Dergideki Bazı Yazıların Değerlendirmesi Refika Doğan

Dergimiz yazarı Saygın Refika Doğan’ın yine dergimizde yayınlanan diğer yazarların yazıları için yaptığı değerlendirmelerin her biri ayrı bir yazı niteliğinde;

İlk değerlendirme Sevda Baştımar’ın NEBİYE VE GİTTA  isimli öyküsü için;

(Resmin üzerine tıklayarak öyküyü ayrı bir pencerede açabilirsiniz)
 
Sevda hanımın öykülerinde dikkatimi çeken ve beni farklı düşün dünyalarına sevk eden önemli bir nokta var ki o da her öyküde (konu dayanağı sağlık sorunsalı olsa da) sağlık konusu çerçevesinde farklı bir temaya değinilmesi, dokunulması.
 
Bundan önceki okuduğum öyküde tema “geçmiş ve geçmişte yaşanılanların kahramanımızın ruhunda ve bedeninde yarattığı tahribatlar ve buna bağlı geç kalmışlıklar, gelişmelerle bugüne gelinen süreç iken…
 
Bu öyküde iki farklı insanın farklı bedensel acılarını tamamen dindiremeseler de ruhlarını farklı inanç anlayışıyla huzura kavuşturma çabaları ve bunu yaparken de farklı dünyalarıyla aslında “İNSANA’ a “ dokunuyor olmaları.
 
“Bir küçük pencere, bir çizgi ufuk,
Yedi renkli gözdür insan dediğin.
Yedi deniz yedi dağ dip ve doruk,
Ortasında sözdür insan dediğin” (Refika Doğan)
Bir öykü ve iki farklı dünya…
İkisi de ayrı kollardan aynı denize akan ırmak…
İkisi de aynı masumiyetle fakat farklı dil ve ritüellerle aynı Yaratan’ a yakın olmak isteyen insan…
İkisi de birbirinin sebebi de değil engeli de…
İkisi de kendi özünde içselleştirdiği ruhani duyguların derinliğiyle dolu olarak özgür ve özgün…
İkisi de birbirlerini görüyor, duyuyor ve hissediyor…
Bu iki insan, birbirlerine uzakmış gibi görünseler de aslında ne kadar yakın olduklarının farkına vardıkları anda bir başka gerçeğin ayırdına varıyorlar;
“Varlık ve Yokluk” eksenindeki insan ve vicdan…
İyilik ve kötülük…
İnançların ve ritüellerin farklılığı değildir insanı “aydınlık, iyi” veya “karanlık, kötü” yapan.
 
Küçükken rahmetli babama sorardım:
“Baba, Tanrı nerede? Neden göremiyorum?”
Babam da kapı önünden karşıda görünen her daim başı karlı dağları ve yamacına kurulmuş köyü -eliyle bir yay çizercesine- göstererek:
“ Bak,” derdi, “şu ağacın yaprağındaki çiğ, şu börtü böcek, gökyüzü ve (beni işaret ederek) işte bütün bunlar O’ nun eseri, O’ nun sûreti, O’ nun kudreti!”
“ Ya! Öyle mi!” diye şaşırırdım donanımsız bilincimle ve ardından da coşkulanır mutlu olurdum. Çünkü bir farkındalık oluşturuyordu bende babam, içindeki canlı cansız varlıklarıyla evrene ve insana dair ve ben bu farkındalıkla yaşama sevincimi hissedebiliyordum sevgi çoğaltımıyla.
 
“ Varırsan menzile, arşa yedi kat,
Görünen sûreti, sırda hakikat.
Mülkün sahibine kâinat ayna,
Aynada ki yüzdür insan dediğin…” (Refika Doğan)
 
Öykümüze dönersek…
  
İyi din, kötü din yoktur. İyi insan, kötü insan vardır.
Kötü insanlar Tanrı’ yı / inancı kendi çıkarları için kullanırken, iyiler buna müsamaha göstermezler.
İnancını kalbiyle kendi içinde yaşayan insan, başkasının inancına da inançsızlığına da saygılı ve hoşgörülüdür. Çünkü kendi özünde öncelikle “insan olmanın” altyapısını oluşturmuştur. Bu da kendisini eğitmekten, neye niçin ve nasıl inandığını bilmekten geçer. Yani bilinçlenmekten. İşte bilinçli bir insan kolay kolay başkalarının peşine takılıp gitmez, tahrikine kapılıp yoldan çıkmaz, kendi inancını başkalarına zoraki empoze etmeye çalışmaz; inançsızlığında bir inanç şekli olduğunu anlayarak başka inançlara saygılı olur, hayatın gerçekleri ile kendi maneviyatı arasındaki o ince çizgiyi bilerek yaşamını sürdürür. Bir insan iyi bir “ DİNDAR” olabileceği gibi iyi bir İNSAN da olabilir. Ya da aksine…
 
