Derya’nın Yeri Nezihe Şirvan

Lise arkadaşlarımız ile irtibatımız kopmadı, ülkenin farklı yerlerinde olanlarımız var, yine de fırsat yaratır yılda bir olsun görüşmeye devam ederiz. Biz İstanbullular ise her ayın ilk cumartesisi mutlaka kızlar günü yaparız. Asiye, Nilgün Derya, ben.

Derya aramızda aileden varlığıyla da biraz daha rahat yaşayan, sosyal ve üste becerikli bir kızdır. Ailesi onu sanatın her dalına yakın yetiştirdi. Özellikle sesi özel hocalarca eğitilmiş, normal lise okuduğu halde, sınavlarında başarılı olunca konservatuara girmiş, opera sanatçısı olmuştu. Asiye tarih, Nilgün edebiyat öğretmeni oldular, ben aile mesleğini sürdürerek hukukçu oldum; Avukatlığı seçtim.

Eğitim ve çalışma hayatı olan kadınlar bazen evliliğe vakit bulamıyor, biz üç arkadaş, öğretmen olanlar öğrencileri ile haşır neşir iken, ben de mahkeme koridorlarında koşmaktan farklı bir mesuliyet altına girmeyi düşünemedim ve evlenmedim. Belki de aşk ile karşılaşmadım. Biz kendimize aramızda “seçici kızlar” diyoruz. Eğitimli kadın kolay lokma olmuyor ve erkekler bizden biraz korkuyor. Arada şakalaşırken “Ne yapalım onlar da kafalarına daha çok yatırım yapıp özgüvenli olsunlar, onların sorunu” deyip kıkırdayıp geçiyoruz. 

Derya biraz geç de olsa evlendi; O zamana kadar operada sahne aldı. Temsillerine bizi davet ederdi, giderdik, temsil sonrası da, operanın karşı sokağındaki restoranda dördümüz yemek yer biraz içer, neşeli sohbetler ederdik. 10 yıl böyle geçti. Bir gün sürpriz kararla, pek de yakışıklı olmayan ama dilbaz iç imar bir beyefendi ile evlendi; kocası zarif anlayışlı sanatkâr ruhlu idi. Operadan ayrılıp eşinin mimarlık bürosunda birlikte çalışmaya başladı. 

Ardından kısa zaman sonra yeni sürprizini duyduk. Kadıköy’de 2 katlı eski tarihi ev almışlar, belediye ile projeler üzerinde çalışıyorlarmış, binayı restorasyona sokmuşlar… Aman bu restorasyon işi pek zor, çok uğraştırıyor imiş. Gide gele epey sürdü… Günün birinde nihayet açılıyoruz, dedi… Nasıl yani açılıyoruz? Orayı ne için aldınız yaptırdınız? “Aaaa, kızlar size söylemedim mi? Evet orada oturacağız ama sadece ikinci katında bir oda banyo tuvalet var, bize yeter… Birinci kat küçük samimi, ancak yirmi masa alabilecek restoran, giriş katındaki bahçe kafe-bar, bodrum katı da depo olacak. “

 Çok memnun olmuştuk, ne hoş, bundan sonraki buluşma yerimiz belli oldu, artık bu mekânı kullanacağız demektir. 

Ailesi kökten Giritli idi, geniş yemek kültürüne sahiptiler. Aşçı desteği ile yemekleri Derya yapacak, ilaveten servis ve temizlik elemanları olacaktı. Eşi hem misafir karşılama hem de barda çalışacaktı.

İç mimar eşi ile tam dayanışma halinde mükemmeli istiyorlardı. İstiyorlardı ki, gelen misafirler orada hem eskiyi hem rahatı, sanatı, lezzet çeşitliliğini, hijyeni, sohbeti dostluğu bir arada bulsunlar. Yavaş ama her şey gayet düzenli işliyordu. 

