Denizli ve Ben Fevzi Keyik

Denizli’ye İlk gidişim ve tanışmam, vücudumdaki saçmaların çıkartılması için Devlet Hastanesi’ne götürülmem ile gerçekleşti. Gecenin iki otuzunda sabahçı kahvesindeki bisküvi çayla yapılan beslenme; bulantıyı önlesin, otobüs tutmasına gerilsin diyen düşünülmüştü. Bir kaç gün sonrada taburcu olmuştum.

Bir yıl sonrası gidişimde, Şubat ayı olmuş olmalı ki; gök gürültüsünü, konuk olduğum ev sahibi, ‘kış ortasında gök mü gürlermiş’ diye yadırgamıştı. Orta son sınıfta yatılı okul sınavlarına giriş için gitmiş olmalıyım. Harçlığımın büyük bir bölümünü o yılların benim için lüks sayılan dışı metal, kırmızı, tepesinden başparmakla düğmesine dokunarak ucu çıkartılan pahalıca bir kaleme ayırmıştım. Yazma işimi havalı bir şekilde yapmaktı düşüncem. Ahşap kurşun kalemimin ucunun kırılması, kalemtıraş ya da çakı ile açmak zorluklarından sıyrılacaktım aklımca. Bir arkadaşın; ‘bakayım nasılmış ilk defa görüyorum’ ısrarına dayanamayıp verdim. Bir süre getirmedi. Okul müdürüne söylemem üzerine, ucu tutan tırnakların birinin kırık ve kullanışsız şekliyle geri verdi. Eski kalem elde, arkadaşa kırgınlık gönülde kaldı.

Sınav sonuçlarının açıklanmasının gecikmesi nedeniyle Denizli Lisesi’ne kaydımı yaptırdım. Okulun orta bahçesinde toplu olarak bekliyor, müdür yardımcısının sınıf listelerini okuyuşuyla; devam edeceğimiz sınıf ve şubemiz belirleniyordu. “İmdat Yetiş Mengü Aslan” adı okununca; ’’burada’ sesiyle bir şube daha tamamlanıp dershanesine gönderildi. Öğrenciyi görmemiştim ama isim belleği zayıf olan bende bu isim kalıcı olmuştu.

Bir kadının pansiyona benzettiği evinde kasabamızdan arkadaşlarla kalıyorduk. 4-D sınıfının isim listesine konmuştum. Burada üç hafta derslere devam ettim.

4 Şubat 1931’de Mustafa Kemal Atatürk, Denizli Orta Okulu ve Muallim Mektebinde ders ziyaretini bu sınıfta gerçekleştirmişti. Şimdi ise Denizli Lisesi Müzesinin bir bölümü olarak değerlendiriliyor.

Denizli ve Ben  Fevzi Keyik
Denizli Lisesi

Nazilli Öğretmen Okulu öğrenciliği yıllarımda geliş gidişlerim sırasında içinden geçmekten öte olamadı ilimle bağım. Köy öğretmenliğim sırasında hafta sonları ve diğer tatillerde, çalışan arkadaşlarımı ziyaretlerim bir iki günü geçmeyen kalışlardı. O yıllarda çalışan belediye otobüsü, arka kapıdan girişlerdeki biletçisi, meşin çantası, küçük tablası üzerindeki ince uzun bilet destesinden ıslak sünger parçasına parmaklarını dokundurarak biletleri ayırıp koparması, bozuk paraları çantasına koyuşu, arada bir ön tarafa ‘ilerleyelim lütfen’ uyarıları kapalı salon ve yazlık sinemaları, nerdeyse her evin bahçesinden dolaşan kaynak suları kalmış belleğimde. Televizyondaki naklen verilen Dünya Kupası Futbol maçlarını arkadaş grubu olarak izleyişimiz. Sağlık Müdürlüğünde görev yapan abimi ziyaretlerim. Bana gönderdiği günlük gazetenin tarihinden çok sonraları elime geçişi. Bayramyeri-İstiklal, Bayramyeri- Lise taksi dolmuş hatları. Genelde Murat ve Reno yoğunluklu hatlarda bir tane Mercedes bulunması. Aynı ücretle ona rastlayıp binmenin şans sayıldığı günler. Bir keresinde ona rast gelme beklentisiyle dikilirken aha geldi diyerek binmem. Kendimce mutlu ve konfor hissine kapılmam. İneceğim sırada kapı kolunun Reno mandalı olduğu farkındalığıyla hayal kırıklığım. İnsanın kendini yanıltmada önyargı ve şartlanmanın payını yaşamam. Bu anılarda bizleri unutmamışsın diyerek sıraya girdiler.

Hayatın yaşandıkça ortaya çıkan gizli kurgusu üç yıl Diyarbakır’da öğrencilik, üç yıl Malatya Arapkir Lisesinde Matematik öğretmenliği, üç ay Isparta’da kısa dönem askerlikten sonra Denizli Çivril İmam Hatip Lisesi öğretmenliğini koydu önüme. Dernekte, Lisede çalışan arkadaşların İmdat Bey sözü üzerine, bunun ‘Yetiş Mengü Aslan’ ı da var mı, demiştim. “Sen kendini tanıyor musun?” sorularına; sadece isim olarak bildiğimi söyledim. Sonrasında kendisi ile tanışmıştık.