Bütün mesele soyut bir kavram olan – ve her toplumda, kültürde, kişide farklılaşabilen- inanç konusunun kişiye özel bir değer yargısı ve moral güç olarak kendi maneviyatında muhafaza edilip yaşanması gereğinde.
 
İnsanlığın günümüze kadar olan gelişme sürecinde kötülerin menfaatine cahillerin menfaatinin daima sağlam bir köprü oluşturduğu görülmüş ve bu gerçekteki sığ ve sinsi anlayış ve uygulamalara hiçbir caydırıcı tepkinin gösterilmeyip seyirci kalınmasıyla bu gibi istismarların (kendi karanlığıyla) devamına katkı ile bugünkü sorunsal boyutlara erişmesine neden olunmuştur.
Bu aksak ve köksüz zihniyetin elbette hep var olacağını, ancak insanlığı bütünüyle kuşatarak daha vahim bir çizgiye ilerleyemeyeceğini düşünüyorum.
 
Nedeni;
işte bu bir avuç iyi insanın Tanrı’ya her koşulda koşulsuzca omuz vererek, Tanrı’ nın da o bir avuç İYİ insanın varlığı ile hükmünü sürdürebilmek için bir yerden sonra kötülerin oyununa çomak sokarak(!) yeniden bir uyanışın/ dönüşümün kapısını aralayacağına…
 
Ve tabii ki insanlık var olduğu sürece de bu kısır döngünün böyle devam edeceğine inanmam.
Bu uçsuz bucaksız evrenin her bir coğrafyasında kötüler(menfaat odakları) ve cahiller, inanç istismarında birleşip iyileri (inançlı veya inançsız) pasifize etmek isterler çokça. Tıpkı “filler tepişir, ezilen çimenler olur” sözündeki gibi. Buna ister tepişme ister tahterevalli diyelim; nefsiyle var olan insanın, yaşam alanında bu gerçeğin her şekilde hükmünü sürdüreceği aşikar. Kötüler, maddi imkanların hepsine çökerek geri kalmışlığı tercih eder, böylece Tanrı denilen soyut kavramın cahil ve yoksullar üzerinde kullanımı daha elverişli olur. iyiler ise Tanrı olgusunu moral bir değer olarak gönül derinliklerinde taşıyarak ruhunu besler, dinginleştirir ve daima ileriye yürümek isteyerek zihni ve yaşamsal dönüşümün anahtarının ilerlemekle bulunabileceğine ve böylece adil bölüşümle refah düzeyi yüksek dingin bir yaşamın var edilebileceğine inanır ve bu gerçekler çerçevesinde insanlığın gözünü açmağa ve yaşamı (tüm paydaşlarıyla)daha yaşanılır kılmağa çabalar.
 
Hayatın gerçeğidir “iyi / iyilik” ve “kötü / kötülük” kavramlarıyla özetlenen maddi/manevi değerler/davranışlar silsilesi yani SAĞDUYU ve ERDEM!
 
Tezatlar çelişkiler olmazsa, doğruyu yanlışı, iyiyi kötüyü nasıl anlayıp mukayese eder, birlikte yaşama kültürünü nasıl kazanabilirdi insanoğlu? Yaşamın güzelliği/anlamı da burada ışıldayarak belirginleşiyor ve düşünen insan için sağlıklı bir bilinç oluşumuna zemin hazırlıyor.
 
Öykümüzde de iki ayrı dünyanın iki ayrı inancın insanı, iki ayrı kaptan bir kaba akarak o BİR’ e dönük yolun yolcusu oluyorlar yalın insan yanı ve apak vicdanlarıyla ruhlarını ışıldatarak. Onlar, farklı din ve inançların insanları düşmanlaştırmayacağına, bilakis kardeşliğin, dostluğun, barışın yeşererek huzur içinde ileriye taşınacağına olan inançlarıyla aklın yolunda birleşip, yüreğin sevecenliğinde ruhlarını buluşturdular. Onlar, aslında var olup da görmezlikten gelinen bir gerçeğin farkındalığıyla inkârdan kaçınıp ikrarı seçtiler.
 
