Haydi, Meşale Yakmaya Şehriban Tuğrul (Gökçe Çiçek) 2. Bölüm

24.EKİM.1994

Muğla Akyaka’da, eş ve dostlara veda edip, atamam yapılan köye geldik. Eskişehir’den getirilen eşyaları eve yerleştirince sade, şirin bir evimiz oldu. Evi temizleyen, yerleşmemize yardım eden anası ve kızıyla iyi anlaştık. Bize bazlama, börek getirmişlerdi, çayla kahkahalı sohbet eşliğinde yedik. Ara sıra ev temizliğine de geleceklerdi bu da beni rahatlattı. Şu insanoğlu kuş misali, diye düşündüm. Dün oradayken şimdi buradaydık. Buraya gelmek için akşam yola çıkmış, hiç uyumamıştık. Eskişehir’den eşyaları al, buraya getir ve yerleştir derken canımız çıkmıştı, onlar gidince hemen yattık. 

Sabah kalkar kalkmaz kapıya çıkıp temiz havayı ciğerlerime çektim. Karşımdaki sivri dağı yani Arayit’i selamladım, onu kucakladım. Hiç hayat belirtisi göremedim, selamıma karşılık alamadım, üzüldüm. Sonra da çok uzak olmasından dolayı beni görememiştir diye avundum. Kapımım önündeki boş alan bana öyle mutluluk verdi ki… Futbol sahası kadar boşluğu dolandım ve içeriye girip kahvaltımızı yaptık. Öğleden sonra muhtar ve eşi Gülseren bohçasında bazlaması, sitilinde yoğurdu ve saman arası yumurta dolu sepetiyle geldi. Evi çok beğendiler, bende onların kahkahalı sohbetlerini çok sevdim. Köyü ve köylüyü de onların anlatımlarından, seveceğimden emindim. İçinde yetiştiğim köyümün aynısıydı. İnsanları sevecen, sade, kazanç kapıları çiftçilik, ağa-bey düzeni yok. Bozkırın ortasında bir Anadolu köyü…

                                                1994/1995 Eğitim ve Öğretim Yılı

Ben eşyalarımı getirmeye gittiğimde öğretmen iki kız kardeş rapor almışlar tek olduğumdan okul yetkili müdürü olmuştum. Şehir okullarından sonra bu köy okulunda başarılı olacak mıyım? Düşüncesi kafamı devamlı ağrıtıyor.  Kasım başı olduğu halde okul sayılı gün açılmış doğru dürüst ders yapılmamıştı. Bu arada Bulgaristan göçmenlerinden karı koca iki öğretmen atandı ve benden büyüklerdi. Elli beş yaşında olan erkek öğretmen Türkçe bile bilmiyor, bön bön insanların gözüne bakıyordu. Durumu ilçe milli eğitime bildirdiğimde “Emir yukardan, onların ellerinde diplomaları bile yok. Erkek öğretmene birinci sınıfı, hanım öğretmene ikinci ve üçüncü sınıfı verin. Sizde dört ve beşinci sınıfı alın” dedi. Milli olan Milli Eğitim ve öğretim işine, Türkçe bilmeyen kişilerin getirilmesine çok kızdım. Eğitim getirildiği bu hallere o kadar çok üzüldüm ki uykularım kaçtı.

Bu moral bozukluğu içindeyken velileri topladım; çocuklarını eğitim ve öğretime hazırlamalarını, devamlarını sağlamalarını, tertemiz göndermelerini ve biz öğretmenlere destek vermelerini istedim. Dışarda toplanan çocuklara bit kontrolü yaptım, hemen hepsinde vardı. Eşimi hemen ilçeye yolladım, eczane ve sağlık ocağında ne kadar bit ilacı varsa almasını istedim. Ertesi gün tüm çocukları ve annelerini okul bahçesinde topladım. Ateş yakıp kazanda su kaynattık ve annelere sorarak kızlarının saçlarını kestim,  erkeklerin saçını sıfıra vurdurdum. Bit şampuanlarıyla ile kız erkek hepsinin saçlarını yıkadık. Ailelere de ilacın geri kalanını vererek evdekilerin saçlarını yıkamasını istedim. Okul hizmetlisinden tuvaletlerin temizliği için alınan çamaşır sularını dikkatli kullanmasını istedim. Kısa zamanda sınıflar, öğrenciler ve tuvaletler pırıl pırıl oldu. Bu arada ben de bitlendim, neyse kısa zamanda kurtuldum!

