Köpek Nasıl  Köpek Oldu? – Serdar Hakyemezoğlu

Mikhail İlin ve  Erich Segal’in birlikte yazdıkları İNSAN NASIL İNSAN OLDU kitabını okumuşsunuzdur. Ben çok erken yaşlarda okumuştum. Bu kitaptan çok şey öğrendim. Bilgiden çok henüz yeterince gelişmemiş bilincimde birçok taşlar yerine oturmuştu kitap sayesinde.

Ben de bu gün o kitabın adından esinlenerek koydum yazımın başlığını. Evcilleştirdiğimizden bu yana her zaman dostumuz olan,  insanoğlunun en vefalı arkadaşı köpek denilen hayvanın öyküsünü anlatacağım.

Köpeğin öyküsünü iyi anlayabilmek için önce evrim denilen doğal süreci iyi kavramamız gerekiyor. Köpeği anlatırken evrimi, evrimi anlatırken köpeği anlatacağım. Evet, doğru tahmin ettiniz. Aslında ana konumuz evrimin kendisi. Kaynaklarımı yazının altında belirteceğim ama büyük ölçüde güzel insan Çağrı Mert Bakırcı’nın Evrim Ağacı sitesine dayanacağım.

Evrim doğanın kendi içinde, kendi yasalarına uyarak canlılar üzerinde sürdürdüğü sürekli bir dönüşüm/değişim etkinliğidir. Doğanın anayasası değişimdir. Değişmeyen tek şey değişim gerçeğidir. Canlı ve cansız olan hiç bir varlık değişimden kaçamaz, ayrı düşünülemez.

Evrimin kendi kuralları vardır. Kuramı ortaya koyan Charles Robert Darwin’den bu yana bazı eksikleri tamamlansa da, bazı yanlışları düzeltilse de ana Darwin’in bulunan her canlı kalıntısı ile-özellikle de genetik bilimindeki olağanüstü gelişmelerle- yeniden doğrulanıyor.

Kuramın ana fikri şudur:

Canlılar çeşitli koşullar ve nedenler altında sürekli olarak değişirler.  

“En basit tanımıyla EVRİM, popülasyon içi gen ve özellik dağılımlarının nesiller içerisindeki değişimidir. Bu tanımdaki her bir basamak, evrim için olmazsa olmazdır.

Popülasyon: Evrimsel süreçte değişen bireyler değil, popülasyonlardır. Yani tekil bireyler (örneğin bu yazıyı okuyan siz veya tekil olarak köpeğiniz) asla evrimleşmemiştir, asla da evrimleşmeyecektir. Bireyler, evrimleşmezler; gelişirler (bunu inceleyen bilim dalı, gelişim biyolojisidir). Ancak bir türün tüm bireylerinin oluşturduğu popülasyonlar, her bir nesilde, bir önceki nesle göre daha farklı özellik dağılımlarına sahip olacaktır. İşte bu, evrimdir ve evrimsel biyoloji isimli bilim dalı tarafından incelenir. Popülasyonların değişimi, “gelişim” değildir.

Gen ve özellik dağılımları: Evrimde olan, bir türün bir başka türe dönüşümü olmak zorunda değildir. Evrimde değişen, popülasyonların genlerin veya özelliklerinin dağılımıdır. Örneğin uzun boyluluğa dair genlerin popülasyon içinde görülme sıklığı bir nesilden diğerine geçtiğinizde %5’ten %7’ye çıkmışsa, o popülasyon evrimleşmiş demektir. Türleşme evrimin kaçınılmaz bir sonucudur; ancak evrimden söz etmek için türleşme şart değildir!

Nesiller içindeki değişim: Evrimsel değişimden söz etmek için mutlaka en az 1 nesil geçmesi gerekir. Bir bireyin kendi ömrü (nesli) içerisinde geçirdiği hiçbir değişim evrimsel değildir. Ömrümüz içinde geçirdiğimiz değişimlere “gelişim” denir. Evrimsel biyoloji ile gelişimsel biyoloji iki farklı biyoloji sahasıdır.”  Evrim Ağacı (Daha ayrıntılı okumak isterseniz tıklayınız) https://evrimagaci.org/evrim-nedir-5509

Kimi zaman evrim, kısa yoldan “bir türün bir diğerine dönüşümü” olarak tanımlanır. Hâlbuki bu evrimin tanımı değil, sonucudur. Canlı bireylerin geçirdiği nesiler boyunca geçirdiği mikroevrimler birikerek makroevrimi oluşturur. Türleşme makroevrimin sonucu olarak doğar.

