydik. Rehberin yönlendirmesiyle Eceabat ilçesinin Bigalı köyüne uğradık. Tertemiz olan köyün her yerinde  Türk bayrakları asılıydı. 1915 yılının Nisan ayının son haftalarında Atatürk ve çalışma arkadaşları başka köylerde olduğu gibi burada da kalmışlar. Köylüler kaldığı evi restore ettirip halkın ziyaretine açmışlar. Evin bahçesi küçük ve şirin, ev ise iki katlı, altta iki oda ve yukarda yatak ve çalışma odası var. Atatürk’ün kendi özel eşyaları ile çalışma masasında haritaları vardı. Ata’mı bu evde, bu odada hissetmek çok acayip bir duyguydu.

Köylüler, Tur ve özel arabalı ziyaretçileri güler yüzle karşıladılar. Her türlü ihtiyacımızı gidereceğimiz yerler vardı ve çok temizdi. Çok modern bir çay bahçesinde Atatürk’ün evi karşısında oturarak çayımızı yudumladık. O evin içinde, vatan savunması için alınan kararları düşündük. Bu kahraman insanlara bize bu ortamı yarattıkları için dua ettik. Günümüzü gözden geçirince, kanlarıyla sulayıp bize bu yurdu armağan ettikleri için minnettarlığımızı dile getirdik. Her vatandaşın bu kutsal yerleri görmesini, elini vicdanına koyup vatanına sahip çıkmasını diledik. Köylülerden bir şeyler alıp Eceabat’tan hareket edecek feribota yetiştik.

Feribotta Güzel Tesadüf

Feribota giren arabamızdan inip yukarıya çıktık. Öyle yorulmuşuz ki oturaklara çöktük, sadece harika güzellikteki denizi, feribottan verilen yiyeceklere üşüşen martıları ve karşıdan görünen şehri seyrettik. Feribot tıklım tıklım dolu, kimileri geziyi konuşuyor ve kimileri resimler çekiyor. Çanakkale nazarımızda kutsallaşmıştı. Kutsal şehir,  şehitlik ziyaretimize teşekkür eden edayla ve eşsiz güzelliğiyle bize kucak açmış, bizde ona feribotla koşuyorduk. Şehire yaklaşınca hepimiz merdivenlerden inip ve arabalarımıza hücum ettik. Bizimkilerden önce arabamızın yanına geldim.  Eşim arabayı açık bıraktığı halde uğraşıyorum, arabayı açamıyorum.

Yanında çok zarif ve güzel bir genç kız olan beyefendi, yanıma yaklaşarak:  “Hanımefendi, bu araba bizim” dedi.  Arabanın kapı koluna yaslanarak “Nasıl olur, bu bizim arabamız!” derken eşim gülerek geldi. “Merhaba Tanju Bey, sizinle karşılaşmak ne güzel!” dedi. Dikkatli bakınca Tanju Korel ve yanındaki genç kızında, Bergüzar Korel olduğunu anladım. Altınoluk ve Edremit’te “Zeytin Dalı” adlı dizi çeviriyorlardı. Yaşadığımız bölgede çevrildiğinden ilgi ve beğeniyle izliyorduk. O arada eşi Hülya Darcan’da geldi onunla da selamlaştık. Kızlarda onların kızlarıyla konuşurken etrafımız kalabalıklaştı. Benim arabanın kapısına ısrarla asılmam boşa değilmiş. İki arabada beyaz, ikisi de Honda ve ikisi de doksan model. Şimdiki modern ve yeni arabalar olmayışı onları da hiç üzmüyormuş. Bizim gibi onlarda arabalarını çok seviyorlarmış. Küçükkuyu ’da oturduğumuz için çok şanslı olduğumuzu söyleyip arabalarına bindiler.

Küçükkuyu ’ya, bazen onlar önde bazen biz, arkalı önlü korna çala çala girdik. Onların varlığıyla yolculuğumuz coşkulu ve çabuk geçti. Küçükkuyu ’ya gelince çaya davet ettik, gece çekimine yetişmeleri gerekiyormuş, görüşmek dileğiyle vedalaştık gittiler. Eşim gençliğinde çok sevdiği sinema dünyasından bu artistleri gördüğü için çocuklar gibi mutlu olmuştu. Eve girdiğimizde çok yorgun ve açtık. Duştan sonra yemeğimizi yedik ve arkasından çayımızı içtik. Hepimiz odamıza çekilip kutsal bir ziyareti yapmanın rahatlığıyla yatağımıza yattık.

Şehriban Tuğrul 2018

Eğitimci Yazar

 
 
Gökçe Çiçek
0

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Datça Süslü Kadınlar Turu Haber: Esmeri Alev Ekebaş

Haber

Bir cevap yazın