Haydi, Meşale Yakmaya  Şehriban Tuğrul (Gökçe Çiçek)  1. Bölüm

Haydi! Meşale Yakmaya Şehriban Tuğrul (Gökçe Çiçek) 3. Bölüm

Okulda Sorunlar

Öğretmen arkadaşlarla bir türlü yıldızımız barışmadı. Onlardan, günlü k plan istemem büyük sorundu. Daha önce öğrettiğim halde hata yapınca düzeltmelerini istemem onlar için büyük işkenceydi. Yüce devletim! Onları benim eğitimimle bir tuttuğuna göre Türkiye’nin eğitim ve öğretim hizmetinde de benimle eşit olmaları gerekirdi. Benim eğitim konusunda titiz olmam Türkiye’min eğitim bütünlüğünü bozdurmamak içindi.  Ne denirdi Hasanoğlan Atatürk İlköğretmen Okulu’mda “Görevde merhamet, vatana ihanettir!” . Onlar madem Türk vatandaşı olmuş ve öğretmenliğe talipse hatasız, Türkçe konuşmak, yazmak ve zorundaydı. Üstelik Bulgarca bildikleri için yabancı dil tazminatı alıyorlardı. Hükümet atamadan önce, onları eğitip göndermeleri gerekirdi. Kurdukları göçmen derneği vasıtasıyla direk hem de diplomasız atanmışlardı.              

 Dedeleri bu vatanın bağımsızlığı için can vermiş; üç bin genç öğretmenim ve üç bin sağlıkçım göreve başlatılmamıştı, öncelik onlara verildiği için.  Eğitim ve öğretimin verimli olması için,  hafta sonları ilçede yetiştirici kurslar verilmeliydi. Bu düşüncelerimi ilçeyle paylaşıyorum tık ses yok. Benim kızgınlığım hükümete ve bu kişilerin gayret göstermeyip uzatılan eli tutmamalarına…   Yan köylerde görev alan arkadaşları, kısa zamanda uyum sağladılar. İlçeye gittiğimizde, Bulgaristan’dan gelen öğretmenleri görünce adeta saklanıyor, onlara selam bile vermiyorlardı.

Eşimin asker emeklisi olması, eğitimi sevmesi, etkili ve esprili konuşması ve halkla tatlı sert ilişki kurması benim en büyük desteğim oldu. İnsanlar, onu seviyor, sayıyor hem de çekiniyordu.  Veliler, sık sık okula geliyor, odun kırıyor, kömür taşıyor, okul bahçesinin karını temizliyordu. Çocuklarının yüksekokullarda okumalarını, iş sahibi olmalarını istiyorlardı.  “Şehirde ki çocuklar; ortaokul, lise, üniversiteyi mecburi eğitim gibi okuyorlar! Neden sizin çocuklar da onlar gibi olmasın?” deyince, ellerinden gelen her desteği vermeye hazır olduklarını söylüyorlardı. Eşimle, eğitimlerinin sürekliliğini sağlamak için neler yapabiliriz diye çareler arıyorduk. Yatılı okul sınavlarına girdirsek, ilkokullardan sonra yatılı okumak kaldırılmış, aslında fakir ya da köy çocuklarının okuması engellenmişti maalesef. Sonunda “Anadolu liseleri” sınavına girdirmeye karar verdik. Masrafı çok olan okullardı ve de sınavı çok zordu. Birleşik sınıf olan, seviyesi düşük bu son sınıftaki öğrencileri kazandırmak zor olacaktı. Yeni emekleyen çocuklardan koşmalarını isteyecektik. “Yaparım” dedim eşime, şehirlerde özel dershaneye karşı idim, öğretmenin sınıfta öğretmesini isterdim. Öyleyse ben sınıfta ve gerekirse dersten sonra hazırlayacaktım çocukları sınava.

