Gülbahar Aysel Menteş

Sabah güneşi çiçekli perdelerin çiçeklerinden süzülerek odaya girdi.  Pencerenin önündeki tahta divanın üzerinde uyuyan kız çocuğunun saçlarından öptü geçti. Divanın hemen yanına serilmiş yer yatağında uyuyan kadının terli yüzüne gözlerine sıcacık buseler kondurdu. Kadın gözlerini kırpıştırarak gün ışığına karşılık verdi. Bu yaşadıkların bir düş olduğunun farkına vardı, düşten gerçeğe bir türlü geçemiyordu. Beyaz uzun bir elbise giymiş, uzun siyah saçlarını beyaz giysinin üstüne salmıştı. Köy meydanın bulunan dibek taşında buğday dövüyordu. Vurduğu her tokmak darbesi top patlamış gibi ses çıkarıyor yeryüzünü sallıyordu. Sesleri duyan köylüler ellerinde tokmaklarla dibek taşına doğru koşarak gelmeye başlamışlardı. Her birinin elinde bir tokmak homurtuya benzer sesler çıkartarak etrafını sardılar. Elindeki tokmağı yere fırlatıp oradan kaçmak istedi. Çevresini saran insan çemberini bir türlü yaramıyor kalabalığın içinden çıkamıyordu. O anda birden bir fırtına çıktı yerden aldığı gökte savurdu insanlar panik halinde oradan oraya kaçıştılar. Gökyüzü öyle bir gürledi ki yer gök yerinden oynadı. Şimşekler öyle bir şakladı ki yer gök ışığa kesti, her biri ceviz tanesi kadar dolu yağmaya başladı. İnsanlar kaçarak oradan uzaklaştılar. Beyaz elbisesi ıslanmış bedenine yapışmış, şiş karnı olduğu gibi ortaya çıkmıştı. Kimseler görmeden hemen oradan gitmek istiyordu da bir türlü yerinden kıpırdayamıyordu. Odanın içinde ki gün ışığı inatla kadının gözlerinden öpüyor, kadın inliyor kıvranıyor acı çekiyordu.

“Anne! Diye ağlayan küçük kız annesini sarsarak uyandırmaya çalışıyordu.

Gözlerini usulca araladı, başucunda ağlayan kızını yorganın altına çekip bağrına bastı. Ateşli bir hastalıktan kurtulmuş hasta kadar yorgun ve rahatlamış hissediyordu, Kızının saçlarını öptü kokladı, tüm gün böyle kızına sarılarak yatabilirdi. Ne var ki ahırda inek kümes de tavuklar acıkmıştı. Üstelik beline bıçak gibi bir ağrı saplanmıştı.  Kızının elinden tutup sokağa çıktı, kızına “Sen bugün teyzenlerde kal emi gızım” dedi.

Gülbahar  Aysel Menteş

Köyün öbür ucunda oturan kardeşinin evine doğru yürürlerken, dayısının karısı Cemile yengesiyle karşılaştılar. Cemile yengesinin çok emeği vardı üstünde. Çok ekmeğini yemiş iyiliğini görmüştü. Çapasını omzuna vurmuş yine tarlaya gidiyordu, çok severdi toprağa ekip biçmeyi, onu tarlada çalışırken görenler çalışmıyor sevişiyor sanırdı. Gök damarlı buruşuk ellerini küçük kızın saçlarında gezdirerek:

“Nereye gidiyonuz böyle ana gız” dedi

“Evde çok canı sıkıldı, bizim gıza gidiyoz azcık çocuklarla oynasın” dedi Gülbahar.

Yengesi Gülbaharı karnına doğru bakarak:

“Duyunca pek üzüldüm yanına da gelemedim, gusuruma bakma” dedi

Neyi duymuştu kimden nasıl duyabilirdi ki kendinden başka hiç kimsenin bilmediği şeyi…” diye düşünürken yengesi konuşmaya devam etti.

“Garnında dert vamış, gebe garı gibi şişmiş çıkmış diyoladı da inanmıyodum, vay benim gadersiz gızım.”

