Madam Tadia Oteli Aysel Yılmaz Duygu Yetgin

Eskişehir Tepebaşı Belediyesi girişimiyle 2013 yılında, Prof. Dr. Nazmi Kozak’ın editörlüğünde basılan Dünden Bugüne Eskişehir’deki 14 İşletmenin Öyküsü kitabından bir bölüm yayınlıyoruz. Bu değerli çalışmadan zaman zaman bölümler yayınlamayı sürdüreceğiz.

Aşağıdaki araştırma yazısı Anadolu Üniversitesi Turizm fakültesi öğretim görevlileri Ayşe Yılmaz Duygu Yetgin tarafından yazılmış, sitemize söz konusu kitaptan aktarılmıştır. 

Günümüzde gelişmiş bir büyükşehir olan ve son yıllarda turizmin de canlanmaya başladığı Eskişehir, 19. yüzyılın son çeyreğinde bakımsız, sessiz, gelişmemiş bir şehir olarak anımsanır. Bağdat Demiryolu’nun gelişi şehri pek çok yönden hareketlendirmeye başlar. Ekonomik, idari ve ticari açılardan gelişen şehir, göçlerin de katkısıyla sosyal ve kültürel anlamda da değişime uğrar. Demiryolunun gelişiyle iki günde İstanbul’dan Ankara’ya ulaşabilen trenin Eskişehir’de bir gece kalması, şehrin turizminin de başlangıcı olur. Bu bağlamda istasyon ve çevresinde otel ihtiyacı doğar.

1891 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan gelerek Eskişehir’e yerleşen Madam Tadia bu ihtiyacı görmüş olmalıdır ki istasyona yakın bir yerde “Hotel Tadia”yı açar. Burası öyle bir oteldir ki Kurtuluş Savaşı’na dahi tanıklık eder. Eskişehir’e gelen seyyahlar burada konaklarlar ve seyahatnamelerinde buradan ve sahibi olan Madam Tadia’dan övgüyle bahsederler.

Kartpostallarda bu otelin fotoğrafları yer alır, ünlü romanlarda bu otelden bahsedilir. Otel, Eskişehir’in olduğu kadar Türkiye’nin de turizm tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bu nedenlerle, bu yazıda Madam Tadia Oteli’nin araştırılması ve ulaşılan bilgilerle Eskişehir turizm tarihine ışık tutulması amaçlandı.

Otel ile ilgili bilgilere ulaşabilmek için birtakım yazılı kaynaklardan yararlanıldı. Madam Tadia Oteli’ne tanıklık etmiş birine ulaşmak, tarih itibariyle mümkün değildi. Bu konuda Eskişehirli gazeteci-yazar Gürcan Banger, Anadolu Üniversitesi öğretim üyeleri olan Doç. Dr. Ertuğrul Algan, Doç. Dr. Kemal Yakut, Yard. Doç. Dr Zeynep Kedik ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün yönlendirmeleriyle gerekli kaynaklara ulaşılmaya çalışıldı.

19. yüzyılın sonlarında sessiz bir kent: Eskişehir

Eskişehir, Osmanlı İmparatorluğu döneminde merkezi Bursa olan Hüdavendigar ili içerisinde yer alır. Yaverandan Muzaffer Paşa’nın 22 Haziran 1891 tarihli yazısında, Sultanönü Sancağı’nın kurulduğundan ve Eskişehir
kazasının Sultanönü olarak bilindiğinden bahsedilir. 1813-1814 yıllarında Anadolu’yu gezen seyyah ve diplomat John Mc. Kinneir izlenimlerinde,şehirde konaklayabileceği bir yer bulamadığından şikâyet eder. 

.“Şehre vardık. Müsellime fermanı gösterip kalacak yer istedik. Yarım saat avluda bekledikten sonra toprak evlerin arasında ahır gibi dar bir yere götürdüler. Bir başka yer istemek için uşağımı müsellime gönderdim. Daha iyi bir yer yok Eskişehir’de demişler.”

Seyyahların büyük kısmı 19. yüzyılın ilk yarısında Eskişehir’i “ölü, cansız ve dikkati çekmeyen bir yer” olarak tanımlar. Ancak verimli bir ovaya sahip olan şehir ilk çağlardan beri kullanılan ticaret ve ordu yollarının üzerinde kuruludur. Hem arazi hem iklim açısından bir geçiş bölgesi olmasının yanında Orta Anadolu’nun Marmara ve Ege’ye açılan kapısı niteliğindedir.

Çevre illere uzaklığının fazla olmaması; karayolu ile bu illerdeki ürünlerin Eskişehir’de toplanabileceğini, istasyon aracılığıyla da İstanbul’a ve Avrupa’ya taşınabileceğini gösterir. Bu nedenlerle 1871 yılında BerlinBağdat Demiryolu’nun Anadolu bölümünün Eskişehir üzerinden geçmesi planlanır ve şehir, demiryoluyla beraber bir hareket ve canlılık kazanmaya başlar.

Joseph Grunzel 1897 yılında yazdığı “Küçük Asya’nın Ekonomik İlişkileri” adlı kitabında Eskişehir’in, Anadolu Demiryolları ağının üç ana hattının kavşak noktasında bulunduğundan ve İstanbul, Ankara ve Konya’ya direk bağlantısının olduğundan bahseder. Bu nedenle Anadolu Demiryolları Genel Müdürlüğü yönetiminin başlangıçta Eskişehir’de olması gerektiği düşünülür. Ayrıca Grunzel, şehirle ilgili izlenimlerinden bahsederken belki de
Madam Tadia’nın da aralarında bulunduğu Avusturyalıların Eskişehirlilerle lületaşı ticareti yaptığını ve şehre bir Avrupa havası kattığını yazar.

Buradan Madam Tadia’nın şehirdeki tek Avusturyalı olmadığı ve Viyana Eskişehir arasındaki lületaşı ticaretinden dolayı başka Avusturyalıların da bulunduğu anlaşılır. Bu da Madam Tadia’nın lületaşı ticareti vesilesiyle Eskişehir’e gelmiş olabileceği konusunda ipucu verebilir.

Civelli ise 1913 yılında Eskişehir’de yaşayan yaklaşık 60 Alman demiryolu işçi ailesinin ve her milletten 141 öğrencisi olan Alman Demiryolu Okulu’nun varlığından söz eder. Aynı zamanda yerli işçiler için Almanca dil kursları da açılır. Böylece Eskişehir’in sosyal ve kültürel açılardan bir gelişim yaşadığı söylenebilir.

28 Aralık 1904 tarihli The Times gazetesinde The Land of the Anatolian Railway I adlı makalede Eskişehir’deki demiryolu atölyeleri ve burada çalışanlar hakkında oldukça detaylı bilgiler verilmektedir:
“Depo ve atölyelerinde 43 lokomotif 1880 vagon bakımı yapılmaktadır. Buradan 3 hat geçer: Eskişehir- Ankara, Eskişehir- Konya, Eskişehir – Bilecik…. Vagonlar mükemmel kalitede, Alman yapımı, bunun yanı sıra Fransız ve Belçika yapımı olanlar da var. Atölyeler eski Prusya Devlet Demiryolları’nda görev yapmış olan Alman mühendisin kontrolünde.

