Filmler, filmler…

Eskiden de şimdiki gibi sık film seyrederdim. Genellikle yönetmene, oyunculara, film öyküsüne göre film seçerdim. Yönetmen olarak, Stanley Kramer, John Ford, Alfred Hitchcock; oyuncu olarak, Spencer Tracy, Marlon Brando, Helen Hunt; konu olarak, bilimkurgu, siyasal içerikli, yerel renkler taşıyan filmleri yeğlerdim. Seçeceğimiz örnekler de genellikle sınırlı olduğundan, döne döne belli filmleri seyreder dururdum. Şimdi durum değişti. Sokaklar ve dükkânlar filmle dolup taşıyor. Eski yeni, seçkin döküntü, her türlü filmi bulmak olanaklı artık. Filmlerin görüntü niteliği de değişiyor elbette. VCD, DivX ve DVD’den sonra Maviışın (Blueray) çıktı, filmlerin görüntü niteliği epey yükselmeye başladı. Yeni film formatları .mp4 ve .mkv ile sinema salonu netliğinde filmler var artık. Hele televizyonunuz da iyi olursa, cam gibi denen görüntülerle film seyredebiliyorsunuz.

Inherit the Wind / (Türkçe’de Maymun Davası ve Rüzgârın Mirası adlarıyla gösterildi. Ben olsam, İncil çağrışımlı başlığı Rüzgâr Eken… diye çevirirdim.) 19. yüzyılın sonlarında, ABD’nin küçük bir kasabasında Charles Darwin’i ve evrim kuramını anlattığı için bir dirimbilim (biyoloji) öğretmeninin hapse atılıp yargılanmasını anlatan bir film. Gerçek bir olaydan alınma. Tracy’nin oyunculuğunu gösteren, bol ödüllü, düşünce ve bilim özgürlüğünü savunan önemli filmlerden.

Filmleri, korsan DVD üzerinde elde etme ya da Acunağ (Internet) üzerinden bilgisayara indirme yoluyla, büyük bir olanak yakaladı film düşkünleri. Filmleri yalnız tek tek satın almakla kalmıyor, birbirinizle paylaşabiliyorsunuz da. Evimizde bilgisayar üzerinde ne varsa, artık birbirimizle paylaşma olanağımız var. Korsanlık diyor buna cin fikirliler. Ne dediklerini bilmiyorlar, bana sorarsanız. Çünkü büyük olasılık eve gidip aynı şeyi kendileri de yapıyorlar. Bu konunun ayrıntısına girip konuyu dağıtmak istemem. Çünkü bir yanda film düşkünleri, öte yanda haklı olduğunu düşünen telif hakkı sahipleri; iş biraz karmaşıyor. (Sinema filmlerinin telif hakkına ilişkin olarak bedava film yayınlayan siteleri mahkemeye veren Hollywood, Silikon Vadisi karşısında yenilgiye uğradı bir süre önce. Yani şimdilik güvendeyiz.) ( Kısacası, söylemek istediğim, şöyle ya da böyle, son yıllarda, film elde etme ve izleme olanağımız inanılmaz biçimde büyüdü.

Bu, film düşkünleri için bulunmaz bir şey elbette. Taşınır bir diskte, filmlerin artık yüzlercesini, binlercesini yanınızda bulundurabiliyorsunuz. Büyük kolaylık… Yüz filminiz mi var? Arkadaşınızın da seksen tane mi? Birbirinize kopyalıyorsunuz, ikinizin de yüz seksener filmi oluyor. Mal paylaşınca küçülür, bilgi paylaşılınca büyür derler ya, onun gibi. Yeni çoğaltma teknolojileri sayesinde, bu, artık görünür biçimde gerçek oldu. Film düşkünleri birbirine rastlayınca, paylaşılan sayı kısa sürede binleri buluyor.

Ama yaşantımıza kattığımız her olanak, yararlarıyla birlikte sakıncalar da getirebiliyor. Ne yazık, nicelik her zaman nitelik demek değil. Hele güzel sanat alanlarında bu özellikle böyle değil. Fabrika üretimi gibi ortaya çıkarılan yapıtların çok kusurları oluyor elbette. Ortalık, bir yönetmen, beş oyuncu, iki kameramanla çekilen, bir yığın ıvır zıvır filmle dolu. Kiloyla satılan saatler gibi, bunları da çuvallar dolusu buluyorsunuz ortalıkta. Birçoğu iyi de seyredilen filmler üstelik. Hani kolay okunan, çoksatar kitaplar gibi. Bugün herkes izliyor; yarın herkes unutuyor! Sanatın belleğine yazılacak nitelikte değil çoğu. Kitap, müzik, resim ve filmlerin böyle kolayca çoğaltılması çok işimize yaradı, doğru, ama aynı zamanda elimiz, disklerimiz bir yığın çer çöple de doldu. Görüntü ve içerik olarak her yapıttan bir şeyler kazanıyoruz doğrusu; ama bu kazanımlar, keçiboynuzu çiğnemeye benziyor biraz da: Bir gram şekere ulaşmak için 10 gram odun çiğniyorsunuz! Kimisiyle iyi vakit geçirdiğinizi bile hissediyorsunuz. Ama film sona erince, elinizde/ağzınızda ne kaldı diye baktığınızda, bir çiğnem odun görüyor ve tükürüp kurtuluyorsunuz.