İnsanları kandırdığından dolayı vicdan azabı duydu içinde, şimdi şuracıkta yengesine anlatmak istedi her şeyi. Demek ki yalanı işe yaramıştı annesine ve kız kardeşini çok üstüne gelince böyle bir yalan uyduruvermiş o anda. Dilden dile dolanan bu yalana inanmışlardı. Demek ki ya da inanmış gözüküyorlardı sütçüye süt vermek ilçeye pazara gitmek dışında çok dışarı çıkmıyordu son zamanlarda. Her yalanın bir ömrü vardı, onun yalanın ömrü de tükenmek üzereydi.

Bir umuttu benim sevdam. Her gece toprağa verip ertesi sabah gömdüğüm yerden çıkarıp sarıldığım. Belki gelir diye beklediğim gelmedi. Ölümle yaşam arasında ki çizgide can çekişiyor şimdi sevdam…

“Anne hadi gidelim” elini çekiştiren kızının sesi duyunca döndü dalıp gittiği yerlerden. Cemile yengenin elinden kurtulup adımlarını sıklaştırdı, yolda gördüklerini görmezden gelerek kardeşinin evine vardılar.

Kızı elini bırakıp avluda oynayan çocukların içine karıştı. Kız kardeşi her zaman olduğu gibi ahırdaydı yine, kocası cambazdı hayvan alıp satardı, avlunun bir ucundan öbür ucuna kadar uzanan ahırda on beş yirmiden aşağı inek bulunmazdı. Ahırın kapısından içeriye doğru bakındı kardeşinin işi başından aşkındı, üstelik kocası da yanındaydı. Gülbaharın işine gelmişti bu durum, onu sorularıyla sıksın istemiyordu.

Gülbahar  Aysel Menteş

Avluda oynayan çocukların yanına vardı, kızını öptü kokladı: “Çocukların yanından ayrılma sakın yarın ben gelip seni alacağım” dedi.

Çocukların en büyüğü olan kız “ben ona bakarım teyze” dedi. Gülbahar buzağılı inek gibi ardı baka, baka ayrıldı kızının yanından. Üç oğlan kardeşi birde kendinden bir iki yaş büyük olan kız kardeşi vardı Gülbahar’ın. Babası Kara Halil küçük yaşta evlendirmişti iki kızını da. Ona göre kız evlat biran evvel baş göz edilmeli, evini yuvasını bilmeliydi. Yaşı yirmiyi geçmiş kız evde kalmış istenmeyen kız demekti.

Seçim yapıldığı günlerde ailesiyle oy kullanmaya gelen kızlara acıyarak bakar her yerde anlatırdı. Falancanın kızı da oy kullanmaya gelmiş diyerek alaya alır gülerdi. Kızlarını küçük yaş da zengin evlere gelin verdiği için kibirlenir, gururlanırdı. Allah için güzel kızları vardı adamın. Fatma’sı kara yağız incecik karakaşlı kara gözlü esmer tenli ağzı var dili yok ağır başlıydı, onu köyün en zengini Cambaz Ali’nin oğluna vermişti. Fatma’dan iki yaş küçük Gülbahar’ı köyün en güzeliydi, kara yağız, karakaşlı ceylan gözlü ince belli uzun boyluydu. Yalnız o Fatma gibi somurtkan eğri yüzlü değildi. Bir gülerdi, yüzü aya dönerdi, tatlı dilli sevecen, birazda inattı. Onu da köyün hatırı sayılır zenginlerinden Osman ağanın oğluna kahvede satıp gelmişti. Osman Ağa köyün hemen yanındaki tarlanın içine ev yaptırıyordu oğlu için. Gülbahar Fatma gibi değildi razı gelmemişti bu evliliğe gücü de yetmemişti, babasının kararını değiştirmeye. Anası Esma Kadın için kocasının kararı buyruk gibiydi sözünün üstüne başka bir söz koymazdı.