Burada çok modern ve pahalı araçlar var…. Atölyelerde 280 kişi çalışmakta; bunların azı Alman, çoğu Avusturyalı. Mekanikçilerin %80’i bu konuda doğal yetenekleri olan Türkler. Geçtiğimiz aylarda şirket bir mühendislik teknik okulu açtı. 24 öğrencisi var. 18’i Türk, 2 Ermeni, 2 Rum, İtalyan, 1 Avusturyalı. Eğitim dili demiryolu şirketinin ana dili olan Fransızca. Depolarda 140 kişi çalışmakta. Başlarında Prusya- Polonyalı bir mühendis var, birkaç da Avrupalı. …Bu adamlar dışında 140 kişi de istasyon görevlisi (şoförler, Bilecik, Ankara, Konya trenlerinde görevli bekçiler) olarak çalışmakta, bunların çoğu Rum ve Ermeni. Böylelikle Eskişehir’de demiryolu nüfusu 500 ailenin üzerinde..”

1907 yılında Bağdat Demiryolu yapımında çalışan Almanlara, Eskişehir merkezli Protestan bir cemaat kurmakla görevlendirilen Otto Schönewolf, Eskişehir’de bir yıl kalır ve bu süre içinde izlenimlerini kız kardeşine mektuplarında anlatır. Schönewolf Almanya’ya yazdığı mektuplarda, Eskişehir’deki tekdüze yaşamdan da yakınır. Trenin gelişi dışında şehirde bir hareket olmadığını, tam bir ölüm sessizliğinin hüküm sürdüğünü, konuşacak bir komşunun bulunmadığını ve sadece trenin istasyonda durduğu süre içinde biriyle konuşma fırsatı yakaladığını anlatır. 

Birinci Dünya Savaşı arifesinde Anadolu’da seyahate çıkan İstanbul, Eskişehir ve Ankara üzerinden Konya’ya kadar 2300 kilometre
seyahat eden Macar Türkolog Béla Horváth ise bu görüşün aksini şu sözlerle savunur:

“Şehir merkezindeki gezimizi bitirdiğimizde artık hava da kararmaya başlıyor. Yanından geçtiğimiz evlerden birinden neşeli kahkahalar ve eğlence sesleri geliyor. Bir Rum ailesinde düğün olduğunu öğreniyoruz.
Tambur, darbuka, keman ve tef çalınıyor. Neşeli müzik bütün sokağı inletiyor. Burası damat evi ve anlatılanlara göre bu tür eğlencelerde kapı, gelen her konuğa açık oluyor. Bahçe kapısından girdiğimizde kadınlı erkekli bir grup insanın el ele tutuşup büyük bir daire oluşturarak dans ettikleriniz görüyoruz.
Kadınların ve erkeklerin birlikte eğlenmesi o zamanlar son derece ender görülen bir olay. İslam ahlakının yasakladığı bu olay daha sonraları Anadolu Hristiyanları tarafından da benimseniyor; onlar da kadın ve erkek toplulukları ayrı toplumsal yaşam sürdürmeye başlıyorlar:
Yabancı kadınlar ve erkekler dışarıda birbirleriyle konuşmuyor, birbirine bakmıyor, birlikte yürümüyorlar. Bu sadece Müslümanlar tarafından değil, Hristiyanlar tarafından da uygulanıyor. Hatta dostlar arasında evlerde bile kadınlı erkekli aynı odada bir araya gelmek çok ender kar-
şılaşılan bir durum.”
Eskişehir’e yolu düşen seyyahların kent ve insanları ile ilgili verdikleri bilgilerden; şehrin aslında az gelişmiş olduğu, şehri Bağdat Demiryolu’nun canlandırmaya başladığı, bunun yanı sıra şehirde Müslüman ve gayrimüslimlerin uyum içinde yaşadığı anlaşılır.

Bağdat Demiryolu şehre canlılık getirir…

1871 yılında yapımına başlanan Haydarpaşa-İzmit Demiryolu’nun sadece 24 km’lik bir kısmı tamamlanabilir. Bunun üzerine Padişah Abdülaziz tarafından demiryolları inşaatının daha sistemli bir şekilde yürütülmesi için, Alman Wilhelm Von Pressel başmühendis olarak atanır. Böylece demiryolu inşaatı hızlanır ve 1873 yılında İzmit’e ulaşır. Pressel’e hazırlatılan 5000 km’lik Anadolu hattı projesi, Osmanlı Devleti’nin mali gücünün yetersiz oluşu ve hatların yapımında çıkan anlaşmazlık nedeniyle kâğıt üzerinde kalır ve 1875 yılında demiryolunun yapımı rafa kaldırılır. 1888 yılında Deutsche Bank adına M. Kaula, Haydarpaşa-İzmit hattının ve bu hattın
Ankara’ya kadar uzatılması için 99 yıllık imtiyazını alır ve 1889 yılında Anadolu demiryollarının geliştirilmesi amacıyla Anadolu Demiryolları Osmanlı Şirketi kurulur. Duraksamalara rağmen 1889’da tekrar başlayan çalışmalarla Eskişehir demiryolunun yapımı Haziran 1892’de, Ankara’ya kadar olan bölümü ise 27 Kasım 1892’de tamamlanır. İzmit-Ankara hattının başarılı olmasından dolayı Padişah II. Abdülhamid, memnuniyet göstergesi olarak 15 Ocak 1893 (28 Receb 1310) tarihinde Eskişehir – Konya, Ankara-Kayseri hatlarının yapımını da aynı şirkete verir. 29 Temmuz 1896’da raylar Konya’ya ulaşarak demiryolu işletmeye açılır. Ankara-İstanbul treni ile her gün Ankara’dan 20-30 vagon zahire ile eşya, 30-40 kişi de yolcu taşınır.

İstanbul’dan gelen vagonlarda ise tüccarların eşyaları taşınır. Demiryollarının faaliyete geçmesi aşar vergisinin yükselmesine neden olsa da çevresindeki yerleşim yerlerindeki üretimin ve nüfusun artmasını da sağlar. Demiryolu yapımı öncesi 1885 tarihli Hüdavendigar Salnamesi’nde kaza merkezinin nüfusu toplam 17.212’dir. 1893 Hüdavendigar Vilayet Salnamesi’ne göre ise demiryolunun yapımından sonra kaza merkezi ve köylerle birlikte nüfus toplam 59.657; 1900 tarihli Hüdavendigar Vilayet Salnamesi’ne göre kazanın nüfusu 71.486, 1903’te ise 72.772 olur.

