Eski Bir Tren Yolculuğu Serdar Hakyemezoğlu

Ankara Üniversitesinde ikinci sınıf öğrencisiyim. Demek ki,  yıl 1982. Büyük ablam ve eniştem görev nedeniyle Erzurum’da bulunuyorlar. Okulun kış tatiline girmesi nedeniyle ablam beni özlem gidermek için Erzurum’a çağırdı. Yollar kar, kış. Tek güvenli araç Doğu Ekspresi. Babam kuşetli vagondan biletimi aldı. Trenim sabah 09:00’da,  şimdilerde haramilerin elindeki Ankara Tren Garı’ndan kalkıyor.

Kuşetli vagon yatma saatleri dışında altı kişinin üçerli olarak karşılıklı oturabildiği, yatma saati gelince yukarıdaki yatakların da açılması ile altı kişinin ranza düzeninde yatabildiği odacıklardan oluşuyor. Bir vagonda bu odacıklardan çok sayıda var.

Babamla bilette yazan odacığı bulduk. Bizden önce gelip yerleşmiş, temiz yüzlü, meşin ceketli yaşlı bir adam evine konuk gelmiş gibi, ayağa kalkıp bizi buyur etti.

Babam;

– Sen hiç rahatsız olma amca,  dediyse de,

Amca;

– Olur mu, ne rahatsızlığı, başım üstüne, hoş gelmişsiniz, diye ardı ardına tümceleri sıraladı.

Bavulumu yerleştirdikten sonra trenin kalkmasına zaman olduğundan babamla amcanın karşısına oturduk. Sohbet başladı. İnsan bazı şeyleri nedense hiç unutmuyor. Bazen aynı anda içinde bulunduğumuz yaşantıları anlattığımda, ablalarım hiç bir şey anımsamaz. Ben de onların anlattıklarını. Herkes bir yerinden aklında tutuyor yaşamı.

Amcam Kars’ın Hanak ilçesinin Binbaşak köyündenmiş. Hayvancılık yaparlarmış. Kamyonla Et Balık Kurumuna koyun getirmişler. Oğlu dönmüş. Kendisi bir kaç gün daha, Ankara’da yaşayan öğretmen kızında kalmış. Geri dönüyormuş.

Trenin kalkmasına az kala babam;

– Amca, oğlum sana emanet. Erzurum’da eniştesi ile ablasına teslim edersin, diyerek aşağıya indi.  Tren yavaş yavaş istasyondan çıkarken babamla birbirimize el salladık.

Bizim odacığa yolcu gelmedi. Amcayla ben yalnız yolculuk edeceğiz galiba.

Tren istasyondan çıkar çıkmaz;

– Senin anan Hazreti Ayşe anamız gibi mübarek bir kadındır.

Haydaaa! Bu da nereden çıktı şimdi?  Başımıza bela mı aldık acaba?

– Sen babana çok benziyorsun. Bu annenin marifetidir. O yüzden annen mübarek bir kadındır.

Böyle bir inanış olduğunu bilmiyordum. Bizim insanımız nerelerden ne düşünceler üretmiş,  uydurmuş. Genetik bilimi denilen bir şey var. De ki,  çocuk babasına değil de, hiç görmediği üç kuşak önceki dedesine benziyor. Annesi makbul olmayacak mı?

Tren bozkırın ortasında yavaş yavaş yol alıyor. Bakınca sisten sonu görünmeyen, bakana sonsuzmuş duygusu veren ovalar karla kaplı. Pürüzsüz beyazlığın içinde bir karayılan gibi kıvrıla kıvrıla yol alıyoruz. Alnımı dayayıp dışarı baktığım vagon penceresinden,  dönüşlerde bazen uzun katarın arka vagonlarını, bazen karların üzerinde yüzen marşandizi görüyorum.

Amcayla aramız şeker renk. Çok konuşkan değil. Oysa babamla ne güzel söyleşmişlerdi. Demek beni çocuk görüyor.  Konuşmak için çok istekli değil. Uzun süre aramızdaki konuşma, üç beş tümceyi geçmedi.

