Kadın Olmak Sevda Akyol Baştımar

”Kadın olmak çok zor bir iştir; çünkü onlar erkeklerle uğraşmak zorundadırlar.”

Joseph Conrad

Gece yarısı oldu. Yaşlı Bakım Yurdunda odalarına çekilen yaşlı dostlarımın hiçbirinden ses çıkmıyordu. Susmak bilmeyen iş telefonum da bu gece sessizliğe bürünmüştü. Her gece bu saatlerde elinde çantası, gözünde güneş gözlüğü, sırtında yaz/kış giydiği kolsuz cepkeniyle, eşinin gömütüne gitmeye hazırlanan, ”Daha sabah olmadı, biraz daha beklemelisin” diyerek dışarıya çıkmasını önlemek için bin dereden su getirdiğim, bunama hastası Lars da derin bir uykuya dalmış uyuyordu. İşte şimdi zamanı, diye düşünerek kendime çay demlemek için ocaklığa gittim. Işıklığı aralayıp yüzümdeki kalın hava süzgecini, masanın kenarına yavaşca bıraktım, içime bolca temiz hava çektim. Bu gece hava ayaza kesmiş. Yanaklarımı yalayan bu soğuk esintiyi çok seviyorum. Uykuyla savaşan gözlerimin iri iri açılışını duyumsatıyor bana. Yurdun hemen karşısında çam ağaçlarının arasına kıvrılmış demiryolu taşıtı, gecenin sessizliğinde sabahın olmasını bekliyor. Kaldırım taşlarında gölgesiyle dans eden, bir o yana, bir bu yana salınıp geceye göz kırpan sokak lambası, üzerinde bir gizi saklarcasına iki yanıp bir sönüyor. Ansızın bir tıkırtı duydum. Arkamı dönüp sesin geldiği yöne baktım. Ortalıkta kimseler yoktu. Açık bıraktığım ışıklığı kapatıp gözlerimin önüne düşen saçlarımı, üşümüş parmaklarımla geriye ittim. Yanıma bir dilim ekmek, bir bardak da çay aldım. Geçeneğin (koridorun) yanında bulunan fıstık yeşili koltuğa, yorgun gövdemle çöküverdim.

Duvarda asılan saat bu gece yaşamımdan yaşam çalacakmışcasına tıkırdıyor. Akıyor zaman: Tik tak, tik tak, tik tak… Yüz otuz üç numaralı odada yatan Mehmet Amcanın ağzına püskürteç aygıtıyla biraz su verdikten sonra, uzun bir süre yürek atışını dinledim. Elimi, terden ıslanmış yanağına götürüp kulağına kısık bir ses’le, ”Yalnız değilsin” dedim. Dilim bu tümceyi söylerken, yüreğim hep kanar benim. Sessizdir çığlıklarım. Kimseler duymaz. Handiyse benimle yaşıt olan kızı Elif’i, dört yıl önce yitirmişti. Yaşamın kıyısında acıyla çırpınan Mehmet Amcanın gövdesini saran kötücül ur, zamanla üreme organı çevresinde, kanayan sancılı yaralara neden oldu. Bu zorlu süreçte yaralarını kısa zamanda iyileştirmiş, yaşama bağlılığını da artırmıştık. Hastalığa yakalanmadan önce gerçekleştirdiğimiz o içten söyleşilerimizi ne çok özledim bir bilseniz. Geçen gün bilgisunarı karıştırırken bulduğum bir yazı geldi şimdi us’uma. Belirli bir konu üzerinde bilgisi olan-olmayan, eli kalem tutan-tutmayan herkes yazıyor kuşkusuz. Ortalık yazar, ozan, araştırmacı dolu.

Şimdi okuduğum yazıya dönelim. ”Melekler özdeksel-tinsel pislikleri sevmedikleri için, sekerat halindeki hastanın yanında cünüb, lohusa, hayızlı ve gayri müslimlerin bulunmaması gerekir.” Bu ne yaman bir çelişki, nasıl bir biçemdir, anlamış değilim. Beynimde kor yangınlar, yüreğimde öğütemediklerim var. Karabasan bulutları gibisiniz. Doyumsuz, sapkınsınız. Söyleyin Tanrı aşkına, siz burada hangi inancın kölesi, -kadını önce yaratıp sonra da aşağılayan- hangi dinin tutsağısınız? Acı acı güldürdünüz beni… İnsan olabilmek, insancı duygularla yaşama tutunmak, insanlara yardım eli uzatmak, hiç kuşkusuz bir insanda bulunması gereken en önemli değerlerden bir tanesidir. Salt yanıtmaya dayalı bilgi kirliliğine, kadına yönelik ayırımcılıkta sınır tanımayan, kadını ötekileştiren; insancı değerlerini yitirmiş, bu dogmalara gözü kapalı inanan kimbilir kaç aymaz var, şu yerkürede.

Bilgisiz olmayın. Okuyun, okuyun, okuyun… Peki, yalnızca okumak yeterli midir? Kuşkusuz hayır! İnsanoğlu okuduklarını sorgulamalı, düşünme yetisini kullanmayı ilke edinmelidir. Yıllardır onlarca insanın yaşamdan kopuşuna tanık olan, yaşananlardan sayısız dersler çıkaran bir birey olarak bu gece size en içten duygularımla söyleyeceklerim var. Mehmet’ler, Ahmet’ler, Olaf’lar, Hans’lar, Gitta’lar, Olga’lar… Bu insanları son yolculuklarına uğurlarken döl yatağımın kanayıp kanamadığını anımsamıyorum. Umurumda değil. Anımsadığım tek şey yaşamdan kopmakta olan hastaya uzattığım yardım elinin yüreğimde bıraktığı izler… İçimde büyüttüğüm insan sevgisi, benim en büyük varsıllığım. Bunu var gücümle duyumsuyor, önemsiyorum. ”Bir Tanrının varlığını bile yüreklice sorgula; eğer bir Tanrı varsa, mantığa olan saygıyı, gözü kapalı korkudan daha çok beğenecektir” diyor, Richard Dawkins. Yerinde bir saptama öyle değil mi?

Saygın düşündeşlerim; 

yaşamın son durağında ellerimden kayan çoğu bireyin onlarca dileği var. Bunlardan bir tanesi de sevgi… Sevginin olduğu yerlerde hiçbir kötülüğe yer yok. Sevgi her şeyin ilacı. Ancak, siz siz olun, çok geç olmadan sevin. Çok sevin. Sevginin, sevilmenin gücü; gücünüz olsun.

Biz kadınlar, analar!

Bizim bu yerkürede onurlu yüreklerimizle yeşerteceğimiz umutlu yarınlarımız olmalı, olacak… Bu bir düş değil. Buna inanıyorum. Birlikten güç doğacak.

Gün ağarmak üzere. En son Mehmet Amcanın odasına girdim. Yürek atışları dengesizdi. Yaşamdan ha koptu, ha kopacak… Biraz beklemelisin, diyor iç sesim. Kimbilir, ola ki şimdi ayrılık zamanıdır.

-Mehmet Amca yalnız değilsin… 

Sevgiyle…

Sevda A. Baştımar

Sevda Akyol Baştımar
Sevda Akyol Baştımar son yazıları (Hepsini Gör)
8

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Öğretmenim İbrahim Uysal

Makale

Bir cevap yazın