Düşlerimin Güzel Ülkesi Hatice Altunay (10. Katkı)

Bizim memleketimiz nasıl olmalı başlığında düğümlendik. O kadar çok konular vardı ki… Hangi alandan söz açsak diyordum. Salkım saçak o kadar güncelin içinde ince hastalıklı eğitim geliverdi. En iyi düşlerimi eğitimden dillendirirdim.

Baş öğretmenimiz Mustafa Kemal ATATÜRK ‘ün harf devriminden sonra okur yazarlık oranının yükseltilebildiği gurur duyduğumuz o güzel tarihi dönemleri adeta özler olduk. Köy enstitüleri dönemimiz Hasan Ali Yücel’in Mili Eğitim Bakanlığı döneminde eğitimimiz parmak ısırtacak örneklerdi. Batılı uluslar bizden örnek alıp ülkelerinde uyguladılar.

Düşlerimin güzel ülkesi deyince eğitimin içindeki öğretmeni ve öğrencisi mutlu olsun isteriz elbet. Dünden bugüne eğitim konusunda o kadar zikzaklı yol aldık ki neredeyse bittik dediğimiz noktaya doğru sürükleniyoruz.

Düşlerimin güzel yurdunda eğitim sistemimiz kuru kuruya değil, uygulamalı olmalı derim ki ilk uygulama okulları, köylerinden çıkıp gelen köy enstitülü dönemimizdir kim ne derse desin.

Okullarımızda laboratuvarlar vardı. Fizik, Kimya ve Biyoloji laboratuvarları…Kütüphaneler imece ile kurulmuştu. Güncelleştirme yapılmıştı. Eğitim bilimsel boyuttaydı.

Öğretmenlerimiz idealist ruhla çalışıyordu okullarında. Öğretmenliğimin ilk yılları Sivas Zara lisesine bavul bavul kitap taşıdığım yılları asla unutmam. Dönüşümlü olarak ayaklı kütüphane oluşturmuştum kendimce. Öğrencilerimin sıralarında usulü uslu oturmaları değildi beklentim. Her birini şiir okumaya, törenlerde yer almalarını sağlama gibi birçok uygulamanın içine parlayan yıldızlar gibi yerleştirmiştim. Bağlamayı aileden kökten öğrenen yetenekli gençlerle halk aşıkları gecelerimizi düzenledik güzel günlerin içinde bir yaşayan olan gençler, halk şiiri bilgisini uygulamalı öğrendiler.

Öğretmenliğimde sıra dışı derslerde yaptık piknik alanlarında. İlk çağ Yunan Filozofları gibi. İsteyen aileler de katıldı uygulamalı Türk Dili ve Edebiyatı derslerimize. Kendimize ödül verdik, şiir okuduk, saz çaldık, türkü söyledik, yemek yaptık. Doğayı tanıdık, şifalı bitkileri…Sınıfta kalan öğrencim olmadı. Okuldaki sıralardan çok doğadaki dersleri çok sevdiler. Öğretmenle alay etmediler, kafaları hinliğe, cinliğe çalışmadı.

Dündeki eğitim sistemi ezberciydi deniliyorsa, tümüyle doğru değildir. Öğretmenin eğitime nereden baktığı da önemli. Kısa dönemde mış gibi başarı isteniyorsa ezber bulunmaz Hint kumaşı ya sonrası hiç…

İki binli yıllardan sonra ülkemizde izlenen sanattan yoksun, test çözme mantığı ile coşturmalı, bilgileri ilaç niyetine yutmalı, kısa dönemde kesin sonuç dediğimiz, yarış atı yetiştirmek üzerinedir. Fizik, kimya, biyoloji laboratuvarları zorunluluktan sınıf oluşturulmuş. Okulun gözdesi olan kütüphane bodrum kata indirilmiştir. Okullara ön ad olarak Anadolu eklenmiştir. Zamanında okulumuzu ziyaret eden müfettişlere yeni meslek liselerine ihtiyaç var demiştik. Tokat gibi cevap gelmişti. “Biz Anadolu liseleri yapacağız hepsini.”
“Peki Anadolu olacak da içi dolu olacak mı?” sorusuna
“Kaliteyi arttıracağız” demişlerdi. Ne yazık ki kalite artmamış aksine laf olsun eğitimi vererek diploma verilmişti gençlere.