Evrim sonucunda yeni türler oluşur, var olan türler değişir. Bu sayede yerkürede gördüğümüz çeşitlilik artar. Evrim nedeniyle yeni türler sürekli var olurken, tükenme sebebiyle birçok tür biter. Belli bir zaman diliminde gezegen üzerinde görülen çeşitliliğin toplamına biyoçeşitlilik adı verilir. Biyoçeşitlilik terimi de durağan değil, değişkendir.

Çok fazla ayrıntıya girmeden örnekleyecek olursak, canlıdaki değişim ve dönüşüm artık evrilen canlıların birbiriyle çiftleşip üreyemeyeceği kadar artmışsa iki ayrı tür oluşmuş demektir.

Peki, canlılar niye değişmek zorundalar? Bunu zorlayan güç nedir? Durup dururken 30 bin yılda bir hayvan türü neden ikiye ayrılıp, iki ayrı tür olur? Neden bazı türler yaşamda kalamaz ve yok olur? Neden denizde yaşayan bir canlı karaya çıkıp, yumurtlayarak ürerken doğurarak üremeye karar verir?

Yanıtı şu: Canlılar hiçbir şeye karar vermezler.  

Tüm canlıların sayısız özelliği gen adı verilen kimyasal moleküllerle belirlenir.

-Ancak genler, evrendeki hiçbir sistem gibi, kusursuz çalışamadığı için sürekli mutasyona (değişinim) uğrarlar.

-Bu mutasyonlar canlı bireyler arasında varyasyonların (çeşitleme) oluşmasına yol açar.

-Varyasyonlar sürekli olarak değişen, dinamik seçilim baskıları altındadır. Bu baskılar doğal, yapay, cinsel, gruba dayalı, akrabalara dayalı seçilim baskıları olabilir. Bu mekanizmaların etkisi altında aynı türe ait bazı çeşitler (varyantlar) diğerlerine göre daha kolay hayatta kalır ve daha fazla ürer. Bu sayede kendisini avantajlı kılan özellikleri gelecek nesillere aktarabilir. İşte bu seçilim baskısı altında popülasyon içerisindeki bazı özelliklerin görülme sıklığının artmasına, kısaca canlının çevresine daha uyumlu hale gelmesine ve uyum başarısını arttırmasına adaptasyon (uyum sağlama) adı verilir. Genellikle sadece Doğal Seçilim yoluyla olan evrimsel değişimlere “adaptasyon” denmektedir. 

DOĞAL SEÇİLİM NEDİR?

Doğal Seçilim, genetik yapılarındaki mikro düzeydeki farklar nedeniyle diğer bireylerden farklılaşan ve bu yüzden yaşadığı ortama daha uyumlu olan canlıların hayatta kalabilmesi, benzer şekilde uyumlu olmayanların elenerek yok olması demektir.

Hayatta kalabilen veya daha kolay kalabilen bir canlı, üreyebilecek ve yavrularına kendi genetik materyalini yavrularına aktarabilecektir.

Kendisini doğaya karşı avantajlı kılan genlerin bulunma olasılığı artan yavruların ortama daha adapte olması, yavrunun daha kolay hayatta kalması, büyümesi ve üremesi olasılığı artar. Her yavru kendisini daha avantajlı kılan gen yapısının yarısını yavrularına aktarır.

Doğal Seçilim, bu şekilde, sürekli olarak, nesillere ait bireyleri eler veya adaptasyon yeteneği güçlü olan bireyleri kayırır.

İşte basit anlatımla evrim böyle yürür. Seçilim baskıları sadece doğal ortam koşulları ile olmaz. Burada ayrıntılarına girmeyeceğim akrabalık arası üreme baskıları, çapraz gen transferleri, rastlantısal mutasyonlar vb. birçok etken de olabilir.

Yeryüzündeki biz dahil  (insanlar) tüm canlıların iki temel amacı vardır. Yaşamak ve üremek. Üremek neslin sürekliliği için gereklidir.

Bir an için insanların bir nedenle bugünden başlayarak üreme yeteneklerinden yoksun kaldıklarını düşünelim. Yaklaşık yüz yılın sonunda insan türü yeryüzünden kalkacaktır. İnsanların diğer canlıların farklı olarak bilinçleri ile yarattıkları yazın, resim, müzik, eğlence, din vb. ikincil yaşam amaçlarının doğa için hiçbir önemi yoktur. Doğa, sadece üreme ve soyun sürdürülebilir olması kısmı ile ilgilenir. Biyolojik gerçeklik, insan topluluklarının kültürleri, ulusların bağımsızlık savaşları, mimarimiz gibi insan yaratılarından tümüyle farklı çalışır.