Kadıköy’e her indiğimde hele de sıcak günlerde dinlenmek, serinlemek hem de arkadaşımla sohbet etmek için Derya’nın cafe-barına uğruyordum. Doğal görünümlü cilalı taş zeminden yürüyüp fazla yer kaplamayan ferforje küçük masa sandalyelerde, üstü açılır kapanır kaydırma kalın cam kapak altında, yan bahçe ağaçlarını ve gökyüzünü görür şekilde kahvelerimizi içiyorduk. Cam çatılı bahçe boy boy bitkiler, çiçekler ile bezeli idi. Taş duvarlarda sevimli minik tablolar, sarkıtlar, demir ahşap karışımı aplikler vardı. Derya ve eşi mesleki ve sanatsal birikimlerini bu yapıya uygulamışlardı.

Üst kata ahşap dönen merdiven ile çıkılıyor. Kehribar rengi cilalı basamaklar her adımda, basanın ağırlığına göre farklı gıcırtılar ile sanki eski sahiplerinden söz ediyorlardı. Duvarlarda Derya’nın ressam annesinin el emeği tablolar, aralarında yine göz yormayan aplikler, büyük olmayan masalarda beyaz pamuk saten ütülü örtüler; küçük ebatlı ahşap, aşağıdan yukarı kaydırarak açılan camlarda, kemik rengi brode (delik işi) işlemeli stor perdeler baca gibi görünen duvara yaslı sütunda mutfaktan 1. kata çıkan minik yemek servis asansörü… Ortaya yakın duvar dibinde her yerden görülebilecek konumda sahne ile tamamlanıyordu 1. kat salonu. Hayran ağzım açık kalmıştım. Cuma akşamları Klasik Türk Müziği fasılları olacakmış yakın zaman sonra; iş hele biraz daha otursun… Sonra.

Tarihi doku, zarafet, temizlik, iyi yemek ve çağdaş hizmetin bir arada sunulduğu Derya Cafe Restoran gündüzleri elit aydınların, iş adamlarının, sakin ortamda okumak yazmak isteyenlerin uğrak yeri olmuştu. O serin bahçe bazen kütüphane kadar sessiz, dingin hali ile misafirlerine huzur verirdi. Ders çalışmak isteyen de gelirdi, sohbet etmek isteyen de ama sesler hiç yükselmezdi.

 

Son zamanlarda kerli ferli bir bey gelip gitmeye başlamıştı; birkaç basamak ile ulaşılan dantel misali işlenmiş demir kapıdan geçer, minik antrenin ahşap kapısını iter, kapısı devamlı kapalı duran mutfağın yanından, koridordan ilerler taş bahçeye varıp, yüzü kapıya dönük biçimde hep aynı masaya oturur, zarif selamlaşma sonrası az demli, limonlu çayını rica ederdi…

Üzerinde daima şık ütülü takım elbiseler, çevreye çok dikkatli, özenli, temiz. İpek kravatları, cebinde uyumlu mendilleri olan bu zat, kahverengi deri çantasından kitabını çıkarıp bazen okur bazen de küçük not defterine bir şeyler yazardı. Defalarca karşılaştık, mekân küçük olduğu için ikinci defadan sonra selam tanışma, hâl hatır başladı… Şairim dedi, Ahmet Bey.

Derya ile eşi Mithat uygun zamanlarda derin sohbetler ediyorlardı. Felsefe, ahlak, tarih siyaset, şiir ve tabi güncel sosyal konular, halkın içinde yaşadığı sorunlar. Ayrıca Türk Müziğine de çok meraklı idi Ahmet Bey; cuma akşamlarına davet ettiler, ama gece çıkmıyordu ve içki de içmiyordu, kibarca gelemeyeceğini açıkladı.

Aslen Trabzonlu imiş; boylu boslu sarı bıyıklı, yeşil gözlü, yakışıklı. Liseden itibaren İstanbul’da okumuş, gemi mühendisi, tersanelerde çalışmış, firması olmuş bir aralar. Sonra işler bozulmuş, evliliği de öyle nasibini almış, ikiz kızları var, anneleri ile yaşıyorlar,  İstanbul Üniversitesi’nde okuyorlar. Ayrıldığı eşi bankacı imiş. 

İş hayatındaki sıkıntılar beyefendiyi oldukça zora sokmuş, işçilerin haklarını korumaya çalıştığı o yıllarda hakkaniyeti yüzünden çok yorulmuş, zarara uğramış; doklarda hayatını kaybeden işçilerin can güvenliğinin olmadığını, iş hukukunun mutlaka değişmesi, işçiler lehine iyileştirilmesi gerektiğini anlatıyordu.

