KADIN KADIn KADın KAdın Kadın!.. İbrahim Uysal

ANA TANRIÇADAN GELE GELE GELDİK

Zaman ne garip şey böyle, dön baba, dönelim. Yok yılbaşı, cemre düştü, bahar gelecek derken, “Sevgililer Günü” geldi, ardından da “Kadınlar Günü”. Anlaşılan yılın günlerini ayarlayanlar niyeti bozmuş olmalılar ki, onun ardından da “Analar”, “Babalar” gününü ekleyecekler. Gerisini anlayın artık. Siz bunları anlarken ben size KADIN ya da KADINLAR hakkında iki kelam edeyim.
Söze Nazım Hikmet’ten başlayıp sözü, “Ve kadınlar/ bizim kadınlarımız:/ korkunç ve mübarek elleri/ ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle/ anamız, avradımız, yarimiz/ ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen/ ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen/ ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız/ ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki/ ve kara sabana koşulan ve ağıllarda/ ışıltısında yere saplı bıçakların oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan/ kadınlar,/ bizim kadınlarımız”a getireyim.

Ana Tanrıça iken, kara çarşaflara sokulan, bir yerlere tıkılan kadınlara, bizim kadınlarımıza getireyim sözü. Ne kadar haberdar olacaklar, umurlarında mı diye düşünmeden. Yüreklice. Sevgi dolu.
Bilim ve teknolojinin doruk noktasına ulaştığı bu çağda da, erkeğin neresinden ne oldu, sorusuna yanıt araması gereken de, erkek olarak ben olmayayım. Herkes kendi işini halletsin. Bana ne!..

Evet, ben şimdi bakmam gereken kısma bakayım:
Kadın, insanın erkek cinsinin karşılığı mıdır yoksa, başlı başına bir şey midir? Tarih baba ne der bir bakalım, bakalım.

Avcı-toplayıcı dönemde, ağaç kovukları ve mağaralarda yaşanan, bütün canlılar gibi, insan da kendi türünün sürmesini sağlamak için çoğalmak zorunda olduğunun bilincindedir.
Bu görev ve sorumlulukta, insanın dişi cinsi, kadına düşmüştür.
Binlerce, milyonlarca yıllık evrimleşme süreci içinde “Kadın” hep özel bir önem ve konuma sahip olmuştur. Onun doğurganlığı toplum içinde hem kutsallaşmış hem de ayrıcalıklı sayılmıştır.
Kadın üremek için, gereksinim duyduğu en güçlü dölü alacağı erkeği, kendisi seçmektedir. Kemikten türeyenlerinin bile hamile miyim, değil miyim diye yaptırdıkları testler o zamanlar yapılamadığından, kadının hangi erkekten hamile kaldığının kanıtı olmadığından, birlikte olduğu her erkek, doğan çocuğun babası kabulü ile koruma, kollama görevleri ile yiyecek ve içecek gereksinimlerini sağlama görevini üstlenmiştir.
Bu ise kadına, o yapı içerisinde bir güç ve statü sağlamıştır.
Jean Jacques Rousseau’nun, “ilk çitin çakılması ile “Toplum Sözleşmesi” bozulmuştur, saptaması ile Özel mülkiyetin gelişmesi; zamanla da sınıf ayrımı; dinin etkisiyle oluşan toplum baskı, sömürü; cinsiyet ayrımı gibi etmenler, kadının toplum içinde ki statüsünde büyük düşüşlere sebep olmuştur.
ANAERKİL düzenden, ATAERKİL düzene geçilmiş ve kadının hem toplumdaki hem de ailedeki yeri ve üstünlüğü değişmiştir
İlk önceleri avcılık ve savaşla uğraşan erkekler, çiftçilik, çobanlık ve zanaatkarlık yapmaya başlamışlar ve böylelikle üretimde etkin bir role sahip olarak, ürünlerini değiş tokuş yaparak, mal sahibi ve tüccar sınıfını oluşturmuşlar, sonucunda da kölelik ortaya çıkmıştır.
Bütün bu gelişmeler erkek egemenliğini güçlendirmiş; kadınlar, kendi yaşamları, gelecekleri ve bedenleri üzerindeki denetimlerini yitirerek, erkeklere bağımlı, onların egemenlikleri altına girmişlerdir.
Ancak, Anadolu ve Mezopotamya gibi bölgelerde, bu günlerde de müzelerde de sergilenen bir de “Ana Tanrıça” olayı vardır.
Ana Tanrıça olayının kökleri ise, Friedrich Engels’e dayanır.
Engels, “Ailenin, özel mülkiyetin ve devletin kökeni” adlı yapıtında, insanların erken dönemlerinde Anaerkil bir düzenle yönetildiğini söyler. Bu dönemde insanlar, soylarını babalarından değil annelerinden sayarlar. Ancak tarımın başlaması, basit komün yaşamı sona erdirmiş, çünkü ihtiyaç fazlası üretime, özel mülkiyete ve ataerkil sistemin doğuşuna sebep olmuştur. Bunu da Engels “kadının tarihsel yenilgisi” olarak tanımlar.
Kadının, İslamiyetten önceki Türk Toplumlarında, çok değerli bir varlık olduğu ve özel bir mertebeye konulduğu görülmektedir.