Evrim hakkında bu kadar anlatımdan sonra, temel yasaları ve düzenekleriyle zaten bildiğiniz evrimi tekrar gözden geçirmiş olduk.

Evrim için söylenebilecek çok şey var ama benim en çok dikkatimi çeken bir evrim örneğini anlatmadan geçemeyeceğim:

Japon denizlerinde bir yengeç türü varmış k, balıkçılar bu yengeci kutsal sayar ve ağlarına takılan bu yengeç cinsini hemen suya geri bırakırlarmış. Nedeni yengecin sırtındaki desen ve renklerin bir Samuray Savaşçısı olması imiş. Suyun altında yaşayan bir hayvan bir Samuray’ın yüzünü nereden bilir de sırtını ona benzetir? Olacak iş mi?

Bu da evrimin yapay seçilim yasasına tipik bir örnek.  Yapay seçilim de şöyle çalışmış. Kadim çağların birinde bir balıkçı yakaladığı yengeçlerden birinin ya da bir kaçının sırtının Samuray savaşçısını andırdığını fark etmiş ve onu suya bırakmış. Ağlara takılan ve sırtı Samuray savaşçısını az çok andıran yengeçler avlanmaktan kurtulup. Yaşamaya devam edebilmişler, diğerlerinden daha çok üremişler. Popülasyon içinde yapay seçilim baskısı ile oransal olarak sürekli artmışlar ve genetik mutasyonlarını nesilden nesile aktararak, popülasyon içinde tek kalmışlar. Bu arada yapay seçilim baskısı da artarak sürmüş. Balıkçılar sırtı Samuray savaşçısına daha çok benzeyen yengeçleri daha çok suya salmışlar. Giderek sırtı tümüyle Samuray’a benzeyen yengeçler popülasyona hakim olmuşlar.

İşte tam burada dostumuz köpeğin öyküsüne geçebiliriz.

Köpek insan denilen türün doğadaki kurt kardeşlerinden ayırarak yapay seçilim yoluyla evrimleştirdiği, insandan önce yeryüzünde olmayan bir hayvan türüdür. İlkel insan türleri mağaralarda, daha sonra zekaya sahip oldukları için attıkları uygarlık filizleri büyüdükçe kırsal küçük yerleşimlerde yaşamaya başladılar, tarımı öğrendiler. Yemeklerini ateşte pişirmeyi öğrendiler. Bir arada yaşadıkları toplulukları büyüttüler.

İşte bu zamanların herhangi bir evresinde kurtlar insan topluluklarının yerleştiği ya da konakladığı yerlerin birer atık yiyecek kaynağı olduğunu buldular. Böylece yiyecek artıklarına ulaşabilmek için insan topluluklarını izler oldular.

Burada yapay seçilim devreye giriyor. Bu kurtlardan bazıları insanlardan daha az ürküyor, kampların daha yakınlarına sokulabiliyor ve daha az vahşi davranışlar sergiliyorlardı. Bu kurtlar bu özellikleri ile daha iyi beslenebiliyor, yaşamda kalma ve üreme şanslarını artırıyorlardı.  Bu sevecen kurtlar karakter özelliklerini genotipleri aracılığıyla yavrularına aktardılar.   “Böylece daha uysal ve ağırbaşlı olan kurtlar(ve onlar arasında da en uysal ve ağırbaşlı olanları), insan kamplarında tutuldu, beslendi, korundu. Çünkü atalarımız, bu güçlü ve keskin duyulara sahip hayvanların karakaşından gözünden ziyade, kampı korumak, -varsa- sürüleri gütmek, tehlikeleri erkenden uyarmak gibi birçok konuda ne kadar işlevsel olabileceğini fark etti.” (Çağrı Mert Bakırcı)

Böylece türleşme mekanizmalarından birisi olan davranışsal izolasyon, saldırgan ve uysal kurtlar arasında bir bariyer yaratmış oldu. Aynı canlı türü, iki ayrı gruba bölündü.

Bunlardan vahşi ve saldırgan olanlar normal şekilde yollarına devam ettiler.

İşte kurtların bir bölümünün yapay seçilim ile köpeklere dönüşmesinin özeti budur.

Kurtların insanla yakınlaşması için 120 000 yıl öncesine tarih biçen araştırmacılar, 33 000 – 25 000 yıldır da köpeklerin insanlarla birlikte yaşadığını söylemekteler. Dünya üzerinde bugün resmi olarak tanınan 400 civarında köpek ırkı var. Peki neden bu kadar çok çeşitli köpek ırkı var?