Öğlen saati yaklaşıyor. Sabah annemin bütün ısrarlarına karşın, yola çıkma heyecanıyla bir şey yemediğimden midem kazınmaya başladı. Birazdan annemin özenle hazırladığı yiyeceklerimi açmayı düşünüyorum. Derken amcam da hareketleniyor. Çantasından bir tane bütün ekmek çıkarıyor. Yanında belli ki, Ankara’dan aldığı gazete kâğıdına sarılı helva. Cebinden kocaman bir çakı çıkarıyor. Helvayı özenle parçalara ayırıyor. İşi bitince bıçağın ağzını iki parmağının arasına alıp sıyırıyor, parmağındaki helvayı yalıyor. Çakısını kapatıp yelek cebine yerleştiriyor.

– Buyur, karnımızı doyuralım.

-Amca, bende de var bir şeyler. Ben de açayım, birleştirelim.

Amca sesini çıkarmadı. Ben de çantamdan annemin hazırladığı çantamı çıkardım. Tam o sırada trenin ani sallantısından amcanın ikiye böldüğü ekmeğin bir parçası savrularak yere düştü. Yakınıma düştüğü için eğilip ekmeği yerden aldım. Alışkanlıkla ekmeği öptüm, alnıma koydum, amcaya geri uzattım.

Bu hareketim üzerine amcanın gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Yüzüne aydınlık bir gülüş yerleşti. Yerinden heyecanla kalkıp bana sarıldı.

-Sen, meğer helal süt emmişsin, ben seni yanlış bilmişim, diyerek öz torununu bağrına basar gibi bağrına bastı.

Ön yargılar ne kadar garip. Ne düşünmüştü acaba? Ankara sokaklarında gezerken gördüğü, el ele gezen gençler, çağdaş giyimli kadınlar, o kısa sürede bir araya geldiklerinde konuştukları hemşerilerinin anlattıkları amcanın kafasında harmanlanmış demek. Hiç iyi izlenimlerle ayrılmıyor büyük şehirden.

Ankara’da yan mahallelerde herkes memleketindeki gibi yaşar. Karslılar, Yozgatlılar, Erzurumlular mahalleleri vardır. Göç ile gelenler büyük şehir yaşantısına uymayıp, onu kendilerine uydururlar. Kızılay ile Mamak’ın, Kayaş’ın, Dikmen’in bazı mahalleleri arasında sadece uzaklık değil, zaman farkı da vardır. Çağın yasa ve yaşam kuralları ile göçerken yanlarında getirdikleri törelerin, geleneklerin zaman farkıdır bu.

Ekmeği öpmemle birlikte amcayla aramızdaki buzlar hızla eridi.  Birlikte kurduğumuz sofrada yemeğimizi güle oynaya yedik. Amca bana köyünü, yaşantısını anlatıyor. O kadar da güzel anlatıyor ki! Ara ara dinlerken Yaşar Kemal’i dinliyor gibiyim. Börtü böcek, alaca bulaca kuşlar, bilmediğim bin çeşit ot, yaprak tablodaki yerlerini alıyor.

Tren ara sıra ara istasyonlarda duruyor. Bunlardan birinde odacığımıza üç tane yeni yolcu geldi. İki adam ve bir kadın. Kadın hemen hemen yerel giysiler içinde. Allı morlu bir sürü elbise, entari, tülbentten sadece gözlerini seçebildiğimiz sessiz,  küçük bir yumak. Adamlar orta yaşlarda, gürültü ile konuşan, yaşı sıksa suyunu çıkarır dedikleri cinsten iki Anadolu insanı. Selam alıp vermelerden sonra açtıkları ranzalardan en üsttekine kadını çıkardılar. Kadın o ranzada sessizliğinin içinde büzüşüp görünmez oldu. İki adam da ortadaki ranzaları açtılar. Yerleşmenin verdiği rahatlıkla sigaralarını tellendirmeye başladılar.

O zamanlar otobüste, trende, uçakta, vapurda sigara içmek serbest. Anımsarsanız, şehirlerarası otobüslerde, çocukların, bebeklerin de yolculuk ettiği o küçücük ortamlarda sigara içmek bir haktı. Ön sırada yırtılırcasına ağlayan bebeğin, belki de sis bulutu gibi içeriye oturmuş sigara dumanından ağladığı kimsenin aklından geçmezdi.

Yukarıdakiler sohbeti koyulaştırdılar. Külleri serpecek yer olmadığından yukarıdan odanın ortasına silkeledikleri küller burnumuzun ucundan geçiyor.  Bir süre sonra yüzümün önünde bir ayak sallanmaya başlayınca, en alttaki ranzama uzanıp battaniyemi başıma çektim. Uyursam yolun büyük bir bölümünü uykuda geçirebilirim. Amcam yerinden kalkıp açık kalan yerlerime battaniye sokuşturuyor. Emanetim ne de olsa.