Gençlerimizi en azından liseden mezun etmek ilke alınmıştı istatistikleri doldurmuştuk. Askerlik, ehliyet vb zorunluluklar nedeniyle liseden zorla mezun olmuşlardı ya sonrası altın bilezik sanat vs yoktu. Ara eleman yetiştirmenin önemini kavrayan aileler çıraklık eğitimden mezun ettiler evlatlarını. Liselerimizin hepsini Anadolu kategorisinde toplamak yerine keşke mesleki eğitim veren okullar yaygınlaştırılsaydı.

Güzel ülkemde el sanatları, tasarım ürünleri için ayrıca kurslar açmak oradan sertifika olmak gereği kalmazdı. Zanaatkar aşığı gençler ne güzel önder olurdu diğer gençlere…Ne yazık ki bazı zanaatlar gözden düşmüştür. Bakırcılık, kalaycılık ölmüş. Şimdi evlerde odun ateşinde aş pişirecek kazan vs kalmamıştır. Köyde yaşayanlar bile modern bir yaşam kıskacında gereği gibi yaşamları olamıyor.
Günümüzde köy okulları kapanmış kasabaya taşınmış köyde tek yetkili imam ve muhtar kalmıştır. Hal böyle olunca köyde otorite imam ve muhtar olmuştur. Öğretmensiz olan köyde her türlü cehalet almış yürümüştür. Köyün idaresi imamın ve muhtarın yüzü suyu hürmetine bırakılmıştır. Eğitimde yapılan en büyük kötülük bence böylesi izlenen rota olmuştur. Köy okulları dilsiz duvarlar olarak kaderine bırakılmıştır ne yazık ki…

“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” diyen Atatürk’ün büyük emekleriyle yola çıkan sanat ne yazık ki eğitim sisteminin içinde kuşa dönmüştür.

Resim ve müzik öğretmenleri gönüllerince yaratıcı sanat çalışmalarını gerçekleştirememiş, o dersler de ne yazık ki test çözme saatleri olarak dondurulmuştur. Mümkün olsa da resim ve müzik öğretmenlerine gerek kalmasa gözüyle bakılır olmuştur ve sanat derslerinin öğretmenleri mesleğinden dolayı mutsuzluğa sürüklenmiştir.

Sevgili gençler, düşlerimdeki ülkemden söz ederken dündeki olumsuzlukları da dile getirmem gerekiyor elbette. Toprağı ve bitkiyi tanımayan ziraat mühendisleri, şiiri sevmeyen sanat Öğretmenleri, yurdunun bitki örtüsünü, fiziki ve beşerî durumunu kavrayamamış coğrafya öğretmeni, Tarihi sadece Osmanlıdan ibaret sayan tarih öğretmeni, Çocukları sevmeyen çocuk doktoru gibi say say bitmez örnekler…Neden? Yaşamın içinden ve sanatın özünden beslenmedik de ondan.

Gönül ister ki her birey sevdiği işi yapsın. Mesleğine aşkla sarılanlar ne kadar mutludur. İşlerinde yorulsalar bile vicdanları huzur doludur.

Ben öğretmenlerimi çok sevdim, onların bana destekleri sayesinde okudum. Kendimi geliştirdim. İlk aşkım öğretmenlikti. İlk tercihimden başlamak üzere son tercihime kadar öğretmenlikleri yazdım ilk tercihimle yerleştim okuluma. Hukuk tercih etsem havada karada kazanacağım bir puanım vardı. Otuz iki yıl öğretme aşkımdan asla vazgeçmedim. En son görev yerim meslek lisesiydi. Oradaki öğrencileri sıradanlığına bırakmadım. Sınıflarda edebiyat köşeleri…Koridorlarda şairlerimizi, yazarlarımızı tanıtmak. Şiir dinletilerine öğrenci kazandırma… Belirli günler ve haftalarda içine kapanık öğrencileri sunucu yapma, metin okutturma vb çalışmalarımı sürdürdüm.