“Yetmiş iki millet görünür orda,
Kimi Karun gibi kimi de zârda.
Kimi iblis kimi Cebrail melek,
Türlü don içinde gezinir felek.
Kimi mürşit kimi münkir, nedamet” (Refika Doğan)
 
Enteresan olan şu ki; iyiler iyileri bulur çoklukla, kötüler de kötüleri…
 
Karanlık da aydınlık da kendi hükmünü sonsuza değin sürdürecek iki farklı derinliğin mihenk noktası, iki önemli ve özen isteyen DENGE! İnsan, bu iki nitelemenin de öznesidir. Önemli olan bunlardan hangisini seçtiğinde nasıl bir durumla karşılaşacağının idrakiyle, inancı yüreğinde yeşertirken, AKILDAN (sağduyu)yana tavır koyabilme iradesidir.
“…
Aramazsan zâhiri görürsün düzde özü;
Mânâdan anlayana kısasa kısas sözü!” (Refika Doğan)
 
Değerli kaleminize her dem saygı ve başarı dileklerimle…

İkinci değerlendirme Haydar Uzunyayla’nın ZİRVE  isimli öyküsü için;

Yazıyı resmin üstün tıklayarak ayrı bir pencerede açabilirsiniz
 
“Zirve” ye Dair Anladıklarım…
 
Okumalarımda hiç bir esere önyargılı ,baştan savma yaklaşamıyorum. Böyle bir odaklanma ile eserin içine girerek farklı bir boyuta geçmek mümkün ve bunun sonucunda -samimi ve tarafsızca- kendi algılarım, kendi renklerim ve kapasitemle sınırlı duygu ve düşün aktarımıma yorumumu katarak sizlerle paylaşmaya çalışıyorum naçizane.
 
Okuduğumuz her bir eserden illaki bir şeyler alıyoruz, bir şeyler yer değiştiriyor belleğimizde veya anlamını yitirerek yeni şeylere bırakıyor yerini.
 
Yazıya dönersek…
Müthiş bir çözümleme, irdeleme, sorgulama, gerektiğinde ayrıştırma, çatıştırma, kopuk parçaları birleştirme…
Sarsıcı, silkeleyici ve dönüştürücü…
 
Okur, daha başlangıçta yazının uzunluğuna bakıp negatif duygularla başlamazsa, içeriğe koca bir dünyanın sığdırıldığını görecektir. Evet, koca bir dünya, koca bir derya…
 
Yazıyı okurken zaman mekân kavramını unuttum ve bittiğinde aklıma lisedeyken “ üçleme” dediğim ve çok sevdiğim “ Mantık-Felsefe-Psikoloji” ders kitaplarım geldi. Yazı içeriği tam da bu iç içe geçen ve bir birini tamamlayan üçlü ile ilişkiliydi. Aklın ve vicdanın yaşam laboratuarında gah ayrışarak gah çatışarak gahi barışarak sağlıklı bir muhakeme ve analizle yol gösterici ve dönüştürücü düşün gücüne evriliyor, silkeleyerek bir farkındalık yaratmaya, daha yaşanılır bir dünyanın kapılarını aralamaya çalışıyor yer yer alegorik ifadelerle yazar.
 
Müthiş bir derinlik…
 
Dünden bugüne ve hatta yarına dair yaşanmış ve/veya yaşanması muhtemel olaylar/olgular/sebepler/sonuçlar arasında nedensellik bağı kurarak ve hatta etkili ve dolaylı/dolaysız dokundurmalarla okuru düşündürmeye, yaşamın gerçekliğine ve bu gerçeklikteki yadsınamaz payımıza, katkımıza vurgularla adeta kafamıza balyoz indiriyor. Yazı dili kitabi dilden ziyade daha sıcak, yalın, anlaşılır ve sürükleyici.
 