İlk ders günümde öğrencilerim, tertemiz ve zekâ fışkıran bakışlarıyla karşımdaydı. Öğretmen yokluğundan 4. ve 5.  Sınıfı bir arada okutacaktım. Öğrenci mevcudu: On ikisi dördüncü sınıfta,  yirmisi beşinci sınıfta olmak üzere otuz iki kişiydi. Beni sevindiren kızların sayısının da erkekler kadar olduğuydu. Kısa zamanda yaptığım yıllık ve ünite planı hakkında onlara bilgi verdim. Öğrencilerin bilgi seviyesini ölçtüm, en azından okuma yazmayı bir kişi hariç hepsi biliyordu. Öğrencilerin özgüveni fazla, sosyal yönleri kuvvetli, çok akıllı çocuklardı. Bu bana yeterdi, onlara her şeyi öğretebilirdim, öğrenmeye çok hevesleri vardı. İlk hafta temizlik üzerinde çok durdum, gerekli olan temel bilgileri tekrar hatırladık. Kısa zamanda birbirimize ısındık, velilerinde kaynaşmamıza katkıları çok oldu.

Bir yandan karı koca öğretmenlere planlar hakkında bilgi veriyor, planları yapmalarına yardım ediyordum. Türkçe yazma ve konuşmaları çok yetersizdi. Ben onları uyarınca teşekkür edeceklerine benle zıtlaşıyorlardı. Ne öğretmenisiniz? Değdiğimde bütün dersleri sayıyorlardı. Ders matematik, konu kare ve dikdörtgen diye yazıyor ve bunlar nedir ki, diye safça kocası sorunca karısı onu gizlice çimdikliyordu. Kocası bir şey anlamadığı için onun planını, birilerinden aldığı planlara bakarak karısı yapıyordu. Benimde bunları görünce saçlarımı yolasım geliyordu… Kocası eşime bilmediği bir konu olursa soruyor, hanım ise her şeyi bilirmiş gibi kurnazlık yapıyordu.

On Kasım gününe, “Atatürk’ü anma” programında, öğrencilerle bekliyoruz, gelmiyorlar. Çağırınca teşrif ettiler! “Çocuklara şiir verdik ya! Karda yağıyor, onun için gelmedik” dediler. Töreni, kar yağışı dolayısıyla içerde yaptık. Tören boyunca  “Törendeki konuşmaları ve şiirleri iyi dinlemelerini, ulu önderimiz Atatürk’ü iyice öğrenmelerini, oradan buraya geldilerse O’nun sayesinde olduğunu, millî bayramların bizim için öneminin büyük olduğunu” söyleyince zorlarına gitti. Atatürk’ün hayatını, bu vatanı kurtarmak ve ileri medeniyetler seviyesine getirmek için yaptığı devrimleri kitaplardan araştırıp öğrenmelerini istedim. Hem de stajyerliğiniz kaldırılırken gerekli olur, dedim.

Kız kardeşler ilişiklerini kesip, lojmanı boşaltıp gittiler. Biz lojmanın birine taşındık, onlarda diğerine taşındılar. O evi çok sevmiştim ama çabuk ayrıldık. Tepeden kendimizi salıyor, Roma tarihi kalıntıları bulunan mezarlık içinden geçiyor ve kendimi okul önünde buluyordum. Eşim müdür odamda, ilçe milli müdürünün izniyle benim idari dosyalarımı düzenliyordu. Sonra da kahveye gidiyor, orada sohbet ediyor velilerle bağını kuvvetlendiriyordu.  Havalar iyice soğudu, artık ara ara kar yağıyor, yeri kaplıyor ve çocuklarla kartopu oynuyoruz. Bazen hanımlarla oynuyoruz. Oyundan sonra evimdeki sobanın üzerindeki çaydan ikram ediyorum. Lojmana yerleşince, gelip gidenimizde çoğalınca içimde ki insan sevgisi coştu. Köyde ki yaşam, bana güzel gelmeye başladı.

Bende bu arada köyü ve köylüyü tanımaya başladım. Onlardan edindiğim bilgilere göre: Köy çok büyük, nüfusu ise sekiz yüz kadar ve çoğunluğu genç…  Gençler, askere gidene kadar ailelerine yardım ediyor, askerlikten sonra Eskişehir’e gidip fabrikalarda çalışıyorlarmış. Göç etmiş insanlar yazın köye gelince nüfus kalabalıklaşıyormuş. Kız alıp verme kendi aralarında, çevre köyler ile evlenme çok azmış. Hayvancılıktan çok tarım burada çok gelişmiş. Yerleşim yerleri köyden hariç, yazın göç ettikleri bir de yaylaları var. Tarlalarında buğday, yonca, mercimek, nohut, fasulye, ay çiçeği yetiştiriyorlar.  Köye biraz uzak, Bedil deresi boyunca üzüm bağları ve bostan bahçeleri var. Yaz gelince buralar çok şenlikli olur diyorlar. Soğuklar gelmeden bağlara doğru yürüyüşler yaptık. Derenin yanında küçük gölcük şeklinde sıcak su birikintisi vardı. Burada çocukları ve çamaşırları yıkarlarmış. Gençlerin, yaz gecelerinde eğlenme yeriymiş. Gerçekten burası çölde vaha sanki… Köyde evlerin önünde bir ağaç yok, orası ise bambaşka bir dünya…