13 yıl çalıştıktan sonra Denizli’ye tayinimiz gerçekleşti. Eşyalarımızı taşıdığımız kamyonun şoför mahallinde ilçeden ayrılırken eşimle gözyaşlarımızı tutamamıştık. “Siz kendi isteğinizle gitmiyor musunuz? Sürgün mü edildiniz Denizli ‘ye?” diyen şoföre; bu gözyaşlarının içinde; yaşanan mutluluk ve hüzünleri, evliliğimizi, paylaşımları, erkek evladımızın doğumunu,12 Eylülü, yazı, kışı, baharı, can bildiğimiz dostlardan ayrılmayı, acı tatlı, anı ve izlerin konmuş olduğunu söyleyemezdik. Sadece isteğimizle gidiyoruz dedik.

Denizli göç almış büyümüştü. Çalışmamızın kalan on yılı burada sürdü. Emekliliğe birlikte karar vererek 1998 yılında görevlerimizden ayrılarak, yaşamın kalanını sürdürdüğümüz kent oldu Denizli. Emeklilik sonrası kendim için biraz daha çalışmalıymışım dediğim oldu. Altı ay kadar bir şirkette ön muhasebe, yarım dönem özel okulda öğretmenlik ve bir yılı aşmayan iki ayrı dershanedeki görevlerimde kendimi başarılı ve mutlu hissetmedim. Kendi zamanımı kitap okuma yürüyüş TSM korosuna katılım dernek ziyaretleri ve etkinliklerine katılım olarak paylaştırmıştım.

Denizli ve Ben  Fevzi Keyik

Denizli denince ilk akla gelen horozumuzdan söz etmemek haksızlık olur. Ötme sorumluluğunu yerine getirmek için nefesinin tümünü kullanma gayretiyle atılıp gitmeyi göze alır. Sümerbank’ı kapatma aymazlığıyla üretimden koparıp yerine AVM ve beton dökme sağlandı. Oysa çocukluğumdan anımsıyorum; dokuma ipliği paketlerine büyükçe görüntüsü konan siyah sarı yeşil renkli tüyleri ile Denizli Horozu kendine özgü ayrıcalıktadır

Ancak erken ötmek kimilerince hoş görüyle karşılanmıyor.

Yaşanmış mı yoksa mizahi bir yaklaşım mı bilmiyorum. Şöyle anlatılıyor:

Denizli de Üniversitenin gece eğitiminde okuyan öğrenciler gecenin ikinci yarısı evlerine dönüp uyumaya geçtiklerinden az sonra Horozun sabahı müjdeleyen yüksek sesle ötüşünden çok rahatsız olurlar.

Sabahın köründe ortaya çıkıp, önce diklenip, kanatlarını çırparak dakikalarca ötmesine çözüm aranır. Sabırları bir yerde taşar, uykusuzluk ve huzursuzluk başlarına vurur. Yakalayıp susturmak için mahallede kovalamaca başlar.

Sabah namazına gitmekte olan bir ihtiyarın bu koşuşturma ve telaş dikkatini çeker.

“ Gençler neden kovalıyonuz bu zavallı horozu?”

“ Dede, sabahın köründe ötmeye başlıyor, bizde uyku durak bırakmadı. Yakalayıp keseceğiz.”

“Yapmayın evlatlar yakalan da bana verin, ben sesini kesiverin, canına kıymayın, sizi bi daha rahatsız etmez” der.

Ertesi gün hafif gak gurk sesleri dışında kulağa gelir uyandıracak ses duymamalarına sevinirler. Ancak bunun nasıl yapıldığını merak ederek, İhtiyarın yolunu gözleyip sorarlar.

“Yahu dede, nasıl yaptın da horozun sesini kestin?”

İhtiyar gülmüş; “ardına zeytinyağı sürdüm. Horoz nefes alıp kabararak ötmeye yeltendiğinde gerisi tutmuyor ki nefesini ötmeye kullanabilsin, ancak gak guk edebiliyor.”

Lafı da gediğine koymuş: arkan sağlamsa, istediğin kadar kabarır, diklenir, sözünü dinletirsin. Değilse aha durum ortada.

Yazı epey uzadı bitsin gari.

Sabun köpüğüne yenik düşen, ama Dünyayı dize getiren COVİT yayılım ve kırımına devam ediyor. Kendimize düşen sorumlulukları, gereken önlemleri alarak yaşamı kısıtlı da olsa taşımaya çalışıyoruz. Geçmişin güzelliklerini özlemle anımsayarak; umudu diri ve canlı tutma gayretindeyiz. Dünyamızın tümüne sağlıkla olma dileklerimle sevgi titreşimlerimi ulaştırmak isterim.

Fevzi Keyik 6 Nisan 2021

1

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Kadına Yönelik Bit(iril)meyen Şiddet... Müge Kantar Davran

Kadına Şiddet Sevil Ağtaş

Anı

Bir cevap yazın