Dönemler, süreçler, duygu ve düşüncelerle olaylar ve olgular arasındaki geçişler muazzam. Satır aralarında zaman zaman ironi yaparak, sorular ve/veya anımsatmalar ve hatta dolaylı anlatım ve dokundurmalarla ayrı bir derinlik ve heyecan katılmış algıya. Hele o iç sesler yok mu!…
Dediğim gibi dünyayı içine sığdırmış…
 
Merkezinde “insan ve emek” olan hayatın diyalektiğini kavramış bir bilincin okura aktarımı…
Tarihi, sosyolojik, kültürel, ekonomik, psikolojik ve politik ne varsa ve ne yaşandı ise dünden bugüne ve yaşanacak olan yarına dair; her biri farklı ve muazzam geçişlerle birbirine bağlanarak, derin bir uykunun ardından aktif bir uyanışa çakmak çakılıyor.
 
Unutulan ya da unutturulanlara dair anımsatmalar ve diyalektik dil muhteşem!
Yazar, okuru sarsarak adeta bir labirentin loş/karanlık koridorlarından ferah bir aydınlığa çıkarabilmenin çabasını taşıyor sorgulayıcı, irdeleyici ve alegorik anlatımıyla.
Bize sesleniyor! Bizi bize anlatıyor yazar; tuttuğu ayna ile bizim bize ne yaptığımızı ya da ne yapmaya çalıştığımızı göstermeye…
 
Yeterince kullan/a/madığımız ya da nerede bıraktığımızı bir türlü kestiremediğimiz hafızamızı geri getirmeye, bize kazandırmaya çabalıyor birlikte ve yenilenerek! Tam anlamıyla “ nalına mıhına” vuruyor. Zaman zaman “ kızım sana diyorum, gelinim sen işit” türünden yer yer dolaylı anlatımlarla.
 
Az şey mi söylüyor! “ Biat etmeyin!” diyor. Örgütlü gücün önemini irdelerken, “içinde yer aldığınız her türlü örgütlü/ örgütsüz oluşumu da sorgulayın! Hakkınızı arayın, fikirleri cesurca dillendirin, çatıştırın, paylaştırın, gerektiğinde ayrıştırın veya kavuşturun, barıştırın! Araştırın! inanmadığınızın değil, inandığınızın ardından gidin cesaretle ve her daim başı dik bir duruşla” diyor!
Yerinde ve etkili göndermelerle isabetli tespit ve kıyaslamalar muazzam!
 
Oldukça zahmetli fakat başarılı bir çalışmanın ürünü olan bu değerli paylaşımın saygın kalemine özümden samimi teşekkür ve başarı dileklerimle…

Üçüncü değerlendirme Sevda Akyol Başpınar’ın MARİANA  isimli öyküsü için;

resmin üzerine tıklayarak dergimizdeki MARİANA isimli öyküyü ayrı bir pencerede açabilirsiniz.
 
Mariana…
 
İnsan sadece etten kemikten mi ibarettir ya da duygu ve düşünceden…
Sahi ruh nedir?
Siz hiç vagonsuz tren gördünüz mü?
Gördüyseniz, o tren, algımızdaki tren tarifini tamamlar mı? Ya da insan bir tren midir?
Demir yığınında ruh var mıdır? Ya da nasıl bir ruh barınır?
Mesela başkalarının çıkardığı savaşta, çocuk gözlerinin, bir anneye yapılanları gördüğü gibi görür mü tren de?
Tanıklıklarını nereye emanet eder bir tren ya da bunun gibi bir makine?
 
Ooofffff…
Demek ki çok daha ötesiymiş insan!…
 
İçinde yaşadığımız bu gök kubbenin sonsuzluğu ile bir canlının ve imkanların son’ luluğu aynı şey değildir. Hepsinden daha önemlisi insan bedeni bir makineye benzetilse de asla bir makine değildir! Çünkü insan, kendisini karakteristik kılan capcanlı bir ruh taşır. Olaylar ve olgular karşısında bir duruş ve bir direnç sağlayan güç de bu ruhtur.
 
Öyle durumlar vardır ki insanın bedenen olmasa bile ruhen direncini kırar. Böyle durumlarda kişinin varsıllığı, makamı sıfatı fayda etmeyebiliyor. Dirençli bir ruh, hasta bedeni sağaltarak ayağa kaldırıp dinginlikle yaşama tutundurabilir. İşte bu gücün adıdır SEVGİ. Karşılıksız, beklentisiz sevgi çok derin bir duygu. İçeriğinde dürüstlük, vicdan, merhamet, özveri, sabır ve samimiyet gibi kavramlar barınır. Bütün bu kavramlarla bir anlam ve değer kazanır. Tanımındaki değerler silsilesiyle derinleşir sevgi.
 
