Geldiğim İçin Pişmanım 2. Bölüm (Dizi Öykü)

“Evet” diyor kadın. “Derdini Sendika Başkanına anlatmış.  O da sağ olsun yardımcı oldu. Bizimki Allah için işyerinde sevilen biriydi. Ona borç olarak para verildi. Git bununla borçlarını öde, işlerini hallet. İşten çıkınca ne olacak? Bu yaştan sonra iş de bulamazsın, dediler de…”

“Neden, yani işyerinde neden seviliyordu?”

Şaşırıyor kadın. Önce alık alık bakıyor yüzüme. Daha önce düşünülmemiş konu olduğunu anlıyorum. Nice sonra konuşmaya başlıyor.

“Çalışkan, dürüst insandır, ayrıca saygılıdır da…”

“Bence siz bu adamı boşayın” diyorum aniden. “Yoksa yazık olacak…”

Büyük kızla göz göze geliyoruz.

“Babam kötü insan değildir, şimdiye kadar tokadını bile yemedik. Elin anneleri bile dayak yiyor”

“Ama babanız da başka türlü dövüyor sizi. Biraz önce beraberce ağlaşıyordunuz, neden?”

Oda yeniden sessizliğe bürünüyor. Boşanmaya karar verdim, derken esip gürleyen kadını bile düşünce sarıyor.

“Haklı dersin bacım, bu adamdan bize hayır yok.”

Derince iç geçiriyor. Yenilginin belirtileri yüz hatlarına yansıyor. Bu amansız yükün ağırlığını daha önce düşünmemiş olduğu konusundaki tahminimde, yanılmadığımı düşünüyorum.  Gerçekle yüzleşiyor olması, onu çaresizliğe nasıl sürüklediğini görebiliyorum. Boşanma kelimesinin anlamı; her istediğini elde eden şımarık bir çocuğun elinden kaçmış, yargının sandalyesine zorla oturtulmuştu sanki.

“Babam bizi bırakmaz ki anne” diyor küçük kız.

Kadın çıkar yol bulmuşçasına canlanıyor. Yüzü aydınlanıyor, gözlerinin bezgin feri akım verilmişçesine parlıyor.  Kızının kullandığı son cümle, battığı yerden yüzeye çıkmak için çırpınırken kendisine uzatılan can simidi sanki. Ani başkalaşımın kişi üzerindeki etkisine ilk defa bu kadar yakınım. Çöküntü içine girmiş olan yüreği bu cümleyle yeniden hayat buluyor. Gençleşerek çoğalıyor kadın. Beden dilini anlatabileceğim cümleler kabataslak değil de tam içeriğiyle buluşabilseydi keşke. Gurur, sevgi, merhamet hatta aşk…

“Hee” diyor aniden. “Ben seni boşayacağım, dedim. O, ‘ben seni bırakmam’ dediydi”

“Bu da eşinizin güzel yönü, çünkü hepimiz kendi yerimizi kendimiz yapıyoruz. Fakat siz bana aldırmayın, bu adamı yine de boşayın!”

Yaklaşım sıra dışıydı. Odanın içindekiler karşılarındaki bu şaşkın kadına yani bana ilgiyle bakıyordu. Kızlar gibi kadının da; kurtulmak için çırpınan, çırpındıkça bocalayan, bocaladıkça daha çok değişken anlamlara bürünen bakışları yüzümü inceliyordu.

Ne diyordu bu kadın? Kocasının çalışkan olduğunu söylemişti ya, dürüst demişti, üstelik saygılı demeyi de unutmamıştı. Kızları bile, babam iyi insan demişti işte, anneme bir kez bile tokat atmadı diyerek, onun mükemmele yakın insan olduğunu vurgulamak istemişlerdi…  Eee, bu kadına ne oluyordu da,  -Bu adamı boşamalısın- diye tutturmuştu? Yok, yok haklıydı tabi, kaç aydır kadının kirasını ödememişti, belli ki bu yüzden kocasına karşı öfkeliydi. Kendilerini bu yüzden cezalandırmak istiyordu. Hakkı vardı elbette, bu adamdan kurtulmadığı sürece daha pek çok borçlu kapısına dayanacak, kendilerini utandıracaktı. Kadın bunları biliyor tabi, en iyisi boşanmaktı… Fakat kendilerine ne olacaktı? Ne yapacaklardı? Üstelik hala iş bulamamıştı, kızları da düşkündü bu Allah’ın belası adama…