Son yıllarda Batı ülkelerinde üretilen (yaratılan değil) filmlerdeki en büyük olumsuzluk, ortamın, kişilerin, sorunların, sorunsuzlukların, eğlence ve sanat diye sunulanların, tıpatıp birbirine benziyor olması. Çünkü hangi nitelik fazla satıyorsa, hurra, yapımcılar oraya yöneliyor. Sanat, para kazanma amacıyla yapıldığında, bu, kaçınılmaz elbette. Aynı kişileri, aynı ortamlarda, aynı sözde sorunlarla, yerine göre sorun olmayan sıkıntılarla, yapay olarak üretilmiş sözde çelişkilerle uğraşırken seyrediyorsunuz. Saçlarına, kaşlarına sarı boya vurmuş; saçlarının biçimi, gövdelerinin yuvarlakları, yaşantılarının köşeleri, yaşantıdan bekledikleri aynı olan kızlar; yüzü güzel, kasları büyük, beyni ufacık, gönlü daracık oğlanlar… Ölçü, düzen, eğitim ve niteliğin küçümsenerek sunulduğu; kabalığın, sözcüğün tam anlamıyla ‘ayı’lığın özendirildiği; adam olmanın değil, para kazanmanın savunulduğu; benim işim yürüsün de başkaları ne bedel öderse ödesin anlayışının baştacı edildiği; uygarlığın değil, ilkelliğin öne geçtiği; ilkelerin değil görüntülerin, içeriğin değil sunuş biçiminin önem kazandığı sözde sanatsal yapıtlar bunlar. Bugün, sözcüğün tam anlamıyla ‘seyir’ ettiğimiz, iki gün sonra adını bile unutacağımız, unuttuğumuz yapıtlar… Yerine göre büyük paralar harcanarak, sanat adına çöp dağları üretiliyor. Arada, sanatın, insancalığın pırıltısının şöyle bir göründüğü örnekler de bulunabiliyor bunların arasında. Belki on yıl sonra yeniden izlenebilecek gibi olanlar da oluyor. Ama bu da bir saman yığınında iğne aramaya benziyor. Yapılanların çoğunluğu çöpe gidecek, kimse de yokluğunu hissetmeyecek.

Sorun nerede o zaman? Büyük sanat yapıtları, bir dönemi ve o dönemin insan tiplerini anlatır deriz. Ama aynı zamanda ‘insan’ı anlatır –kusurlarıyla, erdemleriyle; yaptıklarıyla, yapamadıklarıyla. Dünyamızı anlatır. Büyük, geniş ve kapsamlıdır. Büyük sorunlarımızın çözümlerini bulmaya; hadi olmadı, sorunların kendisini anlatmaya çalışır. Felsefi bir ışık yaymasa bile önümüze, sorunlara yakınlaşmamızı, onlara akıl erdirmemizi sağlar.
Her sanat yapıtından bu kapsamı beklemeyiz elbette. Arada bir, basit de olsa, sürü üretiminin dışında kaldığını hissettiğiniz ufak yapıtlara da rastlarız. Bir başyapıt olmasa da bu, insan toplumu denen karanlık uçurumun bir köşesini aydınlatır… Kendimizi, hepimizi içinde bulduğumuz, sanattan bir dünya yaratmayabilir.

Ama, en azından, bir bireyin, kendi daracık dünyasında da olsa, önümüzden, izlemeye değer, cesurca, insanca denebilecek geçişini izleriz. Sıradan bir insanın küçücük çevresinde, insanlık ağlatısının izlerini buluruz. Bizim gibi olmasa da, bizim gibi düşünmese de, karınca gibi bir yaşantı sürdüğünü duyumsuyor olsak da, kendi dünyasıyla başa çıkarken nasıl devleştiğini görürüz.

Ondan ayrı olmanın yakınlığını hissederiz, ‘öteki’ni anlamaya başlarız. Yabancıya bakarken kendimizi görür, yabancı sandığımızın bizim gibi biri olduğunu sezeriz. Kafamızda yarattığımız, ulusal, toplumsal, etnik, sınıfsal, hatta cinsel ayrımları bir kıyıya koyarsak, çırılçıplak insanı gördüğümüzün ayrımına varırız. Türk’le Ermeni’ye, Müslüman’la Yahudi’ye, çobanla profesöre bakarken, bu giysi, san, kimlik kalabalığının arkasında ‘insan’ı görürüz, görür gibi oluruz.

Bu da yeterlidir sezebilene, anlayabilene…

Hüseyin İçen
Hüseyin İçen son yazıları (Hepsini Gör)
3

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Çocukluk Çağımız Daha Güzeldi Sadi Geyik

Anı

Bir cevap yazın