Çocukların Korunması Nurettin Şenol

Son dokuz yılda 104 BİN çocuk kaybolmuş. Yılda ortalama 10 BİN çocuk eder. Ancak, son on yılda yedi kat arttığını da görüyoruz. Ortalama almaktan öte, katlanarak artmakta olması ürkütücüdür.
Bu kötüye gidiş, akılcı yollarla önlenebilir. Kaybolan çocukların çoğu ne acıdır ki cinsel saldırıya uğramış ve öldürülmüş olarak bulunmaktadır. Bu korkunç durum bir ülke için büyük bir sorundur, yüz karasıdır.

Çocukların korunması, uygar ülkelerde birinci sırada ana-babanın görevi ise ikinci sırada devletin asıl görevlerindendir. Uluslararası Çocuk Haklarını Koruma Sözleşmesi (UNİCEF) ile Birleşmiş Milletler örgütünce çocukların korunması güvence altına alınmıştır.
Çocuk haklarına ilişkin ilk metin 1917 yılında, Ekim Devriminin ardından “Proletkult” adlı sosyalist kültür örgütünün Moskova Şubesince “Çocuk Hakları Bildirgesi” adıyla kaleme alınmış.
Dünyaya açıklanan ilk metin ise 1924 yılında “Milletler Cemiyetince” onaylanan “Cenevre Çocuk Hakları Bildirisi”dir.
Bu bildirge Birleşmiş Milletler kuruluşunda onaylanmış, 20 Kasım 1959 tarihinde “Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirisi” olarak güncellenmiş ve 20 Kasım 1989 tarihinde daha geniş olan “Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına İlişkin Sözleşme” adını almıştır.
(Bu sözleşmeyi yürürlüğe koymayan yalnızca iki BM üyesi ülke kaldı: ABD ve Somali)

Türkiye Cumhuriyeti de 17, 29 ve 30. maddelerle (azınlıklarla ilgili) ilgili olarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması hükümlerine ve ruhuna uygun yorumlama hakkını saklı tutarak, uluslararası hukukta yerini alan bu sözleşmeye 14 Eylül 1990 günü imza koymuştur.
Bu sözleşmeye göre ülke yönetimleri çocukları korumak için her türlü önlemi almakla yükümlüdür.

Böylece çocukların sağlıklı büyümesi, bedensel ve ruhsal baskı ve saldırıyla karşılaşmaması, evrensel eğitbilimsel, eğitimsel, eğitsel (pedagojik) ve bilimsel eğitimi, çalıştırma yasağı, her türlü sağlık, beslenme ve giyinme gereksinimlerinin karşılanması vb. bu sözleşmeyle güvence altına alınmıştır.
Ne yazık ki ülkemizde bu sözleşmenin verdiği görevlerin yerine getirilmediğini görüyoruz.


Çocuklarımızı her türlü zararlı ve sakıncalı şeylerden korumak hepimizin görevi kanısındayım. Ancak yaptırım gücü devlettedir. Devlet gerekli önlemleri almak, çocukları korumak zorundadır.
Çocuğa her türlü cinsel dokunumların ve cinsel saldırıların üzerine önemle gitmeli, bu tür suçlar kesinlikle bağışlanmamalı, ceza indirimlerine gidilmemeli, suçlular uzmanlarca incelenmeli adil olarak çocukluklarına inilip araştırılmalı, incelenmeli, bu sorun kökten çözülmelidir.
Bataklığı kurutmadan sivrisineklerden kurtulmanın olanaksız olduğunu aklı başında herkes bilir.

Bu tür sorunların çoğu çok güçlü olan cinsel dürtülerin tabular yüzünden aşırı baskılanmasıyla oluştuğu kanısındayım. Bunda gerici, baskıcı, gelenekçi düşünce yapısı, her türlü sapıklık ve sapkınlıklara yol açabilmektedir.
İnsan ilişkilerinde aşırı tutucu davranışlar, normali yolundan saptırmaktadır. Normal kadın-erkek arası ilişkilerin tabu olduğu toplumlarda en güçlü doğal dürtülerden olan cinsellik sapkınlığa dönüşür.
Her mevsimi geldiğinde çiçekler açar, meyve verirler. Bu doğanın yasasıdır. Doğanın yasası insanlarda da işlemeli. Çevre baskıları doğanın yasalarına karşı çıktıkça insan davranışları doğallaşamaz, normalleşemez.