Düşünceler; körkütük sarhoş olan insan misali şimdiye kadar yuvarlanıp gitmişti belli ki. Öfkeli sözler anlamlarına tutunmadan uçuşup durmuştu dört duvar arasında. Adam duvardı, şimdiye kadar ne öfkenin ne de sessiz çığlıkların gölgesine bile sahiplenmemişti, hala da sahiplenmiyordu. Bunu görmemek için insanın yüreğinde başka atıyor olmalıydı bu adam. Benim acımasız tutumum onlar için sert bir kayaydı ve şu an çarptıkları noktada sendeliyorlardı. Canlarının yandığını fark etmiştim. Fakat hala farkına varamadıkları, yaşamın sıradanlığı içinde yitmeye yüz tutan en önemli duyguyla şu an yüzleşmek üzereydiler. Çoğu zaman tökezlemeden ayaklara değer biçilmez.  Bu evdeki değerin adı sevgiydi. Sevginin olduğu yerde yıkım olmazdı. Ve sevginin onaran, besleyen yanı gözden kaçmayacak kadar ortadaydı.

“En iyisi siz bu adamı boşayın!”

Bu hain kısacık cümlenin, çarpılarak can yakan bir kayanın görevini üstlendiğini biliyordum. Ne olduğunu bilmeden, nereye savrulduğunun farkında olmadan yuvarlanıp giden düşüncelerin, etrafa pervasızca saçılan sözcüklerin artık bir adresi vardı. SEVGİ… Etki tepki olayıyla farklı noktalarda duraklamış gibiydik. Bir taraf onu ötekileştirmeye, hiçleştirmeye çalışırken, diğer taraf sımsıkı tutunmaya çalışıyordu. Odanın içindeki görüntümüz, görselliğin yanıltıcı yanına güzel örnekti. Bu görüntü ne çok anlamlara gebeydi. Bir tarafı zavallı, korunası duruma getirirken diğer tarafı sadist, acımasız hatta gizli emelleri olan itici, hele bu kadınsa çok daha kolay pek çok kılıfla sarmalanabilirdi. Odada kimseden çıt çıkmıyordu. Sadece bakışıyorduk. Kadın nice sonra yeniden kendisini savunmaya başladı.

“Şimdiye kadar kimsenin parası kalmadı bizde! Paranızı vermeyeceğim demedim ki ben, tabi ki vereceğim. Sadece biraz daha idare edin bizi. Canımsın bak! Bir işe gireyim, ilk işim paranızı vermek olacak. Söz veriyorum!”

Kızlar başını sallayarak annesini onaylıyor, onları rahatlatacak sözler bekliyorlar benden. Ne söyleyeceğini bilemez haldeyim. Bu suskunluğun pek çok anlamı olduğunun bilincindeyim üstelik.

“Bu kadar da olmaz ki canım! Daha ne kadar bekleyebilirim? Ben biriken bütün parayı almaya geldim, ne yapıp edin o parayı bana bulun! Vs.”

Hiçbiri değildi. Ailemin itirazlarına rağmen biriken paradan vazgeçebilirdim. Kime iyilik olurdu, sorguluyorum. Evin erkeği kumarbaz adamı rahatlatmaktan öte gitmezdi. “Oynamaya devam edin kardeşim, belli mi olur belki gün gelir kazanırsınız” Adamın iç dünyası ne âlemdeydi, bilmiyordum. Savunulan iyi yönlerine bakılırsa kötü birisi değildi. Kaybettiklerini tekrar elde edebilme hırsına kapılmış olmalıydı. Olumlu düşünce onu kurtarmalı mıydı? Belki de kurtulmasına izin vermemeliydim. Bu kurtuluş onu sonrakiler için beklentiye sokabilirdi. Kim bilir, bu zemin yakın çevresi tarafından oluşturulmuş bile olabilirdi. Adam aldırmıyor görünüyordu. Bu görsellik yanıltıcı da olabilirdi. Duygularını yansıtmayı beceremeyen pek çok insanın sorgusuz sualsiz düştüğü durumun benzeriydi belki.