Yaşanılan bu uçsuz bucaksız evrenin herhangi bir coğrafyasında adı, rengi, dili, dini, kökeni farklı fakat dertleri, kederleri, gözyaşları, tebessümleri aynı olan nice Mariana’ lar var barışa, sevgiye, mutluluğa, kendisine uzanacak bir ele ya da bir lokma ekmeğe, bir yudum suya, huzura aç bilaç…
Nicesi varsılken yoksunluk çeker, nicesi yoksulken varsıldır aslında. Kiminde vefa kiminde ihanet…
Kimi bir gün, bir hafta, bir yıl daha uzatabilmek için ömrünü, acıya acı katarken yaşam mücadelesinde, kimi bir CAN’ ı yaşatabilmenin ne menem bir şey olduğunu bilmeden/bilme gereğini duymadan geçirir hoyratça savurup kıyım kıyım kıydığı yılları.
 
Sevgi bütün bu yıkıcı ve/veya marazi duyguların panzehiridir; telafi edip onarır, tamamlar, sağaltır ve yenileyerek ayağa kaldırır yeniden.
Sevgi dolu bir ruhu taşıyan beden, vakti geldiğinde elbet solacaktır ama bir gül gibi güzel ve asil, kendini severek…
 
Ve hastalık…
Bazen sadece bedenimizdir hastalanan bazen ruhumuz…
Hasta bedenin sağaltımı -gelişen tıpla- çokça mümkündür fakat incinmiş ruhun o kadar kolay olmayabiliyor. Çünkü orada birçok fonksiyonun bileşimi ya da ayrışımı söz konusudur.
Her canlı gibi öykü kahramanı Mariana’ da bir ruh taşıyor elbette.
Mariana çocukluğunda yaşamış olduğu o vahim olayları ruhunun derinlerinde muhafaza eder, tıpkı açılmayı bekleyen ama açıl/a/mayan bir sandık gibi yıllarca.
 
İncinik ruh unutmaz ve bedeni de kemirir yavaş yavaş beraberinde. Yaralı ruhun sancısını çeken bedenin tarumarlığı diğer uzuvlara da sirayet eder sinsice. Ve gelinen o son noktada artık direnmek istese de ruh, beden öder bu geç kalmışlığın bedelini. Sonsuz bu gök kubbe altında sonlu yaşam noktalanır başkalarının keyfiyetiyle başlatılan ve fakat masumlara ödetilen bedelle!
 
Mariana’yı bu noktaya getiren elbette bedensel hastalığından ziyade çocukluğuyla birlikte anılarını, hayallerini, değerlerini çalan ve ruhunda derin yaralar açarak bedenini de esir alan o kahrolası tanıklıklarıyla yaşanılanların yaşamdan soyutlayarak yalnızlaştırması. En başta tedaviye istekli yanıt verip kemoterapi görseydi belki sağlığına kavuşacaktı ama yaralı, yorgun, yılgın, isyankâr ruhu buna müsaade etmedi, yaşamı seç/e/medi; Mariana’ yı ışıktan çekerek karanlığa sürükledi ve mutluluğu, huzuru ancak orada bulabileceğine inandı. Dolayısıyla gelinen noktada beden de direncini yitirdi. Mariana’nın ruhu, çocukluğunda kaldı. O süreçte yaşadıklarını hiç bir şey olmamış gibi davranarak yok sayamadı.
 
Sevda Akyol Baştımar öykülerinin etkileyiciliği sadece güçlü kaleminden ve güzel betimlemelerinden değil, yaşanmışlıkların gerçekliği, yalın arı duru dili ile insanın içine işleyen samimiyetindendir. Bu özellikleri okur nezdinde aynı zamanda okuma ve empati duygusunu da pekiştirmekte.
 