Bugünkü Kazakistan Talas Irmağı dolaylarında yaşayan Türkler, Çin akınlarına karşı, M.S.751 yılında Talas Irmağı kıyısında, Arap Orduları ile birlikte, Çinlileri yenmişlerdir.
Yaşanan Talas Savaşı, Türk-Müslüman ilişkilerinde önemli gelişmelere sebep olmuş; Türkler, Müslümanlıkla tanışmışlardır.
Yerleşik düzene geçişin başlaması, İslamiyet’in kabulüyle, İslami Arap ve İran kültürünün etkisi ile Kadın, toplumda ikinci sınıf olarak görülmeye başlanmıştır.
Bir çok toplumda kadının yıllar öncesinde de eşit olduğu görülür. Anadolu’da Kadın, Erkek bir bütündür. Benzer bir olayı Çin’de “Yin ve Yang Felsefesi” ve Kültüründe de eşit olarak görmekteyiz.
İnsanın tarihi sürecinde, bir başka süreci de evlilik süreçlerinde de görmekteyiz. Yerleşik toplum ile başlayan, bu kez kurumsal çok Eşli Evlilik. Bir kadının yada erkeğin birden fazla sayıda eşe sahip olmasıdır. Erkeğin çok Kadınla Evliliğine (Polyjini), Kadının çok Erkekle Evliliğine (Polyandry) denilmektedir.
Erkeklerin çok kadın ile evlilikleri yaygın olmakla birlikte kadınların çok erkekle evlilikleri ise Kutupların, Afrika ve Asya’nın bazı gölgelerinde kadın sayısının azlığı gibi gerekçeler ile görülmektedir.
Kadınların tarihi açısından bir başka süreç ise, gerek Pagan Dinleri, gerekse de tek tanrılı dinlerde anlatılan öykülerdir.

Bunların tipik örneklerinden birisi de, kadının “şeytan” figürüdür.
Örnek, Talmud’daki (Yahudi medeni kanunu, tören kuralları ve efsanelerini kapsayan dinî metinlerdir.) bir açıklamada “erkekler özellikle Çarşamba ve Cumartesi (Şabat) gecesi evden yalnız çıkmamaları konusunda uyarılır” der.
Çünkü Mahalath’ın kızı Agrat’ın bu gecelerde idaresindeki yüz seksen bin yıkım meleğiyle ortalıkta dolaştığı ya da Samael’in (şeytan melek) diğer eşi “Şeytanların Kraliçesi” Naamah ve Saba/Şeva Melikesi Belkıs hakkında ki öyküler ve rivayetler anlatılır.
Daha günümüz sayılabilecek bir zamanda, Afganistan’da Taliban sonrası dönemde, Nadia Herat Üniversitesi’nde Dari Edebiyatı okumuş, kadının şair Nadia Anjuman (1980-2005), şiir yazdığı için kocası tarafından dövülerek öldürülür.
Türkiye Cumhuriyetinde ise, Nazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanında anlattığı yüzlerce, “kağnıların ve hartuçların peşinde/ harman yerine kehribar başlı sap çeker gibi/ aynı yürek ferahlığı,/ aynı yorgun alışkanlık içindeydiler./ Ve onbeşlik şarapnelin çeliğinde/ ince boyunlu çocuklar uyuyordu./ Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon’a doğru.” gece gündüz demeden giden kadın vardır bu Cumhuriyetin temelinde.
Görüleceği gibi, tarihin her döneminde KADIN kendine özgü bir rol ve figür üstlenmiş ve özgürlüğüne hep elleri ile yaratmıştır.
KADINLAR için asıl olayın, tarihte rolleri değil; günümüzde asıl konuları, ANA TANRIÇA’DAN kuma’ya, emeği değer görmeyen bir üretim aracı haline nasıl geldiklerinin sorgulanması olmamalı mıdır?
Ne der KADINLAR.

5

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Çocukluk Çağımız Daha Güzeldi Sadi Geyik

Anı

Bir cevap yazın