Cuinet, 1894’te yayınladığı La Turquie d’Asie adlı seyahatnamesinde o dönemde Eskişehir’de 3 eczane, 25 han, 2’si istasyonda olmak üzere 4 lokantalı otel, 4 hamam, 26 adet deri tabakhanesi, 700 dükkân, 15’i hububat deposu olmak üzere 30 depo, 22 kuyumcu atölyesi, 4 şekerci dükkânı, 12 çömlek ve çini imalathanesi, 4 su değirmeni, 4 buharlı değirmen, 5 de gazino olduğundan bahseder. 

Demiryolu şehre bürokrasiyi de getirir. Bununla beraber şehirde yaşayan memur ve demiryolunda çalışan işçi ve teknik elemanların sayısında artış olur. Kafkaslardan ve Balkanlardan gelen göçmenler de nüfusun artışını etkiler. Gelen göçmenler demiryolu civarına yerleştirilir. 1891 yılında Anadolu demiryolu yapılırken çalışmaya gelen Avrupalı işçi ve mühendislerin isteği üzerine Saint Augustin de I’Assomption rahipleri buraya yerleşirler ve bir okul açarlar. 

Böylece şehir sosyal, kültürel, idari ve ekonomik açıdan değişmeye ve gelişmeye başlar. Şehrin değişimine katkı sağlayan bir diğer unsur da cer atölyelerinin açılması olur. Buharlı lokomotif ve vagonların tamir edilmesi amacıyla Almanlar tarafından kurulan ve Cumhuriyet öncesi ilk sanayi kuruluşu olan “Cer Atölyesi” ile Eskişehir, Osmanlı döneminde sanayi alanında atılım yapan
ender Anadolu şehirlerinden biri olur. Bu atölyeler ekonomik açıdan olduğu kadar şehre sağladığı sanayi alanında ustalaşmış işgücü açısından da büyük önem taşır. Şehirde çalışan işçiler arasında bir “iş kültürü” oluşur.

Tarımla uğraşan ve zanaatkâr bir toplum, düzenli iş saatleri ve izin günleri ile de tanışmış olur.
Bohemya’dan Eskişehir’e Madam Tadia Kasım 1892’den itibaren başlayan İstanbul-Ankara tren seferleri Eskişehir’in turizm tarihinin başlangıç noktalarından biri olur. İstanbul’dan hareket eden trenler iki günde Ankara’ya ulaşırlar. Çünkü trenler birtakım yetersizlikler nedeniyle sadece gündüzleri hareket eder ve yolcular bir gece zorunlu olarak Eskişehir’de konaklar. Yolcuların konaklama gereksinimini istasyon civarındaki Madam Tadia’nın Oteli ile şehirdeki diğer hanlar ve hamamlar karşılar. Halit Refik Karay, Üç Nesil Üç Hayat adlı romanının Yolculuk bölümünde paralı olan ve alafranga yeme usulüne alışkın olan yolcuların Madam Tadia’nın Oteli’ne, parası olmayanların ise hamama gittiğinden şöyle
bahseder:
“Bu devirde bütün Anadolu için her gün, sabahları, Haydarpaşa’dan bir tek tren kalkıyor ve banliyö istasyonlarına da uğrayarak ağır ağır, gacur gucur, akşama, geç vakit ancak Eskişehir’e varabiliyor. Oraya varınca bütün yolcular inmeye ve geceyi vagonlardan başka bir yerde geçirmeye mecburdurlar. Paralılar bir Alman kadının işlettiği otele giderler, parasızlar, civardaki hamama!Otel hayatına, alafranga yemeğe ve alafranga yeme usulüne alışamamış paralılar da hamamı tercih ederler. Evvela bir güzel yıkanırlar; sonra tüylü havlularla serilmiş peyke ve sedirlere uzanır, hoş bir uykuya dalarlar. Sabahleyin pek erken kalkıp trene yetişmek, yeniden yer bulmak ve kapmak, eşyasını yerleştirmek, daha önceden nevalesini de düzmek icap eder. Koca trende bavullu kimse yoktur; sepet, heybe, bohça ve en lüzumlu iki nesne: Testi ve ibrik! Vagonli20, vagon restoran? Direktör Hügnen: “Pöh, bu ahali daha iki yüz sene o ihtiyaçları hissedemez ve istifade kabiliyetine eremez!” ve suratını asarak Löbon Pastanesi’nde şampanyasını yuvarlıyor ve yaprak sigarasının dumanını halkalıyor. ”

Antik Frigya Uygarlığı’nı araştırmak üzere Eskişehir’e gelen ve ağabeyi Gustav Körte ile Gordion’da ilk kazıyı gerçekleştiren Alman filolog Alfred Körte (1896), şehrin demiryolu geçtikten kısa bir zaman sonra hayret edilecek şekilde canlandığını, toprak damlı ve kerpiç göçmen evlerinin Porsuk’un sol kıyısında gelişmeye başladığını, istasyon çevresinde de Rumların açtığıyeni otel ve evlerin bulunduğunu belirtmiştir. 

1899 yılında Anadolu gezilerini kaleme alan ve şehri iki kez ziyaret eden Alman seyyahlar Roman Oberhummer ve Heinrich Zimmerer ilk gelişlerinde cansız bir ortamla karşılaştıklarını söylerken ikinci gelişlerinde sosyal görüntünün değiştiğini, caddelerde canlı ve renkli bir yaşam olduğunu belirtirler. Şehirde Porsuk Çayı’nın üzerindeki eski köprü ve hamamlar dışında tarihi bir yerin olmadığı, ancak Bohemyalı misafirperver biri olan Madam Tadia’nın ve otelinin övgüye değer olduğunu anlatırlar.

Civelli, eserinde İstanbul-Ankara treninin mola verdiği Eskişehir’de Madam Tadia’nın otelinde kaldıklarından şöyle bahseder: 
“ … (1913) Anadolu treni kalkmadığı zamanlarda, konaklama için bir yer bulunması gerekliydi. Otel Tadia, istasyon yakınlarında bulunan, iyi bir mutfağı ve temiz yatakları olan bir oteldir. İşletmecisi cana yakın olan Bayan Tadia, Almanca konuşan Bohemyalı bir kadın, aynı zamanda müşterilerle keyifli sohbetler eden buna çabalayan biriydi…”

Bu nedenle istasyon çevresi hareketlenmeye başlar. Kimi yolcu hanlar ve hamamlarda kalırken, kimisi de istasyon yakınlarında bulunan Madam Tadia Oteli’nde kalır. Madam Tadia, (bazı kaynaklara göre Tadeus Teyze, Mama Tadia, Madam Tatia, Frau Tadia) 1891 yılında Bohemya eyaletine bağlı Jungbunzlau’dan Eskişehir’e gelen Avusturyalı bir kadındır26. Bilindiği gibi Avusturya İmparatorluğu, 1867 yılında Macaristan’la birleşerek Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nu kurmuştur. Bohemya 1918 yılına kadar Avusturya-Macaristan’a bağlı bir eyalettir. Sonraki yıllarda ise Çekoslovakya’ya bağlanmıştır. 1993 yılından beri de Çek Cumhuriyeti topraklarındadır.