Sapıkça davranışları görülen insanların yetiştiği aile ve çevreyi incelediğimizde tabuların egemen olduğu ortaya çıkar. Toplumun genel davranışları normalleşmeden ne çocuğa ne de kadına saldırıları önleyebiliriz.
Sapıkları yetiştiren bahçe neresidir? Bunun bulunması, bahçenin düzeltilmesiyle başlanmalı işe.
Bu bataklığın bulunup, temelden kurutulması gerekir.
Kuşkusuz bunlar başta devletin görevi.

Yüzeysel önlemler ve cezalar çözüm değil. Cinsel saldırganların (tacizcilerin) yetiştiği ailelerde kesinlikle insan ilişkilerinde yanlışlar ve bozukluklar olduğu kanısındayım.


Cinsel saldırıların (taciz ve tecavüzlerin) altyapısı/temel nedeni, ailelerin çocuklarını din öğrensin diye teslim ettikleri tarikat yuvalarında uğradıkları cinsel saldırılarda (tecavüzlerde) yatmaktadır bence.
Çocukluğunda cinsel saldırıya uğrayan çocuğun bu yarası, bu aşağılanması ömür boyu kapanmayacak bir yaradır.
Bu yara ile birlikte büyüyen çocuk, içinde yaşadığı topluma karşı kin beslemekte, ilk fırsatta herhangi birilerine aynı sapık davranışı göstererek öcünü aldığını düşünmektedir.
O ruh yarasını taşıyan birinden eşduyum (empati) beklemek pek akılcı olmaz. Kimileri sapıklıkları beyninde normalleştirebilir, kimileri ise tam tersi davranışlara girip aşırı korumacı da olabilir. Her durum, normal bir toplumsal davranış değildir. Evrensel etik değildir.

Hukuk devletleri bu sorunların çözümüne ailelerden başlar. Çocuğuna önem/değer vermeyen aile en büyük sorundur. İyileştirme, aile bireylerinin bilimsel eğitimden geçirilerek düzeltilmesi ile başlamalıdır. Düzelmeyen ailelerin elinden çocukları alınmalı devletin uzman eğitmenlerinin elinde yetiştirilip topluma kazandırılmalıdır.

Bu konuyu çözecek olan devlettir. Çözümü ölüm cezasında aramak kolaycılık olup, uygar toplum için çok ilkelcedir. Suçluyu öldürmek de ayrı bir insanlık suçudur.
Öncelikle akılsal sağaltım yolu seçilmeli, uzun ve zor olan bu yolla, cezasını çekerken hasta kişi iyileştirilmeli, birçok kez denemelere tutulup, iyileştiği kesinleştikten sonra topluma döndürülmesi düşünülebilir.
Suçluyu öldürmek, cinsel saldırıda bulunup (tecavüz edip) öldüren kişiye benzemek olmaz mı? Devletin işi öç almak olamaz.

Toplumun kuşaktan kuşağa olumlu yönde değişmesi, gelişmesi, düzelmesi için öncelikle evlenmeden önce evlilik ve aile dersinden, evlendikten sonra ana-baba okulundan, gebelikten sonra bebek bakım dersinden, bebek büyürken de çocuk eğitimi üzerine derslerden geçirilmesi kaçınılmaması gereken bir zorunluluk olmalıdır.
Devlet bunu zorunlu tutmak ve uygulamakla görevlidir. Başka türlü toplumun iyiye gitmesi olanaksızdır.

Her şeyden önce aile, devletin örgün eğitimin bir biçimi olan yatılı devlet okulları dışında, hiçbir şey için, hiçbir durumda çocuklarını evinden başka yerde yatılı olarak bırakamaz. Özellikle tarikat yurtlarına kesinlikle teslim edemez. Türkiye, Uluslararası Çocuk Hakları örgütünün üyesi olup, sözleşmeyi imzalamış bir ülke olarak, bunun gereğini yapmalı, bataklıkları kurutmalıdır.
İlk iş, çocukları (sözde) din öğretmek için toplayan tarikat/cemaat yurtlarından kurtarmaktır.

Nurettin Şenol

NURETTİN ŞENOL
NURETTİN ŞENOL son yazıları (Hepsini Gör)
3

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Sandık Yarası – Şehriban Tuğrul (Sesli Öykü)

Sesli Öykü

2 Yorumlar

  1. Kaleminize, yüreğinize sağlık. Bir kereden bir şey olmaz diyenler yönetimde olduğu sürece vay halimize yazık çocuklara

    1
  2. HATİCE ALTUNAY

    Yazım emeğinize sağlık. Kaleminiz hep varolsun.

    1

Bir cevap yazın