-Dede, çocuk senin torunundur?

-He, torunumdur. Ne sordun?

-Yok, dede. Eyle sorduk. Niye celalleniyirsen?

Amca homurdanarak yerine geçti. Neden bilmiyorum ama amcanın bu yeni gelenlere hiç kanı ısınmadı.

Bir süre uyuyamadım. Yolculukta oldum olası uyuyamam. Olduğum da on dokuz sene. Daha sonraki yıllarda ekmek parası için koştururken, otobüsler terminalden bile ayrılmadan uykuya dalacağımı, sabah yoldan gelip eve gitmeden aynı akşam bir daha yola çıkan bedenimin uykuyu kendine silahın edeceğini nereden bileceğim?

Yattığım yerden konuşmalara kulak veriyorum.

– Siz

Erzurum’un neresindensiniz?

Geçmiş gün. Yanıtı anımsamıyorum.

-Oralarda Kürt köyü çok.

-Kürt köyüdür dede.

-Cami var mı sizin köyde?

Niye soruyor ki amca? Camisiz köy mü var?

-Vardır dede.

-Kaç tane?

-Köyde kaç cami olur dede? Sizin köyde kaç cami var?

Amca yanıt vermiyor bu soruya. Ama havadaki gerilimi yattığım yerden duyumsayabiliyorum.

Amca yine sorguda;

-Sizin oralarda Alevi köyleri de var.

-Vardır dede.

Yine derin bir sessizlik.

-Sizin köy nasıl?

-Üstümde bulunan adam sinirleniyor bu soruya.

-Dede, biz müslümanık elhamdülillah. Dinimizi de, diyanetimizi de bilirik. Sünnü köyüdür bizim köy.

Adamlar Kürt oldukları için kaybettikleri puanların bir kısmını, hiç değilse Alevi olmadıkları için geri toplarken uykuya geçmişim.

Uyandığımda güneş doğmuştu. Dışardaki kardan iyice keskinleşen ışık gözlerimi kamaştırdı. İlk sersemliğim geçince trende hiç sarsıntı olmadığını fark ettim. Duruyorduk. Camdan dışarı baktığımda sonsuzluğa doğru uzanan kar denizini gördüm.

Soran gözlerle amcaya döndüğümde;

-Dört saattir duruyoruz, dedi.

-Neden, diye sordum.

-Bilmiyorum, kimse bilmiyor, dedi.

Trenin içi buz gibiydi. Oysa gece bir ara sıcakladığımı, battaniyemi üzerimden attığımı anımsıyordum.

Vagon koridoruna çıktığımda çoğu odacıkların kapılarının açık olduğunu, insanların koridor boyunca sıralanıp sigara içtiğini konuştuğunu gördüm. Sorduğum sorular yanıtsız kaldı. Kimse trenin neden bu ıssız ovanın ortasında durduğunu bilmiyordu.

Birden sıkıştığımın, tuvalete gitmem gerektiğinin farkına vardım. Vagonun sonundaki tuvalete yollandım. Tuvalet kapısından adımımı atar atmaz düşme tehlikesi geçirdim. Tuvalet camı kırıktı. Tuvalet taşmış ve zemin tamamen donmuştu. Umarsız kalan insanlar biyolojik gereksinmelerini buzların üstünde gidermişlerdi. Görüntü iğrençti. Nefesimi tutmaya çalışarak buzların üzerine işedim. Bu insanların umarsızlığına lanet ettim.

Kendi odacığımıza dönerken tuvalete giderken dikkatimden kaçan bir şeyle karşılaştım. Kapısı açık bir odadan coşkulu bir erkek sesi geliyordu. Bir öykü anlatıcısıydı bu. Başımı kapıdan uzattığımda sakallı bir kişinin çevresinde, o küçücük odada on, on beş kadar kişinin toplandığını ve adamı dinlediklerini gördüm. Adam coşkuyla atına atlayıp, kılıcını küffara karşı sallayan birinden söz ediyordu. Yakın zamana kadar bu kahramanın adını da anımsıyordum ama şimdi unutmuşum.

On dokuz yaşında Ankara’da büyüyen bir genç için çok değişik ve yeni izlenimlerdi bunlar. Kendimi Yılmaz Güney’in Sürü filminin içinde gibi hissettim bir an.