Bohemya eyaleti içerisinde yer alan Mlada Bolestav şehri, halen Almanların kullandığı şeyliyle Jungsunzlau olarak anılır. Bu yüzden bazı kaynaklarda Madam Tadia’nın Macar ya da Çek olduğundan da bahsedilir.

Macar seyyah Béla Horváth 19-20 Temmuz 1913 tarihinde Anadolu’ya yaptığı seyahatte Madam Tadia’dan şöyle bahseder:
“… Trenimiz akşama Eskişehir’e ulaşıyor. Yolcular treni terketmek zorundalar, çünkü Anadolu’da trenler sadece gündüz hareket halinde olabiliyor. Trende bulunan herkes eşyalarını toplayıp otellere taşınıyor.

Yarın sabah tekrar yola çıkılacak. Biz, tam 22 yıl önce Avusturya’dan bu kente taşınan yaşlı Tadeus Teyze’nin oteline yerleşiyoruz. Çok sempatik olan bu yaşlı kadın yabancı ve yerli yolcular tarafından çok sevilen bir otel işletiyor… Ertesi sabah daha güneş doğmadan uyandırılıyoruz: Trenimiz beşte yola çıkacak…”

Madam Tadia’nın Çek asıllı olduğunu Halide Edip Adıvar da “Ateşten Gömlek” adlı romanında şu cümlelerle destekler:
“Burada akşamları Tadia’da beraber yemek yiyoruz. (Eskişehir’de otel işleten Çek asıllı bir kadın. Madam Tadia adını taşıyan bu kadın gösterdiği sevgiden ötürü Tadia Ana, Mama Tadia diye anılıyor.) Ordaysan sen de gelirsin hele bir içeri gir bakayım. İhsan ne yapıyor?”

Madam Tadia Oteli, ne bir ev ne de bir köşktür…
Günümüzde artık bulunmayan Madam Tadia Oteli’nin fiziksel özelliklerini yazabilmek için fotoğraflardan ve literatürden yararlanmak gerekir. Otel bahçeli, iki katlı olup giriş kapısının üzeri cumbalı olan bir köşktür. Pencerelerinden görünen perdeler, bize odaların gayet estetik ve zevkli döşendiği konusunda fikir veriyor. Ayrıca ön sol pencerede ve giriş kapısında kullanılan renkli camların hac formunu andıran vitray ve kubbe formunda olduğu görülüyor. Bahçe duvarı ahşap çitlerle çevrilidir. Otelin girişindeki cumbanın üzerinde Latin alfabesiyle yazılmış “Hotel Tadia” tabelası bulunuyor. Bahçe kapısının iki yanına gaz lambaları konulmuş. Fotoğraf 3’e dikkatlice bakıldığında bahçede oturan bayanların giysilerinin Avrupai oluşu göze çarpıyor.

Bu durum da bu otele neden Avrupa Oteli denmesini açıklar niteliktedir.

Mary Augusta Mason Dickinson Poynter adlı eserinde “Madam Tadia’nın evi ne bir otel ne de bir handır. Aslında her ikisi de sayılabilir. Konaklamak için çok konforlu bir mekândır. Herkese hitap edecek şekilde döşenmiştir ve şehrin en önemli simgelerinden biridir.” şeklinde bahsederek bize otelin donanımı hakkında kısa da olsa fikir verir.

Halide Edip Adıvar, Kurtuluş Savaşı yıllarını anlattığı Türk’ün Ateşle İmtihanı adlı romanında, otelde kaldığında o dönemlerde fazla yaygın olmayan ve konforlu sayılan yaylı kanepeden bahseder. Ancak ilerleyen sayfalarda karyolanın yaylı olmadığı, ancak şiltenin kuştüyü olduğu, hatta romanını yazmadan önce kahramanlarını Madam Tadia’nın kuştüyü yatağında belirlediği anlaşılır:
“Ankara’daki Hilali Ahmer, beni, bir takım hediyelerle askere gönderdi.
Ben de Fatiş’le Yoldaş’ı yanıma alarak karargâhtan bazı zabit arkadaşlarla birlikte cepheye gittim. Orada küçük bir otel vardı ki bir Çek kadını tarafından işletiliyordu. Madam Tadia adını taşıyan bu kadın gösterdiği muhabbetten dolayı Mama Tadia diye anılıyordu. Ben yine bir sıtma geçirdiğim için, yaylı bir karyolada yatmak hayalleri içindeydim. Fatiş’e o gece yaylı bir karyolada yatacağımı söylediğim zaman ‘O
da ne demektir?’ diye sordu. Ben de yorgun bir sırt için bunun adeta bir lokum olduğunu söyledim. Güldü (s. 181).”

“Madam Tadia’nın odasındaki karyola yaylı değildi, fakat şilte kuş tüyü olduğu için gayet rahattı. Yoldaş ayak ucuma tırmandığı zaman bu yumuşak şilte hiç hoşuna gitmedi, hırlamaya başladı. Fatiş de gülerek:
‘Bu yatak beni gıdıklıyor’ dedi (s. 183).”

Öyle ki Halide Edip, ileride yazacağı “Ateşten Gömlek” adlı romanının kahramanlarını Madam Tadia’nın otelinde kurgular. Gerçekten de romanda geçen karakterler, aşağıdaki konuşmada belirtildiği gibi Hemşire Ayşe ve Mehmet Çavuş’tur:
“Odadan çıktıktan sonra Dr. Şemsettin’e onu yeni bir romana kahraman yapacağımı, adını Ayşe koyacağımı söyledim. Doktor gülerek, erkek kahramanın kim olacağını sordu. Henüz bilmiyordum. Kumandanlardan biri, İstanbullu bir genç, belki de Mehmet Çavuş olabilirdi… Mama Tadia’nın kuştüyü yatağına çekildiğim zaman uyumadan önce bunu düşünüyordum. Fakat Eskişehir’deki vazifem zihnimi o kadar meşgul etti ki Ankara’ya dönünceye kadar bir karara varmadım. Ankara’da derhal romana başladım (s. 199).”

Adı geçen romanda Halide Edip’in şu cümlelerinden, odanın duvarında İsa’nın resminin ve bir aynanın asılı olduğu anlaşılır:
“Şimdi Binbaşı olan Tevfik Bey, bizi kabul ederek Madam Tadia’nın oteline götürdü. Zabit arkadaşlar karargâha misafir oldular. Yatak odamıza çekildiğimiz zaman hatırladığım şey, Fatiş’in duvarda İsa’nın resmine şaşkın şaşkın bakmasıydı. Yoldaş’ı duvardaki aynaya hücum etmekten zor alıkoyabildik. Çünkü ömründe ilk defa ayna görüyordu. Ben Yoldaş’ı, Fatiş’in yanına bırakarak Hilali Ahmer hastanesine gittim (s. 181).”