Telli duvaklı gelin ettiler onu da. Osman Ağa’nın yeni yaptırdığı evde yaşamaya başladı hiç tanımadığı kocasıyla. Gülbahar kocasını değil de onun ailesiyle evlenmişti sanki, tüm gün onların evinde olurlar, sadece yatmak için evlerine gelirlerdi. Bir yıla varmadan bir kız çocuğu doğurdu Gülbahar. Kızı bir yaşına bile basmamıştı ki arkadaşlarıyla içmeye gittiği subaşında vurdular kocasını. Daha yirmisine basmadan dul kaldı Gülbahar. Kocası ölünce hor görüldü, kaynanasının evinde, sofralarına sığmaz oldu. Evinde kuru ekmeği bile yokken ayrıldı yanlarından. Babası Kara Halil evine götürmek istiyordu kızını, köyün dışında o evde tek başına oturmasına razı değildi. Anası çok yalvardı eve dönmesi için ikna edemeyince tavır alıp küstüler kızlarına. Cemile yengesi çok ekmek aş taşımıştı ona kendi kümesinden üç beş tavuk bile tutup getirmişti. Bahçenin bir köşesine kümes yapmışlardı birlikte. Kümes dolusu tavukları hep onun sayesinde olmuştu. Gülbahar bileziklerinden birini verip, kız kardeşin kocasından buzağılı bir inek aldı. Sağdığı sütten peynir yoğurt yapıyor, ilçedeki pazara götürüp satıyordu. Kazandığı parayla ihtiyaçları görüp geliyordu.

Abileri kucağında çocukla genç yaşta tek başına pazara gitmesine karşıydı. Sözlerini dinlemediği için ona küsmüşlerdi. Yolda görseler tanımazdan gelirlerdi. Babası Kara Halil zaten evine gelmediğin için onunla konuşmuyordu. Anası babasından saklı ara sıra gelir el gibi çocuğu sever giderdi. Bir tek Fatma ile arası iyiydi, onunda hep işi vardı, ateş almaya gelir gibi gelir giderdi. Gülbahar aceleyle açtı kapısını içeriye girince tüm kapıları pencereleri perdeleri sımsıkı kapattı. Tek tüpün üstüne su koydu, su ısınırken, Sabah mayaladığı yoğurdun üstünü açtı, evini sildi süpürdü. Eski bir çarşafı yırtarak üç beş parçaya böldü, sandıktan kızından kalma birkaç bebek eşyası çıkardı, bunların hepsini bir çantaya koydu.

Sıcak suyu kovaya boşalttı, tam kovayı kaldırmak için yüklenince suyu geldi, içinden korkuyla karışık bir acı oturdu. Banyosunu yapıp çıktı, aynanın karşısında saçlarını tararken: “Saçlarının tellerinde sakla beni, geri geldiğim de tek, tek söküp alacağım tellerinden” demişti son gecelerinde. Hani ya gelmedin, beni böyle biçare tek başıma bırakıp gittin dedi aynadaki yüzüne bakarak.

Bahçesinin bitişiğindeki tarlanın içine ev yaptırıyordu Hacı Omar’ın oğlu. Evin duvarları örülmüş çatısı kapanmıştı. Bahçede tavuklarını yemlerken görmüştü onu, adamın da ona baktığını görünce utanıp hemen içeri kaçmıştı. O günden sonra perdenin arkasından izledi adamı hiç bizim buraların adamlarına benzemiyor diyordu içinden. Bahçede sebze sularken tavukları yemlerken sürekli görüyorlardı birbirlerini bir gün adam duvarın dibine doğru yaklaşıp “yumurta satıyor musun” diye sordu. Yüzünde çocukların muzipçe gülümsemesi vardı. Gülbahar eli ayağına dolaştı, ne diyeceğini bilemedi bir anda “satıyom” dedi utanarak. Bu kadar utandığı için kızdı kendine “kaç tane vereyim” dedi.

“Sonra alırım, şimdi pişirecek bir kabım falan yok” dedi adam.