Adil tavırlı,  dürüst, duygulu ve beyefendi idi. Karşılaştığı zorluklar yaşadığı sert şartlar, orta yaşlarda iç dünyasında ki sevgi ihtiyacını ortaya çıkartmış, edebi yönü olduğunu fark etmiş, İstanbul’a ve tüm güzelliklere hayranlığı, yazmaya sevk etmiş. Yakın günlerde ikinci şiir kitabı çıkıyordu, bize söz verdi, ilk bize getirecek, hatta bu nadide mekânda imza günü düzenleyip şiir sever arkadaşlarını burada ağırlayacaktı.

Gün geldi; Derya Cafe Retoran adresli davetiyeler adreslere gönderilmiş, yazarımızın misafirleri bahçeyi doldurmuştu. Derya ve eşi Mithat mekân sahibi olarak özenli ilgiyi gösteriyorlar, ağırlıyorlardı. Ahmet Bey’in içmediği ama kadeh kaldırdığını izliyorduk. Dostları şampanya kadehlerini yeni kitap için kaldırıyor, o dostlarının adlarına sevgi dolu sözcükler eşliğinde imzasını atıyor… Mutlu olmayan yok. Kutlamalar övgüler, teşekkürler birbiri ardına… Günlerden cumartesi olduğu için öğretmen arkadaşlarımız ve tabi ki ben de oradayım. Taş bahçeyi dolduran çağrılı şiir dostları, Ahmet Bey’in arkadaşları gidince biz bize kaldık.

Saatlerdir oturduğu demir sandalye masadan kalkıp dolaşıp yer değiştirmek istedi; mekânın girişte küçük odası rahatlamak için gayet uygun. Türk kırmızısı duvarlar, koyu kahve ahşap kolçaklı hardal rengi deri koltuk, kanepe ve önünde masif ahşap masa. Biraz da burada oturalım diyerek masa başına geçti. Elimde kitabım peşinden seğirtmiştim. Yanına gittim; Şiire, duygulara olan saygım ile kitabı uzattım, yüzüme baktı; biraz daha baktı, gözlerinde ışık gördüm, yanıp sönen yeşil parlak ışıklar ve gülümseme. Tam adınızı alabilir miyim? Söyledim… Kitabın ön sayfası sevgi saygı sözcükleri adım ve imzası, ayrıca ceket iç cebinden çıkarıp kapağın içine yerleştirdiği kartviziti… Dünya durdu. Neden bilmem ama durdu, kitabı uzatırken bir daha göz göze geldik… Gözlerimizle birbirimize şimdiye kadar neredeydin, dedik. Olsun… Yıllarca aynı şehirde yaşayıp, birbirimizi şu an fark etmiş olsak da sanırım çok geç değildi…

Eve gittiğimde acele üzerimi değişip kendimi berjer koltuğuma atıp okumaya başladım. Tüm gece elimde bir kadeh şarap, okudum okudum, yüreğim coştu, sevgiye aç gönlümle ağladım, salya sümük ağladım. 

İstanbul’a sevdalı genç delikanlı yüreği, olmayan sevgililerine (dediğine göre onlar hayaldi, zaten yoktular) övgüleri, hasreti dinmeyen aşkı destan olmuş satırlara akmış beni de yüreğimden yakalamış yakmıştı… Âşık oldum o gece, bir kitapta yazılmışların sahibine âşık oldum. Ne kadarı o idi bilmiyordum, öğrenmeliydim; Eğer bu yazdıkları “O” ise ben ikinci yarımı bulmuştum. Ne olur hislerim tespitim doğru çıksın…

İnsanın hayatta başarı maddiyat, her şeyi yeterince oluyor da, yüreğini kıpırdatan, işte eşitim, olmaz ise olmazım diyeceği sevilip sevdiği kimse olmuyor, duyguda birliktelikte şansı yaver gitmiyor. Ben de onlardanım… Biz kendimize daha önce de dediğim gibi seçici diyoruz baş başa kaldığımızda, toz kondurmuyoruz yalnızlığımıza. Yalnız değiliz, bizden çok var aslında… 