Otel odaları dışında bir de yemek odasının olduğu ve yemek odasında üç adet masa olduğu görülür. Savaş yıllarında bile masaya çiçek koyması da Madam Tadia’nın estetik ve zarafete önem veren biri olduğunu gösterir.

Madam Tadia’nın yemek odasında üç masa vardı. Bir tanesi çiçeklerle süslenmişti. Binbaşı Tevfik ile Binbaşı Şemsettin ve Salih Beyler için. Köşede, bize küçük bir masa hazırlamışlardı (s. 182).”
Madam Tadia’nın misafirperverliği romanlara konu olmuştur.

Madam Tadia’nın bahsedildiği tüm yazılarda onun misafirperverliği, güler yüzü, temiz ve yardımsever oluşu ve mutfak becerisi konu edilir. Bu yazılardan onun hizmet anlayışının ne kadar gelişmiş olduğu anlaşılır. Aşağıda bunu destekleyen ifadelere yer verelim. Betty Cunliffe, Boğaziçi’nden Bağdat’a yolculuğunda yaşadığı anılarını anlattığı eserinde Madam Tadia’yı ve mutfak becerisini şöyle över:
“Eskiden uzun süre kalmaya gerek yoktu ama iyi ki de Eskişehir’de oyalanmak zorunda kaldık. Madam Tadia’nın muhteşem mutfak becerisi, misafirperverliği ile bir gece dinlendik. Ayrıca lületaşından pipolar da aldık…”

Şu cümlesinde de Madam Tadia’nın müşterilerine kendilerini evlerinde hissettirdiğini anlıyoruz. Trene geç kalan müşterisini uyandırması ve ona paket halinde yiyecek hazırlaması da belki de hizmet sektörü için önemli bir kaynak oluşturabilecek niteliktedir:
“Ertesi sabah erkenden kapım çaldı. Birden irkildim. Madam Tadia, üzerinde sabahlıkla Medusa başı gibi saçlarını ince kâğıtlarla sarmış bir şekilde kapıda duruyordu ve bana Fransızca olarak trenin hareket etmek üzere olduğunu söylüyordu. Elime bir paket sandviç tutuşturdu ve kendimi eşyalarımla dışarı zor attım.”

David Fraser ve W. Blackwood ise 1909 yılında yayınlanan Bağdat Demiryolu güzergâhında yaptığı seyahat notlarında Eskişehir’den ve Madam Tadia’nın otelinden övgüyle şöyle bahseder:
“Eskişehir başka bir şey için daha takdir edilir, bu da Madam Tadia’nın otelidir. Madam’ın milliyetini bilemiyorum, ancak çok iyi bildiğim bir şey varsa o da bana bir Franka tatlı, temiz ve çok konforlu bir yatak sağladığıdır. Hatta bunun yanında kendi el yapımı İskoç çorbası ve sütlü kahvesi (café au lait) de çok lezzetlidir.”

İstanbul İngiliz Büyükelçiliği İkinci Kâtibi C. N. E. Elliot, Madam Tadia Oteli’nin istasyona yakınlığından ve sundukları çorbaları, börekleri ve sütlü kahvesiyle ünlü olduğundan şöyle bahseder:
“Eskişehir’de kişi trenden ayrılmak zorunda ve geceyi istasyona yakın bir otelde geçirmek zorunda. Ancak Eskişehir’deki gibi bir girişim hiçbir yerde yoktur, istasyondan birkaç adım ötede Madam Tadia tarafından işletilen küçük bir otel, tüm hatta çorbaları, börekleri ve sütlü kahvesiyle ünlüdür.

Halide Edip Adıvar “Ateşten Gömlek” adlı romanında da Madam Tadia’nın pastalarından bahseder. Kurtuluş Savaşı yıllarının anlatıldığı romanda, Halide Edip ve silah arkadaşlarının Madam Tadia’nın pastaları sayesinde biraz olsun savaşın kötü atmosferinden çıkıp neşelendikleri şu cümlelerden anlaşılır:
“Sen kumandana git Cemal, diyordu. Geçen gün geldi, hastaneyi gezdi.
Bunları tamamen iyi anlayan, iyi ve mert bir yüzü var. Sen ona hayatını açıkça anlat, olmaz mı? Göreceksiniz, hepiniz yine el ele beraber çarpışacaksınız. Nihayet Madam Tadia’nın pastaları etrafında neşemizi bulduk. Tam o sırada dışarıda bir mahmuz şakırtısı, kapı açılıyor, Haşmet Bey elinde kamçısı giriyor, askeri başı yine eski gördüğümüz gibi, fakat biraz şakakları ağarmış…. Kahvemize ve pastamıza iştirak etti.”
Anlaşıldığı üzere Madam Tadia, sadece mutfak becerisi ile değil sunduğu farklı lezzetler ve uygun fiyatları ile de o dönemde Eskişehir’in en önemli mekânlarından biri olur.

Madam Tadia için müşteri misafir gibidir…

Farklı milletlerden birçok müşterisi olan Madam Tadia için oteli, evi gibidir.
Bunu müşterilerine öyle çok hissettirir ki pek çok seyyah ve ülkenin önemli şahsiyetleri, Eskişehir’e geldiklerinde burada konaklamayı tercih ederler.
İstanbul İngiliz Büyükelçiliği İkinci Kâtibi C. N. E. Elliot 1905 yılında The Times gazetesindeki yazısında ve Anadolu’yu trenle seyahat eden Jgnaz Civelli, Türkolog Macar Bela Horvath, Mary Augusta Mason Dickinson Poynter, Betty Cunliffe, David Fraser ve W. Blackwood, Alman Oberhummer ve Zimmerer gibi seyyahlar seyahatnamelerinde Madam Tadia Oteli’nde kaldıklarından bahsederler. 1903 yılında atla seyahat eden Prof. Dr. Richard Leonhard, Küçük Asya’nın Kuzeyinde Gezi ve Araştırmalar adlı eserinde, Madam Tadia Oteli’nde kalmak üzere arkadaşlarını da yanına alıp Eskişehir’e doğru yola çıktığını anlatır.

Sör William Ramsay, 6 Mayıs 1908, Perşembe günü yazdığı günlükte her zamanki gibi Madam Tadia Oteli’nde kaldıklarından şöyle bahseder36:
“Geceyi her zaman kaldığımız odalarda geçirdikten sonra (ki biz her zaman mütevazı ama sessiz bahçeli evi tercih ederiz) sabah 5:20’de Konya treninde güne başladık. 15 saat yolculuk yorucu geçecekti.”
“Normalden daha az polis denetimi (gözetim) vardı. Eskişehir’de tren gece durdu ve isimlerimiz ve seyahat izinlerimiz alındı. Görevli polis memuru izin belgemi kaldığım otele göndereceğini söyledi. Sabah erkenden Konya treniyle gideceğimizi söyledim. Söz verdi, gelen yolcular biter bitmez otele gönderecekti.”

