Kulluktan Yurttaşlığa Demokrasi Ethem Arı

“Tarihin ilk bin yılında, eğitim sıkı sıkıya Kiliseye bağlı, okuryazarlık, tamamen ruhban sınıfının tekelinde, o da öğrenmesine izin verilen papazlar tarafından icra edilebilen bir uğraşıydı. Uğraşıydı diyorum; çünkü matbaanın icadına daha çok vardı ve kitaplar elle yazılıyor, kopistler tarafından çoğaltılıyordu. Ruhban sınıfı dışında okuryazar, parmakla gösterilecek kadar azdı. Din adamı olmayan egemenlerin ezici çoğunluğu, hatta kimi krallar bile okuma yazma bilmiyor, yanlarından eksik etmedikleri ruhban ve zaten saray erkânı papazlar, hem okutmanlık hem de kâtiplik yapıyorlardı.
Böylece tarihten coğrafyaya, gökbilimden tıbba, her bilim dalı Kilise’nin kontrolü altında ve muazzam bir bilgi birikimi içeren Hıristiyanlık öncesi pagan düşünürlerin, bilginlerin bıraktığı yazılı kayıtlar, Hıristiyan olmadıkları gerekçesiyle yasaktı.
Bilgiye erişimi özenle engellenen cahil halk her türlü hurafeye kolayca inandırılıyor, yazıya erişilmez bir kutsallık yüklüyor ve Kilise’nin yasakladığı pagan ama doğru bilgileri yayanlar, aforoz ediliyorlardı. O tarihlerde dinsizlik bir suç ve toplumdan dışlanmak anlamında aforoz, cüzzamdan beter bir cezaydı. Zaten bir zaman sonra bununla da yetinilmeyecek, hastaları kadim bilgiler doğrultusun da şifalı otlarla tedaviye çalışan ebe kadınlar başta, Kilise’nin resmî bilgisini tartışmaya açan herkes cadı, büyücü, şeytanla işbirliği yaptı diye Engizisyon işkencelerinden geçirilecek, meydanlarda yakılacaktı (1).” İşte bu yüzden matbaanın icadı insanlık tarihinde kulluktan bireyoluşa-yurttaşlığa geçişte çok önemli aşamadır. Osmanlı’ya 271 yıl gibi çok uzun bir süre matbaayı sokmayanlar, kendilerini yeryüzünde Tanrı’nın temsilcisi görenlerdi. Bu yüzden kulluktan yurttaşlığa geçişimiz cumhuriyete değin ertelendi.
*
“Osmanlı sadrazamları kendi canlarının, sultanın iki dudağı arasında olduğunu, bir gazabı sırasında ölüm fermanlarının çıkacağını elbette biliyorlardı. Ama uygulanmakta olan “kulluk sıradüzeni-hiyerarşisi” gereği bu yargı, Tanrı adına veriliyordu, hesabı sorulamazdı. Çünkü sadrazam, kendisi de kuldu ve kulluk bilinci edilgen olmayı gerektiriyordu. Kulların efendilerine karşı boynu kıldan inceydi (2).” İki örnekte görüldüğü gibi insanların kulluktan bireyoluşa-yurttaşlığa geçmesi karanlık uzun çağlarda kan, ter, gözyaşı ile elde edilmiştir. Hangi tür devlet olursa olsun odağında insan vardır. Çalışan, üreten, vergi veren, askerlik yapan insan-halktır. Adı “cumhuriyet” olan her devletin cumhuriyetle yönetilmediği gibi, adı demokrasi olan her rejimde demokrasi olmuyor. Demokrasinin “demokrasi” olabilmesi için halkın kulluktan kurtulup birey-yurttaş bilincine erişmiş olması gerekir. Değilse kendi içinden çıkan birine ayırdında olmadan kulluk edebilir.
*
Üzerine sac, tencere, tava gibi pişirme araçları koymaya yarayan, altında ateş yakılan üç ayaklı üstü üçgen biçiminde gerece sacayağı denir. Demokrasinin yasama (Meclis), yürütme ( hükümet) ve yargı sacayağı üstünde oturması gerekir. Üstelik bu ayaklar eşit uzunluk ve kalınlıklarda denk güçlerde olmalı. Böyle olmazsa dingilder devrilir. Demokrasinin olabilmesi için de birbirlerine bağlı ama birbirlerinden bağımsız yasama-yürütme-yargı sacayağı olması, ayrıca saydamlık ve halkın bilgilendirilmesi için her üçünün medya tarafından desteklenmesi-denetlenmesi gerekir. Demokrasinin basit tanımı budur.
*
Yasamanın bağımsız olabilmesi için milletvekilleri “merkez yoklaması” diye gizlenmeye çalışılan parti genel başkanı işareti ile değil, yalnızca parti üyelerinin oy kullanacağı ön seçimle seçilmelidir. Parti üyelerinin gerçek üyeler olması, il, ilçe yöneticilerinden bağımsız oy kullanabilmesi içinde çok küçük bir tutar olan üyelik aidatlarını ödemeleri gerekir. Bu biçimde seçilen vekiller genel başkan vekili değil, halkın vekili olurlar. Halka karşı sorumlu olacakları İçin mecliste halkın-ülkenin çıkarı doğrultusunda oy kullanırlar. Yürütme bağımsız olur.
*