Avukatlığa başlayınca boşanma davalarından başımı alamadım, evlilikten nefret ettim. Etraf evli yalnızlar ile dolu… Bu İnsanlar ne kadar kötü, sevgisiz saygısız, duyarsız. Davasına girdiğim kişilerden biri ile evlenmemiş olmakla şanslıyım diye düşündüm hep; ama sorun sanırım kendim gibi hissedeceğim kişiye rastlamamış olmaktaydı. Öyle biri olmalı ki o üzülecek diye aklım çıkmalı, elini kolunu kendiminki gibi hissetmeliyim. Ben sen değil hep biz olmalıyız, kim nerde bitiyor diğer beden ruh nerde başlıyor ayırdı olmamalı; yıldızlar bizim gözlerimizde ışıldamalı, gün bizim üstümüze bizim için doğmalı. İçtiğimiz su aynı yere gitmeli idi. 

İp gibi akan gözyaşlarımla bitirdim kitabı. Sabah uyandığımda yastığımın altında onun yüreğinden süzülmüş damlalar, kaleminden kâğıda akmış, en başta da benim adım ve onun güzelim imzası kitabı hissettim. Artık onsuz olamayacaktım, hayatıma girmişti.

Güne aşık başlamak ne hoş duygu imiş. Yarın pazartesi, yine anlaşamayan bir çift var. Erkeğin avukatıyım, bu defa erkek sevgi mağduru olduğunu, karısını çok sevdiğini söylüyor boşanmak istemiyor. Karısı dava açmış, sudan bahaneleri var, şiddetli geçimsizlik diyor; acaba doğru mu? Müvekkilim Necdet Bey de karısının uzaklığından, her türlü ilgisizliğinden yakınıyor. “Daha başka ne yapacağımı onu nasıl mutlu edeceğimi bilemedim, ne istiyorsa yapayım zarar yok daha çok çalışayım, daha çok gezdireyim, yeter ki beni terk etmesin” diyor. Kimisi katresini bulamaz iken kimilerine gani; bu nasıl ilahi adalet! 

Bir gülme tuttu… Katıla katıla güldüm… Yeni aşka düşmüş avukat duygusallığı ile kadına gidip konuşsam yalvarsam mı acaba? Bu güzel iyi adamı, seven adamı neden sevmiyorsun mu desem? Mahkeme sonucu ne olsa ben paramı alacağım ama iş sade para değil, maksat müvekkilim mutlu olsun, yuvaları kurtulsun. Aşk kolay bulunmuyor yuva hiç kurulmuyor, yazık olacak, acaba kadının başka bir sevdiği mi var? Bilemiyorum. Olsa da açıklamaz, kusurlu duruma düşer. Ben elimden geleni yapayım da onlar için hayırlısı artık, zorla da güzellik olmaz.

Pazar öğleüstü sevgili şairim Ahmet beyi aradım. Sesimi aldığında sesindeki hoş tını fark ediliyordu, mutlu olmuştu. Sevdalılara hitap eden ince duyguları, ayrıca edebi yazım başarısı için kutladım. Nezaket ile karşılık verdi, akşamüzeri dışarı çıkıp çıkamayacağımı sorarak beni önce bir kahve içmeye ve akşam yemeğine davet etmek istediğini ifade etti. Memnuniyetle kabul ettim. Saati ben, yeri o seçti. 

Ağlamaktan şişen gözlerimi dinlendirmem gerekiyordu, böyle çirkin görünemezdim, üstelik ağladım desem, o da olmazdı, fazla duygu ve heves yüklediğimi düşünürdü. Duygu dünyamı şimdilik kendime saklamaya kararlı idim, hüsrana ihtiyacım yok. 

Buluşma saatimiz yaklaşırken elimde olmadan telaşlandığımı, kıyafet seçiminde zorlandığımı fark ettim, en sade ama şık kılığımı tercih ederek bu zorluğu aştım. Krem rengi keten etek, iki ton koyu el örgüsü merserize bluz, uçuk yeşil- kahve kare ipek fular, bakımlı dalgalı kumral saçlarıma uygun gündüz makyajı oldukça yeterli idi. 