Para istemeye gelmemiştim. Durumlarını sık sık yaptığımız telefon konuşmalarından dolayı biliyordum. Dört yıllık kiracımdı. Ödeme durumları uygun olduğu her zaman akşamın hangi saati olursa olsun soluğu ATM de almış, ardından coşkuyla arayarak parayı yatırdığını söylemişti. Onun o an ki şevki her defasında içimi acıtmıştı. Bu yüzden ne fazla evi olsun insanın, ne de kiracı olsun, diyordum. Fazladan evim yoktu. Seçenekler bana uygun değildi fakat kiracı olmanın psikolojisini kendi mülküm bana öğretmişti.

Çok değil, bundan iki yıl önce emlakçının beklenmedik çağrısı üzerine alelacele uçak bileti ayarlamış, aynı gün düşmüştüm yollara. Uçaktan iner inmez Emlakçı Cumali Beye geldiğimi bildirirken onun yeni edindiği bilgileri bana aktarışı çıldırtmıştı beni.  Bütün bunlar şimdi mi söylenir diye sitem ederken aynı zamanda yanına gitmek için hızla yola koyulmuştum.

Renovasyon ne demekti canım?

Şimdiye kadar böylesini ne duymuş, ne de görmüştüm. İstanbul’dan Adana’ya, bunca uzun yolu boşuna mı gelmiştim? Saçmalık demiştim. “Evet, evet tamamen saçmalık” diye söylenirken, “Ey hanımefendi” diyen ses, benimle beraber yol alan doludizgin öfkemin ortasına bomba gibi düşmüştü. Tanımadığım kişiye yüzüme yüklediğim ifadeyle ne istediğini sormuştum. Sözsüz soru kabalıktı, biliyordum fakat bu adamla hiç uğraşamayacaktım. “Şey…” demişti adam, ”üzerime vazife değil tabii, telefonunuz sürekli çalıyor da…” Bakışlarım istem dışı çantama kaymış telefonun tuşlarına basarak sessize almıştım. Bakmamıştım! Emlakçı yine Renovasyon diyecekti. “Sakin olmalısın” diyen içimdeki sese bile öfkeliydim. “Bütün bu olanlar Emlakçı Cumali’nin suçu değil” diyordu bana. Aniden fikir değiştirişim, önünden geçtiğim parka yönelişim dün olmuş gibi aklımdaydı. Fıskiyesi olan mavi havuza en yakın oturağa oturarak gözlerimi yummuş, derin derin soluyarak sakinleşme çabasına girmiştim. Her yer o kadar güzeldi ki. Gül ağaçları kırmızı, pembe renkleriyle gülümsemişti bana. Yağan mayıs yağmuru doğayı yıkayarak kutsamıştı sanki. Güneş onları ışınlarıyla besliyordu. Güllerin gülümsemesi, otların mutluluğu, minik serçelerin coşkusu, fıskiyenin yağmur sesini andıran şarkısı derken öfkemden uzaklaşmayı başarmıştım. Mayıs ayı doğumluydum. Baharın çocuğu… Bahar diriliş demekti. Uyanıştı. Karanlıktan aydınlığa kol kola, iç içe birlikte geçişti. Kendimi mayıs ayının parçasıymış gibi hissetmem sakinleşmemi kolaylaştırmıştı. Gördüğüm her şey içimdeki karmaşaya rağmen ruhumu kucaklamıştı. Bu sıcacık duyguyu teyzemle kucaklaşmamız dan tanıyordum. Tabiat gibi kokardı ana yarısı. İçimden, beni durduran adama teşekkür etme isteği doğmuştu. Yoldan geçen adamın beni uyarması tesadüf müydü, kendime gelmem için bir vesile mi? Yoksa adama neydi, telefonum çalıyorsa çalıyor… Basar giderdi elbette. Kabalığımdan dolayı utanmıştım.