Sacayağını ikinci ayağı olan yargı terfi ve atamalarda bağımsız olmalı, kendi kendini denetlemelidir. Ayrıca yargının kendi güvenlik gücü olmalıdır. Demokrasinin özü saydamlıktır. Uygulamaların tümü halkın bilgisine açık olmalıdır. Saydamlık olmayan yerde güven olmaz. Devletin halka, halkın devlete güvenmediği ülkede demokrasi olur mu? Burada, sacayağının her birine destek ve denetleme gücü olarak özgür medyanın önemi ortaya çıkıyor
*
Yürütme, devlet kamu yönetiminin günlük yönetimi için tek yetkiyi ve sorumluluğu halktan alan devlet gücüdür. Gücün ayrı devlet erklerine bölüştürülmesi “güçler ayrılığı” düşüncesinden gelir. Yürütme yetkilisi, yasa çıkarmadan (yasama organının görevi) ya da onları yorumlamadan (yargının görevi) sorumlu-yetkili değildir. Yürütmenin görevi yasama organınca yazılmış ve yargı organınca yorumlanmış yasaları uygulamaktır.
*
Demokrasiyi aksatan en önemli neden siyasal bilgisizliktir. Seçmenlerin eğitim ve kültür düzeylerinin düşük olması gibi nedenlerle doğru kararlar veremeyebilirler. Siyasal partiler, siyasal yönlendirmeler (manipülasyonlar) (yalanlar, aşırı vaatte bulunma, yaymaca (propaganda) en güçlü rakipleri olan partiyi din düşmanı gösterme, teröristlerle işbirliği yapmakla suçlama vs.) yaparak seçmenin cehaletinden yararlanıp tercihini kolaylıkla kendi çıkarları doğrultusunda etkileyebilirler. Ayrıca siyasal unutkanlık adını verebileceğimiz bir diğer etmen, önceki seçimlerde aldatılmış seçmeni tekrar kandırabilirler. Yazık ki ülkemizde en çok yapılan, yaşanan bunlardır.
*
Günümüz demokrasilerde “kutsal meclis” ya da “yüce meclis” düşünceleri de çoğunlukçu temsili demokrasinin yumuşak karnından başka bir şey değildir. Çünkü demokrasilerde tek kutsal gerçek halkın kendisidir. Meclisin üstünlüğü, yüceliği ya da kutsallığı ancak gerçek demokrasinin kurallarının işlemesi durumunda söz konusu olur. Bu durumun ise tüm zamanlarda sürdürülüyor olması olası değildir. Ülkemiz örneğinde yaşadığımız gibi, meclisin ve siyasal iktidarın güç ve yetkileri sınırlandırılmadığı zaman totaliter yönetime doğru yol almak kaçınılmaz oluyor. Gece yarısı çıkarılan yangından mal kaçıran yasalara yargı dur diyebilmeli. Gerektiğinde Cumhurbaşkanı, Başbakan gibi siyasileri yargılayabilmelidir.
*
Gerçek demokrasi, çoğunluk egemenliğini, çoğunluğun üstünlüğünü değil, halkın egemenliğini savunur. Gerçek demokraside çoğunluk oylarına sahip bir iktidarın yetkilerinin sınırsız olmaması esastır. Halk adına devleti yönetenlerin güç ve yetkileri mutlaka hukuk kuralları ile sınırlandırılmalı, sınırsız yetkinin diktaya gideceği unutulmamalıdır.
*
Demokrasi bilincine erişmiş yurttaşlık açısından kendimizi sorgulamaya ne dersiniz? Aile içinde her bireyin söz hakkı var mı? Kararlar birlikte mi alınıyor? Karşımızdaki konuşurken sözünü kesmeden dinliyor muyuz? Düşüncemizi kabul ettirebilmek için yüksek sesle mi konuşuyoruz? Apartman, dernek genel kurul toplantılarına katılıyor muyuz? Kendi çevremizin, ülkemizin, azda olsa dünyanın gündemini izliyor muyuz? Kişilere, partilere önyargılı mı yaklaşıyoruz? Bizi öteki partilere karşı kışkırtan siyasilerin ayartılarına kanıyor muyuz? Vergilerimizin nerelere harcandığını sorgulamıyor muyuz? Bu soruların çoğuna “evet” diyorsak demokrasi hedefinde yolumuz uzun demektir.
*
Ülkemizin üç çeyrek yüzyıla yaklaşan demokrasi deneyiminden ne anlıyoruz derseniz; 800 yüzyıl egemen güçler elinde ezilen, horlanan, kul olan, dili, dini değiştirilmeye zorlanan halkımız, padişahlığı, okullarda iyi belletmemiş olmalıyız ki bir kez daha denedi. Bu olumsuzluğa karşın umutsuzluğa yer yok. Demokrasiyi yerleştirmek kolay değil. Deneme yanılma yöntemiyle öğreneceğiz. Partili Cumhurbaşkanlığı sistemine karşı cephe günden güne güçleniyor.

1)- Mine Kırıkkanat, Bir Hıristiyan Masalı, Kırmızı Kedi Yayınevi, s.52
2)- Ömer Tuncer, 13. Yüzyıl Anadolu Devrimi, Bilim ve Gelecek Kitaplığı 52, s.18

3

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Datça Demokrasi Evi Açıldı Haber: Esmeri Alev Ekebaş

Haber

Bir cevap yazın