KÖPEK IRKLARI

İnsan bu! Hiçbir yerde durmasını bilmez. Devam etmiş tabii ki.

1600’lü yıllardan başlayarak farklı köpek ırklarının birbirleriyle çiftleştirerek melezlerini elde etmek ve sürdürülen çapraz melezlemelerle yeni ırklar elde etme çalışmaları başladı. Büyük köpeklerin büyük köpeklerle çiftleştirip daha büyüklerini elde etme, daha tüylü, daha kısa, daha, daha, daha…

Yani şu andaki mevcut köpek ırklarının çoğu yapay seçilim ile insanlar tarafından oluşturuldu. Bunların içinde dış hava koşullarında hayatını sürdürebilen güçlü görev ırkları olduğu gibi insana olmadan yaşamını sürdüremeyecek tümüyle ev şartlarına uyumlu bir sürü ırk da yer alıyor. Bunlar sözcüğün tam anlamıyla insanlaşmışlardır.

Anne ile bebeği arasındaki göz temasının annenin beyninde ‘sevgi hormonu’ olarak da adlandırılan oksitosin maddesini harekete geçirerek aradaki bağı güçlendirdiği biliniyor.

Ebeveynle çocuğu arasında oluşan bu duygusal bağ sayesinde çocuğun beslenmesini ve etkileşimi olanaklı kılan davranışlar serisi gerçekleşiyor.

 

Araştırmalar, köpek ile göz teması kurmanın ve okşamanın da insan beyninde oksitosin salgılanmasına benzer bir süreci harekete geçirdiği ve aynı şeyin köpekte de gerçekleştiğini gösteriyor. (Japonya- Azabu Üniversitesi Veterinerlik Okulu Araştırmacı Dr Miho Nagasawa- Science Dergisi)

 

Şempanze kromozom yapısı açısından %98 oranında insana benzer. Yani dünya üzerindeki genetik olarak insana en yakın hayvan şempanzedir. Ancak buna rağmen köpekler insanlarla şempanzeden çok daha güçlü duygusal bağlar kurabilmektedirler.

 

İnsanla bu kadar güçlü bağı olan ve insanın evcilleştirdiği köpek dünyanın her yerinde var. Ancak yaşam koşullarını yaşadıkları toplumun kültürü belirliyor. Örneğin Uzakdoğu’nun bir çok yerinde yenilebilen hayvan sınıfındalar ve bizim ineği, koyunu, tavuğu yemekte bir beis görmediğimiz gibi etleri tüketiliyor. Bazı toplumlarda kesinlikle eve beslenmeleri söz konusu değilken, Avrupa’nın birçok ülkesinde sokakta köpek yok.

 

Ben çocukluğumda çok iyi anımsıyorum. Büyük şehirlerde evde köpek besleniyor olabilirdi ama Anadolu’da kesinlikle evde beslenmesi söz konusu değildi. Belediye görevlileri ellerinde av tüfekleri ile mahalleleri gezer, köpek öldürürlerdi. Bu itlaf ekiplerinin peşinden bir kamyon gezerdi. Çoğu tam ölmeyen, hala inleyen köpekleri kürekle kamyonun arkasına atarlardı. Biz de her gün oynadığımız arkadaşımız olan köpekleri kömürlüklere saklar, sokak sokak ekiplerin önünden kaçırır, itlaf günü geçince kaç arkadaşımızı kurtarabildiğimizi sayardık. Bu olay her belediye için son derece doğal bir uygulamaydı. Kimsenin aklına hayvan hakları falan gelmezdi. Zaten o zaman birine “hayvan hakları” desen, herhalde ağzını bırakıp başka bir yeriyle gülerdi.

 

-Sokak köpekleri bizim sorumsuzluğumuz yüzünden var. Dikkatli bakın hepsinde evde beslenen ırklardan izler göreceksiniz.

 

-Köpeklerini sorumsuzca sokak köpekleri ile çiftleştiren, doğacak yavruların hangi koşullarda yaşayacağını düşünmeyen köpek sahipleri,

 

-Yazlıklardan dönerken yanlarında getirdikleri köpekleri bırakıp dönen insan müsveddeleri,

 

-Çocukları heveslendi diye köpek alıp hanımı istemedi sokağa bırakan şerefsizler,

 

-Barınaklarda aç susuz bakımsız bırakıp köpekleri birbirinin yamyamı yapan yerel yönetimler

 

Kısaca insanoğluinsan çocukları var oldukça sokak köpekleri var olmaya devam edecek.