-Eviniz size ait görünmüyor.

Bir süre sonra emlakçıyla karşı karşıya oturmuş kahvelerimizi yudumlarken, işin aslını araştırmıştık. ”Kusura bakmayın, burada sadece bir günlük işiniz var derken; şu an içinde olduğumuz karışıklık bana da sürpriz oldu. Satmaya çalıştığınız ev size ait görünmüyor. Aslında tam çaprazındaki daire sizinmiş” Bakakalmıştım suratına. “Nasıl olur kardeşim? Bu daire altı yıldır bana ait” demiştim. Alıcının kredi çekmek için bankaya başvurusuyla ortaya çıkan durum onu da hayli şaşırtmıştı. Aklım almıyordu. Evi, tayini başka kente çıkan öğretmen bir aileden satın almıştım. Yeni binaydı. Onlar da kredi çekerek evi satın almışlardı. Elimdeki evraklar bunu doğruluyordu. Bunca yıldır sahiplendiğim ev, nasıl olur da başkasına ait görünürdü? Emlakçının rahatlamış hali de deli etmişti on an beni. Benim suçum değil, sizi erken çağırmış olmanın dışında hatasızım, dercesine arkasına yaslanmış, gözlerini dikmişti yüzüme. İçinde bulunduğum her şey, herkes komedi gibiydi. Çıkan son yasaya göre, daireler tapu üzerinden değil proje üzerinden satışı yapılıyormuş. Projede ise çaprazındaki daire benimmiş. Zaman harcamadan Belediyenin Proje bölümünde almıştım soluğu. Birkaç yetkiliyle bizim sitedeki projeyi açmış, bu dairelerle oynanmış, siz de görüyorsunuz işte!” demiştim. Projedeki dairelerin kapı numaraları silinmiş, üzerleri kalemle yenilenmişti.  “Neden yapıldığını bilmiyorum, fakat yapanların geçerli nedenleri vardır elbette” Sonra devam etmişti sözlerine, “Hanımefendi,  sadece siz değil bu kentin yüzde doksanı projeye göre başkasının evinde oturuyor. Yeni çıkacak olan yasayı bekliyoruz. Yakında yürürlüğe girer. İşte o zaman, proje üzerindeki bütün binalar yıkılıp yeniden yapılandırılacak” Sormuştum, ben ne yapabilirim, diye.  Ya çapraz dairede oturan kişilerle anlaşarak birbirinize tapu satışı yapmalı -maliyeti toplam üç milyonu (3 bin) bulurmuş- ya da yasanın çıkmasını beklemeliymişim. Bir başka seçenek ise evimi peşin alacak birine tapu üzerinden satış yapmakmış. Bu şartlarda olan evlere kredinin çıkması söz konusu olamazmış. Çok saçmaydı. Durup dururken projede yer alan dairelerin kapı numaraları ile neden oynanırdı? Sitenin içinde sekiz blok vardı ve hepsi on katlı binaydı. Adam ise yüzde doksanlardan söz etmişti. Kentin geneli söz konusu olunca…

SÜRECEK
3

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Pablo Serdar Hakyemezoğlu 7. Bölüm

Öykü

5 Yorumlar

  1. Fatmanur, sevgili arkadaşım, sağ olun.

    0
  2. Ayşe Hanım’cığım teşekkür ederim

    0
  3. Bugün daha da ilginclesti.Bekliyorum devamını.Kurgu ve anlatım harika.

    3
  4. Canım, teşekkür ederim, mutlu oldum

    0
  5. Fatmanur Caner

    Zevkle takipteyim Sevgili Yazarım. Kaleminiz çok üstün.!…

    3

Bir cevap yazın