Öykü kahramanlarının her bir duygusunu içselleştirirken, o duyguları hücrelerimize kadar geçiren yazarın duygularıyla finalde dimdik ayağa kalkıyor, yeniden yenilenerek doğuyoruz “ her şeye rağmen yaşıyorum ya!” diyerek, tıpkı yazarımızın nokta koyuşundan sonra hiç yaşamamışçasına aynı istek, aynı sorumluluk, duyarlılık, sabır ve sevgi ile başka bir bedende çığlıklarını duyacağı yaralı ruhları sağaltmak üzere çıktığı yeni bir yolculuğa koşar adım gidişindeki dirayet ve yaşatma arzusu gibi…
 
Farkındalık yaratan güçlü ve onurlu kaleme saygıyla…

Dördüncü değerlendirme Zeynep Kıyak’ın HAYRİ’NİN YOLCULUĞU  isimli öyküsünün Nezihe Şirvan tarafından seslendirilen ve Youtube kanalımızda yayınlanan sesli öykü versiyonu için…

Resme tıklayarak sesli öykü videosuna ulaşabilirsiniz.

 

Öncelikle sesli okumayı yapan saygıdeğer Nezihe Şirvan Hanım’a (pürüzsüz telafFuzu, diyaloglar arası geçişlerdeki ses efektleri, yalın ve samimi duygu aktarımları ve sabrı için teşekkür ediyor kutluyorum.
 
Sonra da değerli yazın dostu Zeynep Kıyak’ ı bu muazzam kalemi dolayısıyla kutluyor, temiz akıcı diliyle güzel Türkçemize katkısını önemsiyorum. Öykümüz her ne kadar Hayri İncesu etrafında örgülenmiş olsa da yaşamın içinden kesitlerle birçok konuya ve hayata değiniliyor, ekonomik olduğu kadar sosyolojik ve toplumsal bir çok soruna vurgu yapılıyor. Kırsaldan büyük kentlere düzensiz göçün ve bu göçler nedeniyle günlük rızkını çıkarma derdindeki insanımızın karşılaştığı çok yönlü sorunların yanında kırsaldakinin de kendi gerçeğiyle baş başa bırakıldığı ötekileştirilmiş yalnızlığı, ihmalkârlık, duyarsızlık ve yozlaşan bir sistemin çarkları arasında öğütülmeme direnci ile öykü, beni içine çekerek özümseyerek içselleştirmemi kolaylaştırdı. Öykü dili , kahramanların varsıllığı ve diyalogları, ayrıca kahramanların yaşamlarına/iç dünyalarına dokunulması) çok inandırıcı, canlı ve samimi idi.
 
Öyleki içimin cız etmesiyle bir an karşımda kurgulanmış bir öyküyü değil de gerçek bir olay ve muhatapları varmış gibi hissettim. Zeynep hanım bu konuda çok etkin bir kaleme sahip anladığım kadarıyla. Geçişlerde, betimlemelerde, olay örgüsünün gelişiminde inanılmaz heyecanlandım, meraklandım ve sonucu sabırsızlıkla bekledim. Bu da kalemin akıcılığı ve muazzam kurgusunun yanında içeriğin ne kadar başarılı örgülendiğinin göstergesi. Kahramanların öz öykülerine kısa değinmelerle uzaktakiler nasıl da yakın kılındılar yüreğimizin ta
 
içine çekilerek. Hâlâ kulaklarımda Hayri’nin içimi acıtan o kuru öksürük nöbetleriyle “ Gülizar” hayali ve dönüş yolunda -yüreğinde yaşayamadığı hayalini gerçekleştirme duygusunun kabardığı o doruk noktasında bedenini hastane odasında bedel bırakışı… insan öğüten bir dişlinin çarkları arasına gönülsüzce bırakılan canların onurlu, dirayetli ve gerçekleşmesini umdukları hayalleriyle paramparça edilişi…
Zorunlu bir kavganın, bir “CAN” yeşertme umudunun diri diri ve sırasızca toprağa gömüldüğü ve sadece kendi coğrafyamızda değil başka coğrafyalarda da yaşanması muhtemel ayrımcı, ötekileştirici, insanca yaşamın koşullarını oluşturup olgunlaştırarak yaşama geçirme gayesinden uzak duyarsız, umarsız “yönetenler” ile “boynu kıldan ince” yönetilenlerin öyküsü…
 
Muhteşem kaleme ve ruhumun dingin sesine teşekkürlerimle, saygı ile…
 
 

REFİKA DOĞAN

 

 

5

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Sandık Yarası – Şehriban Tuğrul (Sesli Öykü)

Sesli Öykü

Bir cevap yazın