 

Evde beslenmek üzere insanlar tarafından oluşturulmuş köpek türleri sokaklarda yaşayamazlar. Nesiller boyunca doğadan getirdikleri özelliklerini yitirmişlerdir. Aslında birer genetik hata olan ve doğal ortamda yaşamalarını olanaksız kalan mutasyonları; doğal ortamda olsalardı doğa tarafından en geç iki köpek ömründe elenecek iken insanlar tarafından yapılan yapay seçilimlerle geliştirilmiştir. Örneğin doğal koşullar altında asla bir Kaniş, Terrier ya da uzun tüylü başka bir köpek ırkı olmazdı. Ya da tüm avlanma, gizlenme, savunma yeteneklerini yitirmiş minyatür köpek ırkları da var olamazdı. Bunları değil doğaya sokağa bıraksanız sabaha sağ çıkmaları olasılığı yoktur.

Sokak köpekleri insan artıklarıyla çöplerden beslenirler. Normal koşullarda köpekler 13-15 yıl yaşarken sokak köpeklerinin ortalama yaşam süreleri beş yılla sınırlıdır. Sokaklar köpekler için doğal ortam değil işkencehanedir. Kışın merhamet edip kuru ekmek ile bir kap su verdiğiniz sokak köpeğinin gece hangi oyukta titrediğini düşünmezsiniz bile.

 

Bütün bunların ışığında yapılacaklar da var elbet. İnsan varlığına sebep olduğu köpeklerden sorumludur. Nasıl yapay koşullarda yetiştirip popülasyonlarını doğal koşullarda olması gerekenden 100 000 kat artırıp, kesip kesip yediğimiz koyunun, ineğin doğal koşullarda yaşamasını savunmak aklımızın köşesinden geçmiyorsa; belli ırklardaki köpeklerin de doğal ortamda yaşamalarının söz konusu olamayacağını bilelim.

 

-Sokak köpekleri süreç içinde sistematik olarak kısırlaştırılmalı ve sokaklarda kontrolsüz üremelerinin önüne geçilmelidir.

 

-Sadece kısırlaştırma ve sahiplenme yöntemi ile sokaklarda bir tek köpek kalmamalıdır.

 

-Görev ırklarının ve dışarıda yaşamayı tolere edebildiğini bildiğimiz  güçlü ırkların dışında, dünyadaki tüm köpekler evde yaşamalıdır.

 

“Evde köpek beslenmez” söylemi, “evrim yoktur” söylemi kadar gerçek dışı ve bilime aykırı bir söylemdir. Doğrudan “ben köpek sevmiyorum ya da ben hayvan sevmiyorum” demek çok daha dürüst bir yaklaşımdır. Hayvan düşmanı olmadığı ya da düşmanlığını eyleme dökmediği sürece, kimse kimseyi hayvan sevmiyor diye kınayamaz.

 

 

 

 

 

 

Hurriyet 3/2/2003

İnsanın en iyi dostu şimdi de şeker hastalarının bakıcılığını üstlenecek. Ensülin kullanan 462 şeker hastasıyla bir anket yapan Avustralyalı bir doktorun ulaştığı ilginç bir sonuç şöyle: Köpek sahibi hastalar, kandaki şeker seviyesinin (hipoglisemi) düşmesi durumunda köpeklerinde farklı davranışlar izlemişler. Köpek, sahibinin kan şekeri düştüğünde onu daha dikkatli izliyor ve hasta düzelene kadar da yanından ayrılmıyor.

Alman Diyabet Araştırma Enstitüsü bilim adamlarının British Medical Journal dergisinde yayımlanan raporları da köpeklerin üçte birinin hipoglisemiye reaksiyon gösterdiğini ortaya koydu.

Köpeklerin neden bu şekilde davrandıkları bilimsel açıdan henüz kesin olarak kanıtlanmamışsa da bilim adamları düşük kan seviyesi sırasında salgılanan tipik ter kokusunun köpekler tarafından algılandığını tahmin ediyorlar.

Araştırmacılar köpeği diyabet bakıcısı olarak yetiştirebilmek için Düsseldorf’daki bir hayvan kliniğiyle birlikte söz konusu fenomeni daha ayrıntılı bir biçimde araştıracaklar. 15 000 yıllık dostumuzu yeni bir uzmanlık alanı bekliyor…

Kaynaklar: Die Zeit 40/2002

Serdar Hakyemezoğlu
0

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Kadına Yönelik Bit(iril)meyen Şiddet... Müge Kantar Davran

Kadına Şiddet Sevil Ağtaş

Anı

Bir cevap yazın