Allah’ın günü bakkaldan aldığı ekmek, peynir, zeytin yiyordu dut ağacının altındaki çeşmenin başında. Akşam olunca geç saate kadar ışığı yanıyordu. Pencereleri naylon çakılmış odada. Ertesi günün sabahın da erkenden uyandı, perdeyi kıyısından adam uyanmıştı diye baktı, yaz günüydü hava sıcaktı, adam yarı çıplak çeşmenin başında elini yüzünü yıkıyordu, otuz, otuz beş yaşlarında uzun boylu geniş omuzlu, erkek güzeliydi. Siyah dalgalı gür saçlarını parmaklarını tarak gibi kullanarak geriye doğru taradı. Gülbahar adamı izlediği sanki birileri görmüş gibi utanarak perdenin ardından kaçtı. Koşarak çaydanlığı ocağa koydu, tavanın içine beş adet yumurta koyup pişirdi. Tepsinin üstüne peynir, zeytin, kaymak da koydu. Bahçe duvarının yanına vardığında adam bakkala doğru gitmek üzereydi. “Şey” dedi sesini duyurmak için. Adam ona doğru bakıp gülümsedi:

“Cebrail benim adım” dedi.

“Size hazırlamıştım” dedi Gülbahar.

Adam tepsiyi alırken bakışları çarpıştı, bu çarpışmadan çıkan ateşin yangını yüzlerinde allı morlu güller açtırdı. Gülbaharın gözlerinden yüreğine doğru ateş gibi yaktı gitti adamın bakışları. Bütün gün bu ateşle yandı kavruldu, o ateşin sahibi olan gözleri yeniden görmek için müthiş bir istek duyuyordu. Gün batımında esen rüzgârın serinliğinde elma ağaçlarının aralarında kızıyla birlikte bahçede dolaşıyorlardı.

Yan bahçede ki adam sabah ki tepsiyi vermek için duvara yaklaştı. Orda öylece durup onu görmelerini bekledi.

Gülbahar yanına doğru yaklaşınca:

“Adını bilmediğim için nasıl sesleneceğimi bilemedim” dedi tepsinin üstüne birkaç çikolata koymuştu.

“Gülbahar benim adım. Bunlara ne gerek vardı” dedi.

“Kız yesin” dedi kıza doğru bakarak.

O akşam evin içinde dolandı durdu Gülbahar, adamın yüzü sözleri bakışları gözünün önüne geldikçe yumuşak tatlı gülümsemeler gelip oturuyordu yüzüne. Mutluluk gibi bir şeydi bu, uçsuz bucaksız yeşilliklerde kanat çırpan bir kelebek kadar tutkuyla çarpıyordu kalbi. Birkaç kez perdenin kıyısından adamın kaldığı odaya baktı, odanın ışığı hala yanıyordu.

Kocası öldüğü günden beri her gece onunla birlikte yatağa giren kaygıları korkuları yalnızlığı o gece ortalar da yoktular.

Sonrasında gelen günler aralarındaki konuşmalar ilerledi, konuşacak o kadar çok şeyleri vardı ki birisi susmadan diğeri başlıyor. Bazen ikisi aynı anda söze başlıyordu.

Gülbahar ilk defa bir erkeğin önüne yüreğini çıkarıp koyuyordu ve ömründe ilk defa bir erkeğe ait hissediyordu kendini. Her şey bu kadar güzel giderken inşaat sahibi acele ediyor evin sıvasının boyasını bir an önce bitmesini istiyordu. Son gecelerinde, Gülbaharın ellerini avuçlarına alıp öptü kokladı

“Beni bekle işlerimi yoluna koyunca seni ve kızını almaya geleceğim.”

Saçların tellerinde sakla beni, geri döndüğümde tek, tek sökeceğim tellerinden hasreti, sen yeter ki bekle beni”

“Ömrümün sonuna kadar burada bekleyeceğim seni”

Cebrail gittikten iki ay kadar sonra anladı içinde bir can olduğunu. Her yeni güne gelir umuduyla uyandı günler günleri aylar ayları kovaladı, yaz bitti, sonbahar geçti, kara kış geldi, dayandı. Cebrail gelmedi. Umudu ölmek üzere olan bir ihtiyarın gözlerindeki cılız ışık kadar fersizleşti. Ha söndü ha sönecekti.