Sınıf seviyesini eşitlemek için bazı öğrencilerle özel ilgilenmem gerekiyordu. Bu arada okumayı bilmeyen ve az bilen birkaç öğrencilerimizle ilgilenmeye başladım. Diğer öğrencilere; onlara yaptıracağım çalışmalarla dalga geçmemelerini ve onlara gülmemelerini tembih ettim. Birinci sınıf hikâye kitaplarını tahta da okutarak ve yazarak başladık. On beş gün gibi kısa sürede hep birlikte onları okutmayı başardık. Arka sıralarda daima yüzü yerde oturan; ben gözüne bakınca nerdeyse masanın altına girecek olan, sınıfları çift dikiş geçen, teneffüslerde bile yerinden kalkmayan iri yarı, esmer çocuk, okumayı öğrenince bir ay içinde bambaşka çocuk olmuştu.  Kendisinden küçük iki kız kardeşleriyle beşinci sınıftaydı. Sınıfta yerinde oturamıyor, arkadaşlarıyla oyun oynuyor, yüksek sesle bağırıyor, gülüyordu. Arkadaşları “Öğretmenim! Osman çok yaramaz oldu, o tutuk ağzını bir açtı şimdi kapatamıyoruz” diye şaka yapıyorlardı.

Yedi kız kardeşin tek ağabeyleri babasının en sevgili evladıydı Osman. Baba yıllardır gözüne baktığı tek oğlunun okuyamamasına çok üzülüyor ve utanıyormuş. Okumayı öğrendiğini duyunca okula gelmiş, bana binlerce teşekkür ediyordu. Okumayı öğrenirse kurban keseceğine söz vermiş önceden, “Bahara keseceğim hocam, hepinizi davet edeceğim” dedi, gülümsedim. Ben Osman’a, inandığımı, güvendiğimi, sevgimin ve ilgilimin samimi olduğunu hissettirdim. Arkadaşlarının da aynı duyguları taşıdığına inandı ve onların yardımına güvendi ve başardı. Beş yıl boyunca sırasında boş oturmamış, aslında okuma ve yazmayı öğrenmişti.  Öğretmen devamsızlıkları ve iki sınıfın bir arada olması, sıkılganlığının aşırılığı onu yok etmiş.  Arkadaşlarının arasına karışmayınca zamanla onlarda onu unutmuşlar.  Unutulmuş olmak, kendine güvenini sarsmış, kendini içine saklamıştı. Osman’ı saklandığı yerde hep birlikte, bulup meydana çıkardık.

Bir kız öğrencim, derste beni can kulağıyla dinliyor ama olmadık yerlerde gülüyordu. Konuşurken kekeliyor ya da kelimeleri yarım söylüyordu. Kendisinden küçük kız kardeşiyle aynı sınıftaydı. Kız kardeşi çok uyumlu o ise uyumsuz ve mutsuzdu. Ailesinden onu Eskişehir devlet hastanesine götürmesini istedim. Sonuç olarak iki kulağında büyük derecede işitme kaybı vardı. Kaymakamlığa müracaat edip sosyal dayanışmadan alınan yardımla kulaklık aldılar. Kızımız net duymaya başladı, konuşması ve okuması düzeldi. Ama Erdinç’in düzeleceği yoktu, zekâ yaşı düşüktü (doktor raporuyla) boyca ve yaşça çocuklardan da büyüktü. Uzun boyu ve gülmekten kapanmayan ağzıyla kendini Kemal Sunal sanıyordu. Biz de, yaptığı yersiz şakalarına ve olmadık çıkışlarına onu üzmemek için gülüyorduk. Öğrencilerimin tatlı yaramazlıkları beni hiç rahatsız etmiyordu. Nerede duracaklarını çok iyi biliyorlardı. Zamanla birbirimizi tanıdık ve sevdik. Velilerle de aramız iyiydi, onlara ve çocuklarına yararımız dokundukça bize güvenmeye başladılar.

DEVAM EDECEK

Gökçe Çiçek
7

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Datça Demokrasi Evi Açıldı Haber: Esmeri Alev Ekebaş

Haber

Bir cevap yazın