Ortaokul geçen yıl açılmış ama orada da üç öğretmen vardı ve öğrencileri azdı. Onlardan matematik dersi için öğrencilere yardım etmesini isteyebilirdik. Bu köy çocukları zeki, yeniliğe açık ve ailelerde onları okutmak için can atıyordu. Yüksekokul okuyan olmamış, bir genç astsubay olmuş ama göreve başlayalı üç ay olmadan şehit olmuş! Evet! Biz bu köyde aydınlanma hareketi başlatmalıydık. Bu heyecanla ders bitiminde köylü birinin taksisine atlayıp ilçeye gittik. Fikrimizi açıklayıp sınav başvurusu için gerekli şartları ve evrakları istedik. Müdür ne dese beğenirsiniz: “Hocam, onlarla uğraşıp yorulmayın, onlar eşşek, Bedil deresini geçince öğrendiklerini unuturlar. Değmez! ”  Demesin mi? Ben şoke olmuş durumda: “Eğitimci biri olarak ne diyorsunuz siz?” dedim. Eşim gözü dönmüş bir şekilde: “Müdür Bey! Biz rozet milliyetçisi değil, Atatürk milliyetçisiyiz sakın evrakları okula göndermeyi unutmayın!” dedi. O daha önceden eşimin sinirini, kısa zamanda askeriyede ve de ilçedeki memurlarla samimiyetini, gözünü budaktan esirgemeyen biri olduğunu öğrendiğinden olacak ki sesini çıkaramadı. Dışarı çıkınca: “Ne yaptın sen! Oturan boğayı koltuğa gömdün, siyaseten bu makama geldiğini yüzüne vurdun!” dedim gülerek. Diplomalı cahillere ve vatan sevgisi olmayanlara kızmaya değmezdi. Çarşıda karşılaştığımız tanıdıklarla ayaküstü sohbet ettik. Salaş lokantaya gidip leziz dönerden yedik sonra da tuttuğumuz taksiyle köyümüze döndük.

Müdürle aramızda geçen bu olay bizi kırbaçladı, önümüzde ki engelleri yıkıp geçecektik. Ortaokul öğretmenlerinden yardım istesek, taşıma suyla değirmen dönmez misali pek verimli olmayacaktı. Eşim: “Ben modern matematiği öğreneceğim ve kursu dersten sonra ben vereceğim.” dedi.  Ortaokul müdürü velilerden imza toplamamızı ve ilçeden izin almamızı önerdi. Kısa zamanda denileni yaptık, ben matematikten konu işleyecek eşimde ders bitiminde o konular üzerinde alıştırmalar yapacaktı. Fen bilgisi ve biyoloji öğretmeni olsam da Türkçe, Sosyal ve diğer dersleri başarırdım ama matematik beni zorlardı. Bu iş bölümü çok yerinde olmuştu. Böylece sözel derslere daha çok ağırlık verecektim. İlçe karakolunda görevli ast subay ve uzman çavuş gençler, eşlerini alıp “hoş geldiniz” ziyaretine geldiler. Bizde iade-i ziyaretimizde öğrencilerimizi Anadolu liseleri sınava hazırlayacağımızı anlattık.  Heyecanımızı görünce gazetelerden hazırlık soruları,  ilgili kitaplar getirdiler.  Çeşitli yayınevlerinin çıkardığı “Sınava hazırlık ”kitapları aldık.