Gülbaharın sancıları iyice sıklaşmıştı, ne yaptı ne ettiyse olmamıştı. Tek başına bu işi başarmayacağını anlayınca Sabahtan hazırladığı torbayı eline alıp kıvranarak sokağa çıktı. Vakit gece yarısına yaklaşmakta idi, sokaklar boş hava açıktı, ay boylu boyunca karanlığın içine uzanmış yıldızlar etrafında raks ediyordu. Köydeki üç arabadan birinin sahibi Gök İbramın kapısına geldi. Güm, güm kapıya vurdu. Gök İbram ve karısı uykulu gözlerle açtılar kapıyı, Gülbahar iki büklüm olmuş inler gibi bir sesle:

“Ocağına düştüm İbram ağam beni hastaneye yetiştiriver” dedi.

Gök ibramın yarı kapalı gözleri çanak gibi açıldı, gök gözleriyle, Gülbahara pis bir şeye bakar gibi baktı. Doğum için ilçeye çok kadın götürmüştü, Gülbaharın doğurmak üzere olduğunu hemen anlamıştı.  Sarı yüzü öfkeyle dalgalanarak kızardı, bir şey söylemek ister gibi ağzını büzdüğü anda karısı Hatçe kadının sesiyle kendine geldi. Allah’tan bile korkmazdı, karısından korktuğu kadar.

“Ne duruyon hala goş giyin” dedi karısı, koşarak giyinip geldiler. Gülbaharın koluna girip arabaya bindirdi Hatce kadın. Yirmi dakika kadar sonra hastaneye geldiler. Hemen doğuma alınan Gülbahar sabaha karşı bir oğlan çocuğu doğurdu. Hatçe kadın kocasını köye gönderdi:

“Git anasınna babasını al da gel” dedi.

Gülbahar’ı bir odaya alıp bebeğini yanına verdiler. Odada onlardan başka bir hasta daha vardı. Başında bekleyen kısa boylu şişmanca, orta yaşlı bir kadın, yeni doğum yapmış kızının etrafında dört dönüyordu, yanlarına sürekli birileri gelip gidiyor, sevgi dolu gözlerle bebeğe bakıyor, anneyi kutluyorlardı.

Gülbahar bebeğin kucağından hiç bırakmıyor, sürekli onun yüzüne bakıyordu, upuzun, kara saçlı, karaca bir oğlandı.

Gök İbramın beyaz Toros’ u Kara Halil’in evinin önüne gelip durdu.

Gök İbram içeriye girdi olanı biteni anlattı. Esma kadın dizlerine vurarak bağırmaya başladı. Kara Halil oturduğu yerde karardı kaldı. Gök İbram evden gidince bir çocuk gönderip tüm çocuklarını evine çağırttı. Gülbaharın kızı da gelmişti teyzesinin yanın da, çoluk çocuk oğlan gelin hepsi bir odada toplaştılar. Gülbaharın çocuk doğurduğunu duyunca, hep bir ağızdan bağırıp çağırdılar, astılar, kestiler. Gülbaharın kızı bir köşeye oturmuş kucağındaki beni sallıyordu. Sesler çoğalınca var gücüyle “susun” diye bağırdı.

“Bebeğimi uyutuyorum görmüyor musunuz?” Çocuğun sesi yüreklerine dokunmuştu. Bir süre sessizce oturup birbirlerinin yüzüne bakıp ağlaştılar, kız bebeğini dizine yatırıp:

“Uyusun da büyüsün ninni, tıpış, tıpış yürüsün, ninni” diye ninni söylemeye başlayınca, katlıkları yerden bağırıp çağırmaya başladılar. Onlar burada ağlayıp bağırışken Gök İbram kahvede olanı biteni bir güzel anlatmıştı.