Şehir kalabalığının nispeten tercih etmediği sakin kahvehanede, ayrı ayrı yollardan giderek buluştuk. Işıldayan gözler, birleşen, uzun uzadıya tokalaşan eller, ortamın sakinliği, istenen az şekerli kahveler, yanında çifte kavrulmuş fındıklı lokum.

Birbirimizi biraz daha tanımaya ihtiyacımız olduğunun bilincinde olarak burada idik.

Dört aylığına gelmiş İstanbul’a. Eşyalı manzaralı küçük bir ev tutmuş. Çocukları ile hasret gidermek, 2. şiir kitabını çıkartmak, imza günleri, dostlar ile görüşmek, hatta âşık olduğu İstanbul’dan satılık ev bakmak için burada imiş. Ne hoş tesadüf ki önce Derya ve ailesini, mekânı, sonra da beni görmüş, daha derin tanışsak ne iyi olurmuş… Dileği benim de dileğim idi. 

Ev alacak ama biraz tedirgin. Oturacağı semti, binanın mimarisi, güzelliğine, bedeline ilave mahallenin sosyal seviyesi, ayrıca komşuların siyasi tercihlerine kadar sorgulayan bir yapısı vardı. E… Haklı tabii, ev alınca kalıcısındır, komşu önemli. Kendinden, çocukluğundan eğitim hayatından ailesinden, iş yaşamından ve artık ellili yaşları geçtiği bu günlerde ki uğraşlarından bahsederken, gözlerini hiç saklamıyor, yeşil yeşil, ışıl ışıl bakıyor; Ne güzel bakıyor ya da bana öyle geliyor.

O makul noktada ara verince ben başladım anlatmaya, onunkilerine paralel eşdeğer anlattım yaşam hikayemi. İkimiz de duyduklarımızdan mutluyuz anlaşılan, gözler hiç kararmadı, ışıl ışıl. Her cümlede ortak noktalarımız artıyor.

Mutlu anların kıymetini bilmeli, parıldadığımız saniyeler ne kadar az yaşamda. “Gözümden yol bulup gönlüme aktın” der şarkıda. O yolu korumalı, dikenler bürümesin. Üzerine kol kanat germeli.

Bir kahve, sohbet koyu, yetmedi bir daha. Nihayet ilk konuşma için yeterli olduğuna kanaat getirdiğimizde, akşam yemeğinde tercihimi sordu. İstanbullu olarak balık severim dedim, memnuniyeti gözlerinde idi. Beykoz taraflarında yine kalabalık olmayan,  kıyıda biraz da salaş balıkçıya gittik arabası ile. Yolda TRT nağme kanalını açtı, Türk Müziğinin duayenlerinin, dinleyenleri mest eden eserleri eşliğinde adrese vardık. Beykoz’un meşhur balıkçıları. Taptaze denizden yeni çıkmış lüferler palamutlar, istavrit, hamsiler.  İçki tercihimi sordu, onun alkol almadığını bildiğimden tek başıma bira söylemek yerine limonlu soda rica ettim. 

Seyrek kat kat bulutlu gökyüzünde güneşin harikalar yaratan yumuşak kızıl, pembe, mor, lacivert ışıkları arasında sarhoşlaşmışken, Tahta masamız keyfimizce balıklarla körpe salatalarla donandı. Boğazın tatlı serin havası, birbirinden hoşlanan iki insanı sardı. 

Sade soframızda ilk yemeğimizi yiyorduk. Gözlerimiz boğazdan kurtulup yine birbirine daldı; tek söz çıktı ağzımızdan, aynı anda “AFİYET İLE NİCELERİNE”.

 

Nezihe Şirvan

14.06.2021

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Atatürk Aydınlığı Ethem Arı

Deneme

Bir yorum var

  1. SİBEL KARAGÖZ

    Ve daha nicelerine, harika harika kutluyorum. Devamını da merakla bekliyorum ve hala iyi , saf , tertemiz çocuk yürekler in olduğuna inanmak istiyorum…👏🏻🌸👏🏻🌸👏🏻

    1

Bir cevap yazın