Haydi! Meşale Yakmaya  Şehriban Tuğrul (Gökçe Çiçek) 3. Bölüm

Hazırlıklarımızı tamamlayınca öğrencilerime “Size sınav müjdesi veriyorum. Bu sınav, Anadolu Liselerine giriş sınavı ve zor bir sınavdır. Sizler, bu okullara sadece şehirli çocukların girdiğini sanırsınız. Sizin de onlardan bir farkınız var mı? Onların, özel dershane, okul kursu ve öğretmenden özel ders alma gibi olanakları var ama dünya kadar para vererek bu olanaklardan yararlanırlar. Biz sizden para pul değil sadece öğrettiğimiz bilgileri öğrenmenizi ve çalışmanızı istiyoruz. Gözlerinizi kapatın, anlattıklarımı yaşamış gibi dinleyin! Kazanırsanız yabancı dille ortaokul ve lise olmak üzere yedi yıl eğitim göreceksiniz.  Anadolu Lisesini bitirince en zoru başardığınız için kesinlikle üniversiteye gitmelisiniz. Gidemeyenler de yabancı dil bildiği için turizmle ilgili her yerde iş bulabilir. İşe girdiğinizde, kendinizin olduğu gibi köyünüzün de kaderini değiştirirsiniz.” Dedim.  Öyle coşkulu anlatmışım ki öğrencilere: “Gözünüzü açın!” dediğimde rüyadan uyanır gibi heyecanla: “Öğretmenim! Hepimiz sınavı kazandık, Anadolu Lisesini, üniversiteyi okuduk ve aydın ve de iş sahibi birer insan olarak köyümüze döndük. Yaşam seviyemiz yükseldi, köyümüzün kaderi değişti!” dediler. O halde hazır mısınız? Sorusunu hep bir ağızdan, “Evet!” diye yanıtlamaları gözlerimi yaşarttı. Sınava kadar ders günü boyunca ben, ders bitiminde eşimin matematik kursu vereceğini söyledim. Bu yorucu yolda kimlerin yürüyeceğini sorunca hepsi de “Ben, Ben!” diye hepsi birden el kaldırdı. Herkesin kursa katılacağını ve başarılı olanlara, sınava girme hakkı verileceğini söyledim.

Sınıf içi sorunlar çözüldükçe, aralık ayının sonunda Anadolu liseleri sınavına hazırlanmaya ciddi olarak başladık. Birleşik sınıf olduğumuz için ortak olan konuları dört ve beşinci sınıfla işliyor, diğer saatte dörtlerle ders yaparken, beşinci sınıf verdiğim ödevi yapıyorlar. Her dersin sonunda konularla ilgili testlerimizi çözüyoruz. Eşim, derslerin bitiminde iki sınıfıma da matematik kursu veriyor. Ben ara sıra derslerime, bayan velilerden dinleyici olarak aldığım için kursa meraklı velilerden de katılanlar oluyor. Ders ve kurs çıkışlarında veliler mutluluktan uçuyorlar. Kurs sonunda velilerin: “Ya hocanım! Eşiniz harika bir insan hem güldürüyor hem de öğretiyor” demeleri hoşuma gidiyor.

Akşam yemeğini yiyen eşim, uçarcasına kahveye koşuyor. Buraya uyum sağlaması ve köylüler tarafından sevilmesi beni memnun ediyor.  Kibirli, sinirli adam gitti yerine mütevazı, güler yüzlü ve huzurlu adam geldi. O gidince bende; günlük planımı yapıyor, tv izliyor, kitap okuyorum. Bu köy ikimize de iyi geldi, köyün bütün insanları sevgiyle yüreğimizde yer ettiler.  Onlar bize biz onlara moral ve destek oluyoruz. Bu arada kilo almaya, kıyafetlerimiz şıklıktan çıkmaya başladı. Topuklu ayakkabı giymeye veda ettim, haliyle makyaja da…

Genellikle hafta sonu sevdiğim ve evime yakın olan hanımlardan; Cennet, Semiha, İnci, Hanım Abla ve muhtarın karısı Gülseren’e gidiyorum, bazen genç kızlar toplanıp bana geliyorlar. Köyün bütün kadınlarını ve genç kızlarını, yıllardır tanıyormuş hissine kapılıyorum. Hepsinin ayrı ayrı güzelliği, huyu ve düzeni var. Her ailenin bir ya da birkaç inek ve koyunları var. Kadınlar: “sabah önce sığırları, koyunları çobanlara veriyoz, sonra çocukları okula gönderiyoz, yayık yayyoz, peynir yapıyoz, bu arada televizyon karşısında herifle çayımızı içiyoz. Çaydan sonra biz evi topluyoz, erkekler ahır işleriyle uğraşıyo derken… Aha oldu mu öğlen! Çocuklara, salça ekmek değal, senin gorkundan özel yimek yapıp yediriyoz(dengeli beslenme listesi veriyorum), geri okula gönderiyoz… Tam minderle buluşup “Oh! Diyecekkene oldu mu ağşam?   Süt sağ, kaynat, yoğurt yap… Sobayı çok kere adamlarımız yakar, külünü alır. Ağşam yemağanden sonra ara ki bulasın, hele senin eşin geleli iyice dadandılar gayfeye! Bana ve yanımda ki Ebe hanıma dertlerini dökerken “bir de iyi ki sık sık doğum yapmıyoz, dövletimiz ebemizi gönderiyo köyümüze, biz de dediklerine uyuyoz” diyorlar.