Ölen kardeşinin karısına yıllardır diş bileyen, oturduğu evi elinden almak için fırsat arayan kayınbiraderi Veli, bekârlığından beri Gülbahar da gözü olan kokulu Tahir hop oturup hop kalktılar! Köyün namusu kirlendi, zaten sağlam pabuç değildi. Her hafta ilçeye gidiyor, kim bilir orada ne haltlar karıştırıyordu! Diyerek kahvede ki diğer köylüleri gaza getiriyorlardı. Veli koşarak evine gitti tüfeğini aldı geldi. Kahvedeki üç beş delikanlıyı kokulu Tahir’i de yanına alıp köyün girişini tutmaya gittiler. Kahvede kalan üç beş ihtiyarsa çocuğun kimden olduğu hakkında fikir yürütüyorlardı, o sırada köyün imamı öğle ezanını okumaya başladı ezan bitince ihtiyarlarda biri dişsiz ağzını bez kese ağzı gibi büzüp yayarak gülmeye başladı.

“Lan ağalar çocuğun babası şu bizim imam olmasın!” dedi. Hep bir ağızdan gülüştükleri sırada Kara Halil’in ortanca oğlu kahveye girdi. Gök İbramın kulağına eğilip bir şeyler söyledi.  İkisi birden kahveden çıkıp gittiler. Gülbaharın anası kız kardeşi Fatma ve ortanca oğlan Gök İbramın arabasına bindiler köyün çıkışında bekleyenleri görünce:

“Gülbaharı bekliyorlar her halde köye katmayacaklar” dedi gök İbram. Kimseden çıt çıkmadı bu lafın üstüne. Hastaneye vardılar. Ortanca oğlan haber gönderdi Gülbahara:

“Çocuk kimdense söylesin, ona bu kötülüğü yapanı bulup namusumuzu temizleyelim” dedi.   Anası ve Fatma çekingen girdiler Gülbahar’ın yattığı odaya bebeğini emzirmeye çalışan Gülbahar’ın içine bir korku düştü onları görünce, bebeğini saklamak ister gibi battaniyeyi boğazına kadar çekti.

Anası Esme,  kızları gibi esmer güzeli uzun boylu bir kadındı yaşı atmışı geçmiş olmasına rağmen oldukça dinç görünüyordu. Kazık gibi gelip durdu yatağın yanına, sırtını odadakilere döndü, dövecek gibi baktı yüzüne, kolunu sertçe dürterek:

“Ağan haber gönderdi, çocuk kimdense söylesin, ona bu kötülüğü yapanı bulup namusumuzu temizleyelim diyor” dedi.

Gülbahar acıyla dürtülen kolunu tuttu anasının yüzüne kızgın, kızgın bakarak:

“Bana kimse kötülük etmedi” dedi.

“Kimse kötülük etmedi de bu kucağındaki piç nerden oldu” dedi sert bir sesle kız kardeşi.

Kardeşinden nefret etti o anda o hep böyle duygusuz ve düşüncesizdi zaten

“Piç değil, benim oğlum!” dedi sesi titreyerek.

“İnat etmede söyle, kim bu piçin babası,  el içine çıkacak yüzümüz galmadı, seni doğuracağıma taş doğuraydım taş. Gebersen bundan iyiydi, en azından arınla namusunla alnım açık gömerdim. Ya şimdi nerelere goyem ben seni.”

Köyün önünde elinde tüfekli adamlar bekliyor,  Vay ben nelere gidem, hangi taşlara vurem başımı, ebidip sümütme de söyle kimden bu çocuk.”

Gülbahar’ın kucağında bebek ağlıyor anasıyla kız kardeşi bağıra, bağıra konuşuyordu sesler odanın dışına taşmış bütün odalardan duyuluyordu. Uzun boylu topluca bir hemşire odaya girip, annesi ve kardeşini dışarıya çıkardı. Gülbahar ağlayan bebeğine memesini vermeye çalışırken odadaki şişman kadın bir bardak çayla birkaç büskevit getirdi. İki gündür bir şey yememişti çay kokusunu duyunca karnını açlığını farkına vardı.

“Şu çayı iç kızım, bir şeyler yersen sütün de gelir bak yavrucuk açlığından ağlayıp durur” dedi. Sevecen bir sesle.