Çok kolay olmadı işim. Gençlerin kendilerini gereksizlik ayracından çıkarmak için çok uğraş verdim. Okulun sokağa taşan minik aralığında sandalyeler taşıyarak sokağa karşı şiirler okuttum. Gelip geçenler dinlediler, bazılarına ciddi moral oldu. Dersine girmediğim gençler şiir okumaya gönüllü oldular.

Hiçbir işe yaramazsın pekiştirenleriyle büyütülen gençler ne yazık ki ailelerinin çizdiği tablodan çıkamadılar. Gönülsüzce göreve başladılar, toplum içine çıkamadan aldıkları görevi ortalık yerde bırakıp kaçtılar. Kendimi düşündüm babamın bana yaftaladığı söz yankılandı beynimde “Deliceden buğday olmaz.” Ona inat çok çalıştım. Öğretmen olduğumu göremeden erkenden göçtü gitti.

Dünde gençler daha direngendi. Son dönem gençlerinin incecik cam gibi kırılganlıklarını çok sık yaşadım mesleki yaşamımda. Anladım ki gençler aile köklerinden sevgisizlik, yalnızlık içinde yetişiyorlar. İki tip aile modeli var sevgili yurdumda. Baskıcı, yarış atı yetiştiren mükemmeli yetiştirme sorunsalı ile evlatlarını adeta boğan açık cezaevlerinde yaşayanlar ya da aşırı özgürlükçü duruşlarıyla “Saldım çayıra Mevla’m kayıra “tutumuyla evlatlarının her yaptığını onaylayan, asla cezaya yer vermeyenler… Mesleğimi kırklayamadan emekli olmamın nedeni iki tür keskin aile modellerinin büyük etkisi oldu. Köylerde yaşayan aileler aşırı baskıcı ve mükemmeli arayanlar, kentte yaşayanlarsa aşırı özgürlük severler…

Balık baştan kokar deniliyor ya o kadar doğru ki…Ailenin bilinçli çocuk yetiştirmeleri için ciddi anlamda eğitilmeleri gerekiyor. Babaların ilgisizliğin, annelerin korumacılığın birincil olduğu ülkemde gençlerin yolunu bulamamaları o kadar doğal ki….

Düşlerimin ülkesinde evlenmeden önce kadının ve erkeğin aile bilinciyle ilgili eğitim sertifikası almaları gerekli. Sadece beden engellerini, hastalıklarını, kan grubunu dikkate almak yeterli olmuyor.

Çocuk otorite boşluğunda baba ile anne arasında yuvarlanan top gibi arada kalıyor ya da işine geldiği yöne yöneliyor, babayı saymıyor, anneyi saymıyor.

Aile olmak çok önemli genç için. Tıkandığı yerlerde yol açmak gerekir. Evden, sıkıntılardan çocuğunu uzak tutmak asla çözüm değildir. Genci sorumluluk bilinciyle yetiştirmek gerekli. Gelecek gümüş bir tepsiyle sunulmayacak onlara.

Eğitime geçmeden önce ailenin eğitimi öncelikli olmalı ülkemde.

Düşlerimdeki ülkemde köklerinden sevgiyle, sağlıkla yetişirse aile ağacı sonraki aldığı eğitim ağacı muhteşem olur özlemimdir benim.

Hatice Altunay

HATİCE ALTUNAY
HATİCE ALTUNAY son yazıları (Hepsini Gör)
5

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Çocukluk Çağımız Daha Güzeldi Sadi Geyik

Anı

Bir cevap yazın