Ebe hanımımız çok genç ve çok tatlı, bir tane de ortaokul bayan öğretmenimiz var ikisi aynı evde kalıyor. Birbirimize gidip geliyor, kitap alış verişi yapıyoruz. Eskişehir’de aileleri olunca hafta sonu köyde kalmıyorlar.

Haydi! Meşale Yakmaya  Şehriban Tuğrul (Gökçe Çiçek) 3. Bölüm

Ayda iki kere Eskişehir’e gidiyor ve çarşı içindeki güzel termal otellerden birinde kalıyoruz. Kese, masaj derken yorgunluk atıyor, köyde ki öğrencilere hizmet için enerji topluyoruz. Dört yıl öğrenciliğimi geçirdiğim şehri doya doya gezip hasret gideriyorum. Dönerken top top yazmalar, paket paket yün ve dantel ipleri, çocuk iç çamaşırları, bütün öğrencilerime çoraplar, okul yakaları, kâğıt mendiller, peçeteler ve küçük çocuklara rengârenk balonlar ve kutu kutu sakızlar, kuru pastalar, lokumlar alıyoruz. Onları alırken ve ev ziyaretlerine gittiğimde dağıtırken o kadar mutlu oluyorum ki onun verdiği hazzı anlatamam. Onların bize yaptıkları iyilikleri az görüyor, Anadolu liselerine girmeleri için olanca gücümüzü harcıyoruz.

Bazı akşamlar üç ortaokul öğretmeni, ebe hanım ve biz yemeğe davet edildiğimizde,  yer sofrasına çocuklarla, ailece birlikte otururuz sofraya. İki kişiye konan bir tabağa kaşık sallarız iştahlıca… İlk önce salçalı tavuk eti yemeği arkasından pilav, sarma, turşu, tatlı verirler vb. O tavuğun lezzetini şehirlerde unutmuşuz, yeriz iştahla. Bizde elimiz boş gitmeyiz, aldığımız hediyelerden ihtiyaçlarına göre götürürüz. Her evde kendilerinin yetiştirdiği; kuru üzüm, kuru kayısı, badem, ceviz, mısır, ay çekirdeği bol bol vardır. Çayın yanında ikram ederler. Kışları burada “arabaşı yutma” geleneği var. Bir veli arabaşı yapıyor ve konu komşu, akraba ve bizler gidiyoruz. Arabaşı: tepsiye dökülmüş ve soğutulmuş ince hamur (unun tuzlu su ile muhallebi kıvamında pişirilmesi) ve yanında çok sıcak çorbası(kurutulmuş acı biberin haşlanmış suyu,   tavuk suyu ve limon suyunun karışımı) olan ve sosyal buluşmayı sağlayan bir bahane… Arabaşının hamurundan bir kaşık alınır ve sıcak çorbaya hamur düşürülmeden daldırılır sonra çorbalı hamur çiğnenmeden yutulur. Çorbaya daldırma esnasında hamuru kaşıktan ilk düşüren kim olursa, sonraki arabaşı şenliği o düşüren kişinin evinde olur. Herkesin düşürmemek için gösterdiği çabayı seyretmek ise ömre bedeldir. En son “Arabaşıyı en çok kim yutar yarışları” yapılır, tabi ki olanlar şişmiş mideye olur. Dışarıya çıkar, sindirmek için dolaşırlar ve donmuş vaziyette içeri girerler.  Burada öyle hoş sohbetler yapılır ki sonu kahkahalarla biter. Toplantı sonunda herkes mutlu ve dostlukları pekişmiş olarak evlerine dağılırlar. Orada yediğimiz yetmezmiş gibi eve hediye olarak da getirirler. Yoğurt, süt, tereyağı, peynir, yumurta, sıcak bazlama hatta kavurma ya da kestikleri hayvanların etlerinden bile… Bizim para verme ısrarımız asla kaile alınmaz. Bizde kasaptan almayıp, paramızla koyun kestirip dolaba koyduk ki et getirmesinler diye.