Kendi bölümüme doğru ilerlerken koridorun sonundan Devlet Demiryolları’nın resmi giysileriyle gelmekte olan bir görevli gördüm. Hızlı hızlı yürürken eliyle insanlara “çekil” işareti yaptıkça, insanlar sağa sola kaçışıyordu. Çok garip bir görüntüydü. Sanki koridordakiler Hintli, gelen de sömürgen İngiliz subayıydı. Kendi ülkesinde, bilet parasını ödeyip trene binen insanları, yine kendi yurttaşları olan bir kamu görevlisi aşağılıyor; bu duruma kimse tepki gösteremiyordu.

Vagon koridorunun ortasında görevli ile karşılaştık. Yolunu kesip önünde durdum.

-Affedersiniz, trenin neden durduğunu öğrenebilir miyim acaba?

Adam karşısında oradaki tüm insanlardan farklı biriyle karşılaştığını anlayınca, o soğuk ve küçümser havasından bir anda sıyrılıp, insana dönüştü.

– Yol üzerinde kaza var. Yol kapalı. Bizden önce gece yola çıkan tren de bekliyor. Biz arkasındayız.

-Peki, neden bu kadar soğuk?

-Yakıt sıkıntısından marşandiz trenden ayrıldı.

-Ne zaman açılacağına dair bilgi var mı?

-Yük vagonu devrilmiş. Hiç bir bilgimiz yok.

Adama teşekkür ettim. Kendi odacığımıza doğru yöneldim. Bir anda çevremi on-on beş kişi sardı.

-Ne dedi gardaş, ne dedi?

Durumu anlattım. Dört saat bekledikten sonra duruma ilişkin ilk bilgiyi alan insanlar haberi başkalarına vermek için hareketlendiler. Vagonda genel bir uğultu oluştu. Herkes yüksek sesle haberi birbirine aktarıyordu.

-Kaza varmış. Yük vagonu devrilmiş.

Kim bilir, bu dört saatte benim konuştuğum ya da bir başka görevli kaç kez bu koridordan geçmişti. Kimse cesaret edip bir soru soramamıştı. Çok üzücü bir durum. Seksenli yıllar. Ülke darbe geçirmiş. İnsanlar şehirde bile güvenlik görevlilerinden çekiniyor. Burada ise tren görevlisi bile devleti simgeliyor.

Odacığa döndüğümde yine aynı huzursuz hava. Amcayla diğer yolcularımızın arasındaki buzlar trenin soğuğuyla sanki daha da kalınlaşmış. Biraz konuşuyoruz.

-Amca, diyorum. Hadi gel, en arkadaki yemekli vagona gidelim. Çay varsa içer ısınırız.

-Ben oraya girmem, orada içki içiliyor.

Gerçekten de öyleydi. Şimdilerde kamusal alanlarda esamisi okunmayan alkollü içkiler Devlet Demiryolları’nın yemekli vagonlarında serbestçe servis edilirdi. Hele Ankara İstanbul arasında çalışan trenlerdeki yemekli vagonların tadına doyum olmazdı. İnsanlar,  geç saatlere kadar açık olan yemekli vagonlardan kendi vagonlarına dönmek istemezdi.

Amcayı ikna edemedim. Canım da çok çay çekmişti. Yemekli vagona yalnız gittim. Pislik içindeki havasız, soğuk vagonlardan geçip yemekli vagonun kapısından girince başka bir dünyaya geçmiş gibi oldum. Pırıl pırıl masalarda servis tabakları, çatal ve bıçaklar hazırdı. Adet olduğu üzere masaların ortasında küçük bir vazo içinde çiçekler bile vardı. Ayrıca bu vagon sıcaktı. Peki, marşandiz trenden ayrılmamış mıydı? Yemekli vagonun kendi ısıtma kaynağı mı vardı? İçimden görevlilerin başka bir yöntemle vagonların ısıtmasını kestiklerini, aslında isteseler vagonların da ısıtılabileceğini geçirdim. Ayrıcalıklı yolcular için hazırda bekletilen yemekli vagon ısıtılabildiğine göre, yolcuları ısıtmaya değer görmediklerini, nasılsa bu yüzden kimsenin onlara hesap sormayacağını bildiklerini düşündüm.

Yemekli vagonda burnuma börek kokuları geldi. Ne kadar acıktığımı o an anladım. Nasılsa harçlığım vardı. Kendime çay eşliğinde güzel bir kahvaltı söyledim. On beş metre ötede insanlar soğukta, sıkıntı içindeydi. Yemekli vagondaki altı, yedi yolcu sıcakta rahatlık içinde oturuyorlardı.