Bebeğini kucağından bırakmadan tek eliyle yedi içti kendine gelenleri Gülbahar. Biraz sonra elinde bir demet kâğıtla hemşire girdi odaya, karşısındakilere eve çıkabilirsiniz dedi. Gülbaharın içi cız etti bunu duyunca. Korktuğu başına gelmişti,  Hemşire onların yanından ayrılıp, kendi yanına geldi. “Sende çıkabilirsin bugün” dedi. Gülbaharı kara, kara düşüncelere dalmışken anası tekrar girdi odaya. Biraz önce gidişinden daha sert ve öfkeli görünüyordu yüzü

Ayakucuna gelip durdu. “Senin yüzünden hüngür, hüngür ağlıyor ağan, aşa da, gardeş bulunmuş bi kere atsan atılmaz, satsan satılmaz dedi gani gönüllü oğlum benim, sana kıyamadı yine. Git söyle ona, çocuğu yurda verelim, karalar köyündeki babanın asker arkadaşı Bodur İsmail’e nikâhlayalım diyor. Seni bu halinle alır mı bilmem. Çoktan beridir babana söyler dururmuş. Dua edelim de seni bu durumunla kabul etsin, bizde bu işten tertemiz gurdulalım.”

Gülbahar iyice sinirlenmişti.

Kucağında tuttuğu bebeği  yatağa koydu, yataktan çıkıp anasına doğru yaklaştı kolundan tuttu, kapıyı göstererek “Çabuk çık burudan, ben çocuğumu kimseye vermem, ne kızımdan vazgeçerim nede evimden ayrılırım, çok istiyorsan git  kendin var Bodur İsmail’e. Küçücük yaşımda gönlüm olmadan verdiniz kocaya, kocam öldü. Bir gün sormadın aç mıyım tok muyum diye?”

Anası kıpkırmızı kesildi bu sözler karşısında ağlar gibi çenesini titretti, gözünde bir damla yaş yokken burnunu gözünü sildi eteğinin tersiyle, söyleyecek bir şey bulamayınca “tu” deyip kocaman tükürdü, kızının yüzüne. Ağlar gizi sesler çıkararak çıkıp gitti odadan. Onlar tartışırken karşı yataktakiler toplanmıştı çoktan. Doğum yapan kadının annesi şişman kadın:

“Gülbaharın yanına geldi, bir sandalye çekip yatağın yanına oturdu. Benim evim hastanenin hemen arkasında, bir ihtiyacın, istediğin bir şey varsa söyle hemen getiririm. Sakın ola çocuğunu kimseye verme. Seni çok sevdim, şu kızı evine yerleştirip yanına geleceğim. Gidecek yerin yoksa hemşire ile konuşup bir gece daha burada kalmanı sağlarım.”

“Gidecek bir evim, beni bekleyen bir kızım, ahırda ineğim, kümeste tavuklarım, bağım, bahçem var, emme bu halde nasıl giderim, bilmiyorum köyün girişini tutmuşlar, köye koymayacaklarmış beni.”

“Sen bekle burada sana üç beş parça bir şeyler ayırdım bebeğine giydir yiyeceklerden bırakıyorum ev yakın olunca ne varsa taşımışız.

Yarın ola hayrola” deyip ayrıldı yanından.

Onlar gittikten sonra, pencereye yaklaşıp bahçeye baktı, ortalık da Anası ve kardeşleri görünmüyordu. Kadının bıraktığı yiyeceklerden yedi,  onların bıraktığı yeni giysilerden giydirdi, öpe koklaya emzirdi bebeğini. Kızım bir şey yedimi acaba, diye burnun direği sızladı. Bebeğin yanına uzanıp bir süre uyudu. Uyandığında hava kararmış, hastanenin ışıkları yanmıştı.

Anası bir daha gelmemişti onu burada tek başına bırakmış gitmişlerdi demek ki.

Şimdi ne yapacağım evime nasıl döneceğim diye düşünürken.