Otel, Kurtuluş Savaşı’na tanıklık eder…

Halide Edip Adıvar da Kurtuluş Savaşı yıllarını anlattığı Türk’ün Ateşle İmtihanı 37 adlı romanında Madam Tadia’nın Oteli’nde kaldıklarından aşağıdaki konuşmalarda verildiği gibi sıkça bahseder. Bu konuşmalardan, Madam Tadia Oteli’nin savaş yıllarına tanıklık ettiği ve gerek Halide Edip’in gerekse Salih Zeki, Binbaşı Tevfik, Şemsettin Bey, Ruşen Eşref, Yusuf Akçura, Yakup Kadri, Hariciye Vekili Bekir Sami Bey ve Gürcistan prensi gibi önemli şahsiyetlerin bu otelde kaldıkları anlaşılır:

“… Biz sofraya oturur oturmaz, kapı açıldı. İçeriye Kafkasyalı bir grup girdi. Çok parlak kostümleri vardı. …. Nihayet onlardan sonra içeriye siyahlar giyinmiş iki diplomat kıyafetli adam girdi. Bunlardan biri Bekir Sami beydi. … Kaymakam Tevfik kulağıma eğilerek: ‘Yanındaki Gürcü elçisi bir menşeviktir. … Öteki ince belli, gümüş hançerliler Gürcistan elçiliğinin kâtipleridirler. Aralarında şu yakışıklı adam da Gürcistan prensidir.’ Etraftakiler hep Fransızca konuşuyorlardı. Bir Anadolu otelinde bu, bize biraz tuhaf geldi (s. 182).”
“Yedi ve sekiz Hazirana kadar, Mama Tadia’nın odasında yatmadan kitap okur, şamdanı söndürmezdim. Sokaklarda ses seda yoktu (s. 200).”
…………..
“Saat dört buçukta Mama Tadia’ya gittiğim zaman iki kişinin beni beklediğini söylediler (s. 202).”
…………….
“Mama Tadia’nın otelindeki odama gider gitmez, bana karargâhtan bir haber geldi. Mustafa Kemal Paşa benim için vagonunda bir kompartıman ayırtmış olduğunu ve saat dokuz buçukta hareket edeceklerini yazıyordu.…. Mektubu getiren nefer ayrıldıktan sonra, şiddetli bir infilakla bütün camlar kırılmağa başladı. Her yerden ateş ediliyor, sokaklarda ayak sesleri işitiliyordu. Sanki Yunan ordusu girmişti yahut da yeni bir ihtilal başlamıştı. Aşağıya indim. Mama Tadia’yı gördüm. O bana evin arka taraflarına Yunan uçaklarının bomba attıklarını söyledi.

En büyük endişem, istasyonda trene konmak üzere götürülen sedyelerin bir zarara uğramış olmalarıydı (s. 205-206).”

Halide Edip Adıvar’ın Kurtuluş Savaşı yıllarını anlattığı bir diğer romanı da “Ateşten Gömlek”tir. Bilindiği gibi Halide Edip, romanlarında gerçek kahramanlara yer verir. Burada geçen kahramanlar da diğer romanlarında olduğu gibi silah arkadaşlarıdır. Bu romanında da Madam Tadia’nın yaşanan acı olaylara tanıklık etmekle kalmayıp onlara bizzat destek verdiğini ve üzüntü duyduğunu görüyoruz.

Aşağıda “Ateşten Gömlek” romanından alıntılara yer verilmiştir.

İhsan’ın yaralandığını ve benim kendisine baktığımı tabii biliyorsun. Şimdi Madam Tadia’da yatıyor, hayli iyidir. Cemal’den mektup aldım. Haşmet Bey harbi şükür yarasız geçirdi. Yalnız İstanbul’dan beraber geldiğimiz Seyfi şehit oldu (s. 146). ”
“Bana Madam Tadia bakıyor. Ufukta yine harp sesleri var. Savaş olursa hücum borusunu duymuş kumandan atı gibi içim kabaracak, ben de iş başına koşacağım.

Her asker geçtikçe Madam Tadia pencereden bakıyor, önlüğü ile gözlerini siliyor, hep ağlıyor: ‘Ne kadar ana da ağlayacak, hepsi ne güzel, neden bu kadar güzel, nasıl bu kadar güzel?…’ diyor (s. 147).”

Bir akşamüstü şakaklarına kirli siyah saçları yapışmış, sarhoş gözleri kan içinde nara atarak laterna çalarak Yunan askerlerinin Madam Tadia’nın oteline hücum ettiklerini rüyamda gördüm. Gözümü açtım, top ve bomba sesleriyle otel sarsılıyordu. Yataktan fırladım, merdiven başına gittim. Zavallı ihtiyar kadın topallaya topallaya yukarıya geliyordu. Tayyare hücumu olduğunu söyledi. Sonra yavaşça hastaları naklettiklerini ve tahliyeye karar verildiğini fısıldadı, bana yardımını rica ettim, giyindim, hastaneye gittim
(s. 149).”

İlk defa İzmir yolunda çektiğim mihnet, bu an ruhumdan taştı, dudaklarımdan fırladı. Bir ses duydum. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Bu seste ıstırabın yenemediği bir hayat cesaretini hissettim. Bana doğru geliyordu. Arkasına döndü, birisine seslendi:
─ Belki Madam Tadia’ya kadar gitmiştir. Ben gider kendisini bulurum,
teşekkür ederim doktor, zahmet etmeyin.
Bu Haşmet Bey’di. (s.153).
“…. Eskişehir’e geldim. Ayşe’nin senden sonra mühim bir hastası daha
oldu. İnegöl takiplerinde yaralanan bir eski arkadaş.
-Kim? Dedim.
─ Şu bizim fırkaya kumandan olan zat, eski dost ve arkadaş.
─ Haşmet Bey!
─ Ha şunu bileydin. Madam Tadia’nın otelinde senin yattığın odada yatıyordu. Ben bu izinden istifade ederek birkaç gün için Ankara’ya geldim. İki gün sonra da Ayşe geldi. ‘Hastanı nasıl bıraktın?’ dedim, ‘yalnız üç gün için geldiğini ve hastasını bir başka hemşireye bıraktığını’ söyledi. Taşhan’da benim yanımda kaldı.”

İpek Çalışlar, romanında40 Halide Edip’in, Yüzbaşı Salih Zeki’nin, Ruşen Eşref ve Yusuf Akçura’nın da Madam Tadia Oteli’nde kaldıklarını şu cümlelerle destekler:

Halide: ‘Bu iğrenç şey de nesi?’ diye sormuştu. Cevap veren Madam Tadia’nın otelinin odasına bir hayal gibi süzülüp giren Salih Zeki’ydi. Demek öyle! Soğuk algınlığından bir türlü kurtulamadım (s.244).