Kahvaltım bitince yanıma yaklaşan bir garson kulağıma eğilip, istersem vagona dönmem gerekmediğini, yemekli vagonda zaman geçirebileceğimi söyledi. Doğrusu benim de içimden bu geçiyordu. Yemekli vagonda kaldım.

Trenin yola çıkacağına dair hiç bir haber yoktu. Daha önce koridorda konuştuğum görevli her saat başı düzenli olarak yemekli vagona geliyor, çayını içiyordu.  Girerken ve çıkarken başıyla beni selamlamayı unutmuyordu. Öğleden sonra iki gibi yeniden acıkmaya başladım. Bu kez vagonu ızgara kokusu sarmıştı. Kendime bir köfte ve bira söyledim. Gelen köfteyle karnımı doyurup soğuk biramı yudumladım.

Hava karardığında hala aynı noktadaydık. Ben yemekten sonra da bira içmeyi sürdürmüştüm. Sanırım üç ya da dört bira içmiştim. Yemekli vagonum kendisine ait tertemiz bir tuvaleti vardı. Bu güzel ortam beni mutlu etmişti. Benim gibi yemekli vagonda zaman geçiren bir kaç yolcu ile de sohbetimiz oldukça iyiydi. Bunlardan birinin Erzurum’da beyaz eşya mağazası sahibi olduğunu anımsıyorum. Diğerleri aklımdan çıkmış.

Gece on bir sularında yemekli vagondan ayrıldım. Oldukça fazla bira içtiğim için sarhoşluk sınırında idim. Odamıza girdiğimde amca paltosuna sarınmış, ranzasında uyanık bir halde yatıyordu. Diğer iki adam kafalarını birbirine dayamış karanlıkta camdan dışarıya bakıyordu

Kafamı iki kafanın arasına sokup camdan baktım. Herhalde leş gibi içki kokuyordum. Adamlar bir anda elektrik çarpmış gibi iki yana savruldular. Aceleyle kendilerini ranzalarına atıp, arkalarını dönüp büzüldüler. İçki kokusunun adamları bu kadar ürkütebileceğini düşünmemiştim. Çakır keyif kafamın da etkisi ile hapishanedeki bir koğuş ağası edasıyla yatağıma yöneldim. Amcanın yattığı yerden eliyle bana, “mükemmel” işareti yaptığını gördüm. Hani beş parmak ucumuzu birleştirip, elimizi yukarı aşağı oynatırız ya.

Ee, Kars’ın Hanak ilçesinin Binbaşak köyünden Mehmet amcacığım. Hani sen beni, ekmeği öpüp başıma koyduğum için sevmiştin, hani içki içilen vagona çay içmeye bile gelmemiştin. Adamların yatağına kaçışmasının verdiği mutlulukla her şeyi unuttu, demek ki?

Bavulumu açarak çoraplarımdan iki tanesini daha üst üste giydim.  Parkam üzerinde olduğu halde,  battaniyemi de üzerime çekip deliksiz bir uykuya daldım.

Uyandığımda sabah dokuzdu. Tren yürüyordu. Odamız sıcaktı. İki yol arkadaşımızın pek de dostça olmayan bakışları dışında her şey yolundaydı. Amcayı bir kez daha yemekli vagona davet ettim.

-Sen git gurban, sen git gözüm, dedi sıcak bir sesle.

Yemekli vagonda herkes tanıdık, herkes dosttu. On üç saat daha yol gittik. Odacığımıza sadece bir kez tren Erzurum’a vardığında bavulumu almak için uğradım. Amca ile vedalaştık. İçtenlikle bana sarıldı. Oysa ben onum yazgısına dahil olmamak için olanakları kullanarak, yolculuğu neredeyse yemekli vagonda geçirmiştim. Buna karşın amcanın dostluğunda hiç bir azalma yoktu. Beni ısrarla köyüne davet edişini unutamam. Bir kâğıda adını, soyadını ve köyünün adını bir kâğıda yazmış. Gidebileceğime o kadar içtenlikle inanıyor ki, koridorda bana el sallarken,

-Kime sorsan gösterir gurban, diye arkamdan bir kez daha sesleniyor

Serdar Hakyemezoğlu
0

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Kadına Yönelik Bit(iril)meyen Şiddet... Müge Kantar Davran

Kadına Şiddet Sevil Ağtaş

Anı

Bir cevap yazın