Yattığı odanın kapısı açıldı, gamzeleri etli ak yüzüne gömülmüş, sürekli gülümseyen şişman kadın:

“Sana güzel haberleri var” diyerek içeriye girdi. Bir o yana bir bu yana sallanarak yanına geldi.

“Sana çorbayla sütlaç getirdim, bizimkiler kız gelecek diye bir sürü yemek pişirmişler.”

Gülbahar utanarak başını yere eğdi:

“Sağ olasın hakkını nasıl öderim,” dedi.

“Ne hakkım var ki kızım, Sende sağ ol!

Hayriye benim adım, çarşıda belediye binasının hemen yanında kuyumcu dükkânımız var.  Kime sorsan evimizi gösterir. Bir sıkıntın olduğunda gel beni bul.”

“Hayriye aba” dedi sıkılgan bir sesle,

“Benim bebeğim piç değil. Onun bir babası var, söz vermişti gelecekti, gelmedi. Ama ben ona güveniyorum bir gün çıkıp gelecek. Kimse bilmiyor, kimseye söylemedim, senden başka, Gelse de gelmese de onun bir babası var. Kocamdan sonra bir tek onu gördüm, ömrümde ilk defa bir tek onu sevdim.”

“Ben anladım kızım onu,  sen gönlünü ferah tut, senin bebeği kucağına bastırışını gördüğüm anda anladım ben onu. Sen bunları düşünme şimdi, bak sana ne anlatacağım. Hastaneden çıkınca, ben eve bile girmedim, evde kıza bakacak çok nasılsa, siz buna bakın benim bir kızım daha var, yalnız başına kaldı orada dedim çıktım yola doğru kaymakamlığa, bizzat kendisiyle görüşeceğim dedim direttim. Çıktım makamına ne oldubitti bir güzel anlattım. Siz devletsiniz eliniz kolunuz uzun bir çocuğu anasız bırakmayım dedim. Yarın sabah ben kendi elimle evine götürüp bırakacağım seni.”

Ertesi iki polis Gülbahar ve Hayriye kadın bir polis arabasına binip Gülbaharın köyüne doğru yola çıktılar. Köye giren polis arabasını görenlerin hepsini bir merak sardı. Kadınlar evin içine girince Polisler köyün girişinde bekleyenlerin yanlarına vardılar, Gülbahar’ın başına bir şey gelirse ilk önce sizleri içeriye alırız yürüyün kahveye deyip yanlarına alıp köyün içinde ağırdan gezinerek kahveye vardılar. Kahvedekilere, “sizlere kaymakamın selamı var! Gülbahar ve çocukları bundan sonra kaymakamın korumasındadır” deyip açıklama yaptılar. Çaylarını içerken kahvedekilere Gülbaharın kızının kaldığı Fatma’nın evinin öğrendiler. Küçük kızı teyzesinden alıp annesinin evine getirdiler.

Gülbahar kızı ağlayarak koştu geldi anasına.

Ayrılık vakti gelince Hayriye abla:

“Şunu sakın unutma kızım ana devlet gibidir. Anasız çocuk devletsiz millet gibidir. Sen onların annesi, bende senin bir annenim bundan sonra gözüm hep üstünde olacak sakın ha korkma hep böyle cesur ol.”

Gökten üç elma düşmedi başlarına. Elmanın düşmesini beklemek yerine elmayı kendi ellerliyle dalından koparmayı öğrendiler üçü birlikte.

 

Aysel Menteş
Aysel Menteş son yazıları (Hepsini Gör)
1

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Kadına Yönelik Bit(iril)meyen Şiddet... Müge Kantar Davran

Kadına Şiddet Sevil Ağtaş

Anı

Bir yorum var

  1. Fevzi Keyik

    Kadın olmanın zorluğunu bir kadın dokunuşu hafifletmiş. Söz hakkı ekonomik özgürlüğü olmayan kadına yaşatılıyor benzerleri.Kadın eşit sayılmadıkça çözümsüz kalır böylesi olaylar.
    Çok teşekkürler.

    1

Bir cevap yazın