…. Eskişehir düşmek üzereydi. Bütün
Anadolu hastaneye dönüşmüştü. Her yer
sedye dolu, ameliyat masası hep kan
içindeydi. Halide, bir gün, hastanede çalışırken, Eskişehir’e geldiğinden beri kaldığı, Madam Tadia’nın otelinde kendisini bekleyenler olduğu söylendi. Ruşen Eşref ille Yusuf Akçura gelmişti (s. 245).”

Madam Tadia Oteli bunların dışında Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler, Alptekin Müderrisoğlu’nun Sakarya: Yunan’ın Ankara’ya Yaklaştığı Günler ve Sevim Kantarcıoğlu’nun Yakınçağ Tarihimizde Roman (1908-1960), Paradigma adlı eserlerinde şu şekilde konu olur:
“Tren gece yarısı Eskişehir’e ulaştı. Yüzbaşı Faruk hanımların bavullarını indirdi. Kızılay Hastanesi Başhekimi Dr. Şemsettin Bey’in ve cephe karargâhından bir subayın hanımları beklediğini görünce, içi rahat etti. Kimse beklemiyorsa kalacakları pansiyona kadar götürecekti. Tren burada en az bir saat bekliyordu. Buna gerek kalmadığı için çabucak vedalaştılar. Halide Hanım faytona yürürken, Nesrin’e abla şefkatiyle,
‘İnşallah sağ salim döner ve yeniden karşılaşırsınız’ dedi. Gençleri birbirlerine yakıştırmıştı. Madam Tadia’nın pansiyonuna yerleştiler”. 
…………
“Halide Edib Hanım, beyaz hemşire üniformasıyla Madam Tadia’nın pansiyonundan çıkarak Eskişehir Hilal-i Ahmer (Kızılay) Hastanesi’ne doğru yürümeye başladı. Yolda karşılaştığı genç subaylar onu askerce selamlıyorlardı”.
………..
“O, ilk görüşte aşık olduğu Ayşe’ye karşı her zaman, nazik ve kontrollüdür. Bu noktada tek bir istisna vardır; O da, İhsan’ın Madam Tadia’nın pansiyonunda yaptığı taşkınlıktır. Ancak İhsan’ın, Peyami ile keşif amaçlı dağ tırmanışında çektiği azabı dile getirişi, onun bu davranışını anlamamızı sağlamaktadır”.

Görüldüğü gibi Madam Tadia’nın Oteli pek çok anıda başrol oynar. Kurtuluş Savaşı dönemine kadar hep güler yüzünden bahsedilen Madam
Tadia’nın savaşla beraber hüzünlendiği, yaşadığı ülke insanlarının üzüntüsünü paylaştığı romanlardan anlaşılabilir.

Madam Tadia ve oteli bugün ne durumda?

Madam Tadia Oteli’nin ne zaman kapandığı ve Madam Tadia’nın akıbeti hakkında herhangi bir bilgiye rastlanmadı. Halide Edip Adıvar’ın Kurtuluş Savaşı yıllarını anlattığı “Türk’ün Ateşle İmtihanı” ve “Ateşten Gömlek” romanlarında da bahsedildiği gibi Madam Tadia, savaşta gerek kendisi gerekse oteli ile bizzat Türk halkına destek olmuştur.

Madam Tadia Oteli’nin akıbeti ile ilgili bilgilere ulaşılmaya çalışılırken pek çok olasılık belirlendi ve bu yönde araştırmalar yapıldı. Yunan askerleri 2 Eylül 1922 tarihinde geri çekilirken istasyona kadar olan her yeri yakıp yıkmışlardı. Kurtuluş mücadelesinde Yunan işgali sonrasında belirtilen raporlarda Eskişehir livasında 94 adet han ve otelin yakıldığı biliniyor.

Bu olasılıklardan ilki, Madam Tadia Oteli’nin de yakıp yıkılan bu binalar arasında olmasıdır. Diğer bir olasılık Madam Tadia’nın Eskişehir’de vefat etmiş ve defnedilmiş olabileceği idi. Bu tahmin üzerine şehrin en eski mezarlıklarından Bademlik Mezarlığı ile ilgili kayıtlara ulaşılmaya çalışıldı. Eskişehir Odunpazarı ve Büyükşehir Belediyeleri ile iletişime geçilerek kayıt bilgisi istendi. Ancak defin kayıtlarının 1980 yılından itibaren tutulmaya başlandığı bilgisine ulaşıldı. Şehrin diğer eski mezarlıklarının (Yediler Parkı ve Muttalip Mezarlıkları) kaldırılmış olması da Madam Tadia’ya ulaşımı engelledi.

Bazı kaynaklara göre bir diğer olasılık da İstasyon Caddesi üzerinde bulunan ve 2008 yılında yıkılan Saray Otel’in Madam Tadia Oteli olduğudur. Ancak bunu destekleyen somut bilgilere ulaşılamadı. Ulaşılan kaynaklara göre Madam Tadia Oteli’nin varlığından Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar haberdar olunur. Kültür ve Turizm Bakanlığı Eskişehir Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile yapılan görüşmede İstasyon Cad. No: 43 adresinde yer alan, 2002 yılında hazırlanan raporda Saray Otel’in korunması gerekli bir kültür varlığı olmadığı şu şekilde yer alır:

Eskişehir Tepebaşı İstasyon cad. 93 pafta 426 oda 12 parsel sayılı taşınmaz üzerindeki Saray Oteli’nin Cumhuriyet dönemi mimari özelliklerini yansıttığından 11.10.1996 günü koruma kararı iptali istemiyle açılmıştır.

Taşınmazın Cumhuriyet dönemi mimari özellikleri yansıtmadığı, korunması gerekli bir kültür varlığı olmadığının anlaşıldığı gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar verilmiş, bu karar davalı idarece temyiz edilmiştir.

Devam eden mahkeme ve yazışmalar sonrasında alınan kararla 2008 yılında Saray Otel yıkılır. Böylece belki de Kurtuluş Savaşı’na tanıklık etmiş, romanlara ve pek çok seyahatnameye/günlüğe konu olmuş olan Madam Tadia Oteli (tabelasında yazıldığı şekliyle Hotel Tadia) ile ilgili ümitler son bulmuş olur. Eskişehir’in bir dönemine tanıklık etmiş bu oteli ve sahibesi Madam Tadia’yı Eskişehir’in kültür zenginliklerinden biri olarak anıyoruz.

Not: 06 Ağustos 2013 tarihinde istasyon yakınlarında “Madame Tadia” adıyla bir otel
açıldı.