Buranın kışı çok sert, yağmur ya da kar yağınca yerler çamur, çamurlarda balçık oluyor.  Okul yoluna velilere, taş döktürttük çamurdan biraz kurtulduk. Okul hizmetlisi Yaşar, sınıflardaki sobaları yakıyor. Bizde okul aile birliğinin gelirinden ona maaş veriyor.

Gidilen her evde; kadın, erkek, çocukların bir arada olması çok hoşuma gidiyor. Erkekler eşlerine saygılı, aile içinde hiç şiddet olayı yok.  Durumları iyi olmalarına rağmen, banyoları küçük, çamaşırlar elde yıkanıyor ve tuvaletler dışarda ve su yok. Birkaç ay sonra uyarılarımız sonunda bir velimize çamaşır makinesi aldırdık. Arkadan kısa zamanda epey kişi aldı, evlere ve tuvaletlere su tesisatı döşetenler oldu. Çocuklarını okula çok temiz gönderiyorlar. Kıyafet sıkıntısı çekenlere, dostlarımızın ve kaymakamlığın yardımıyla kıyafet sağlıyoruz. Muhtarla eşim iyi anlaşınca köylü için gerekli yardımları zorlanmadan ilçeden hallediyorlar.

Her öğle arası öğretmenler için ilkokula ve ortaokula; sıcak bazlama, peynir, tereyağı ve ayran gönderiyorlardı. Önceden çekiniyor, para ya da un vermek istiyorduk. Bize “biz her gün yapıyoruz, öğretmenlere göndermek yıllardır yaptığımız bir âdetimiz ” dediler ve teklifimize çok kızdılar. Köyde ki bakkala ekmek gelmiyordu, böyle olunca bizde rahatladık.

Dikkatimi çeken bir şey vardı, herkesin ön dişlerinin ucu tırtıklı ve oyulmuş gibiydi. Köylüler, kuruyemişçilere ay çekirdeği yetiştirirler, kendileri içinde çuvallar dolusu ayırırlarmış. Boş zamanlarında ceplerine doldurdukları çekirdekleri; duvar diplerinde, sokaklarda kahvelerde çitlerlermiş. Yıllardır ön dişler, çekirdeği kırmaktan aşınmış o hale gelmiş. Çok soğuk bir günde okula giderken, dört beş genci okul duvarına yaslanmış gördüm, selamlaştık. Ceplerinin şişkinliği dikkatimi çekti, ne olduğunu sormadım tabi ki… Ders çıkışında yanlarından geçerken gözüm fal taşı gibi açıldı. Bu yağan kar altında hala burada mısınız, bu kabuk ne? Dedim. “Öğretmenim boşluktan kışın çekirdek çitliyoz!” dediler gülüşerek. O ceplerden bu kadar mı çekirdek kabuğu çıkar, koskoca dağ olmuştu! Kışı yarılamış, birbiri ardı sıra geçen günlerde; okul, sınav hazırlığı, misafirlikler derken yorulmuş, dinlenmeyi hak etmiştik. Hava şartları elverirse Şubat tatilinde Ankara’ya gitmeye karar verdik.

Okul açıldığında ortaokul müdürüyle ortaklaşa 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı için ortak program hazırlamaya karar verdik. İlkokul ve ortaokul öğrencilerini; konuşma, şiir, rontlar ve müzik kliplerinde görevlendirdik. Oyunlar için giyilecek kıyafetlerin dikme sorumluluğunu ben aldım. Dersler, kurslar, misafir ağırlama, misafirliğe gitme, öğrencilere kıyafet dikimi derken havalar ısınmaya, ağaçlar çiçek açmaya başladı. Artık bahar, yerden sabırsızlıkla fırlayan kır çiçekleriyle bize kendini gösteriyordu. Bir Pazar günü öğrencilerle birlikte kırlara gittik. Dağın yamacını kaplayan sarıçiğdem çiçekleri beni benden, aklımı ise başımdan aldı. Allah’ım! Bu renk, bu zarafet, bu güzellik, bu koku nasıl bir şeydi!

DEVAM EDECEK

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Babalar Günü Nurettin Şenol

Babalar Günü Nurettin Şenol

Deneme

Bir cevap yazın