Kaynaklar:

Acar, M. Ş. (2009). Eskişehir, Zaman, Mekân, İnsan. Eskişehir:
Eskişehir Ticaret Odası Yayınları.
Adıvar, H. E. (1962). Türkün Ateşle İmtihanı (İstiklal Savaşı Hatı-
raları). İstanbul: Can Yayınları.
Adıvar, H. E. (2007). Ateşten Gömlek. İstanbul: Can Yayınları.
Albek, S. (1991). Dorylaion’dan Eskişehir’e. Eskişehir: T.C. Anadolu Üniversitesi Eğitim, Sağlık ve Bilimsel Araştırma
Çalışmaları Vakfı Yayınları; No. 89.
Civelli, J. (2010). Deutsche Schienen in Osmanischem Boden: Eine
Virtuelle Reise mit der Anatolischen und Bagdadbahn
durch die Geschichte, Wahrnehmungen, Raum und Zeit.
Münih: GRIN Yayınevi.
Cunliffe-Owen, B. (1925). Thro’ The Gates Of Memory: (From The
Bosphorus To Baghdad). Londra: Hutchinson & Co.
Çalışlar, İ. (2010). Halide Edip. İstanbul: Everest Yayınları.
Dickinson, P. ve Mason M. A. (1921). When Turkey Was Turkey:
In and Around Constantinople. Londra: G. Routledge.
Efe, A. (1998). Eskişehir Demiryolu (Basılmamış Yüksek Lisans
Tezi). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi.
Eren, S. Ed. (2009). Kurtuluş ve Aydınlanma Eskişehir (Arşiv Belgeleriyle). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi.
Fraser, D. ve Blackwood W. (1909). The Short Cut to India: The
Record of A Journey Along The Route of The Baghdad
Railway. 3 Ekim 1905, The Land of the Anatolian Railway
VI, The Times, 2.
Gökdoğan, C. M. (2006). Alışveriş Mekânlarının Gelişim Süreci
Örneklem: Eskişehir. (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi).
Eskişehir: Osmangazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitü-
sü Mimarlık Anabilim Dalı.
Güneş, İ.ve Yakut, K. (2007). Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Eskişehir
(1840-1923). Eskişehir: T.C. Anadolu Üniversitesi Yayınları; No. 1724. Edebiyat Fakültesi Yayınları; No. 25.
Grunzel, J. (1897). Die wirtschaftliche Verhältnisse Kleinasiens.
Viyana: A. Dorn.
Horváth, B. (2010). Anadolu 1913. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt
Yayınları.
Kantarcıoğlu, S. (2008). Yakınçağ Tarihimizde Roman (1908-
1960). İstanbul: Paradigma Yayıncılık.
Karay, H. R. (2009). Üç Nesil Üç Hayat. İstanbul: İnkılap Kitabevi.
Kösebay, E.Y. (2007). Anadolu Demiryolu Çevresinde Gelişen
Mimari ve Korunması, (Basılmamış Doktora Tezi). İstanbul: İstanbul Teknik Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü.
Leonhard, R. (1915). Paphlagonia: Reisen und Forschungen im
Nördlichen Kleinasien. Berlin: D. Reimer (E. Vohsen).
Lindner, R. P. (2007). Explorations in Ottoman Prehistory. ABD:
Michigan Üniversitesi Yayınları.
Müderrisoğlu, A. (2007). Sakarya: Yunan’ın Ankara’ya Yaklaştığı
Günler. İstanbul: Denizbank Yayınları.
Ramsay, W. M. (1909). The Revolution in Constantinople and Turkey: A Diary. Londra: Hodder & Stoughton.
Özakman, T. (2005). Şu Çılgın Türkler. Ankara: Bilgi Yayınevi.
Üstün, B. (2012). Eskişehir’de Demir Yolu Serüveni ile Şekillenen
Cer Atölyesinden TÜLOMSAŞ Yerleşkesine. EskiYeni Aylık
Şehir Kültürü Dergisi, T.C. Eskişehir Valiliği.
Yerçil, M. (2004). European Interest in Eskişehir and Its (Meerschaum) Industry in the Nineteenth Century. (Basılmamış
Yüksek Lisans Tezi). İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi.
Doğru, H. (2001). Tarihin ve Kartpostalların İçinden İstasyonlarımız, Karacahisar Kalesi ve Osmanlı Devletinin Kuruluşundaki Önemi. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Sosyal
Bilimler Dergisi, 1(1). http://kentvedemiryolu.com/icerik.
php?id=414. (Erişim tarihi: 13.08.2013)

4

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Sandık Yarası – Şehriban Tuğrul (Sesli Öykü)

Sesli Öykü

5 Yorumlar

  1. “Eskişehir Tepebaşı İstasyon cad. 93 pafta 426 ada, 12 parsel sayılı taşınmaz üzerindeki Saray Oteli’nin Cumhuriyet dönemi mimari özelliklerini yansıttığından 11.10.1996 günü koruma kararı iptali istemiyle açılmıştır. Taşınmazın Cumhuriyet dönemi mimari özellikleri yansıtmadığı, korunması gerekli bir kültür varlığı olmadığının anlaşıldığı gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline karar verilmiş, bu karar davalı idarece temyiz edilmiştir. Devam eden mahkeme ve yazışmalar sonrasında alınan kararla 2008 yılında Saray Otel yıkılır.“
    Araştırmalarım sırasında böyle bir kayıt bulmuştum. Bu oteli anımsıyorum. Bunun İstasyon Caddesinde PTT Şubesi karşısında Madam Tadia Otelinin ise buna çok yakın Atatürk Caddesine dönüşde bulunan küçük parka bakan yerde olduğunu sanıyorum. Bunun yerine yapılan apartmandan İsnail Tombul adlı bir arkadaşım daire almıştı.
    Yazılarımda belirttiğim gibi Büyükerşen etmeni olmasaydın Eskişehir’de tarih kalmayacaktı. Diliyorum bundan sonra tarih bilinci olan nesiller gelir.

    0
  2. Nezihe Şirvan

    Eskişehir’in geçmişi hakkında bilgim yoktu. Derin araştırmaya dayanan eşsiz bilgiler edindim; bir defa da sindirmek mümkün değil, daha sonra da aralıklı danışacağım bir yazı. Serdar beye çok teşekkür eder kutlarım.

    2
  3. Madam Tadia Oteli ile Anadolu Oteli’nin farklı oteller olduğunu sanıyorum.

    0
  4. Madam Tadia Oteli Eskişehir’in tarihinde önemli bir yer işgal ediyor. Otel hakkında veri topluyordum. Sevgili Serdar’dan gelen bu bilgilerin yer aldığı dosya doyurucuydu. Gözlerimi tedavi etmeye çalıştığım İçin üstüne eğilemedim. Belki ileride farklı bir yorum getirebilirim. Fakat bu kadar doyurucu olacağını sanmıyorum.
    Kitap okuma oranından aşılanma oranına kadar birçok özelliği ile Anadolu bozkırında bir yıldız gibi parlayan kentimi tanıtacak “Madam Tadia Oteli” başlıklı bu bölüm ve gelecek olan bölümleri paylaşma düşüncesi ve emekleri için sevgili Serdar’a minnet duyguları ile teşekkür ediyorum.

    2
  5. Kaynaklara dayanan yazılara hep itibar etmişimdir. Doğrusu da budur. Emek verilmiş bu yazı için sizi kutlarım.

    7

Bir cevap yazın