Nal Seslerinde Korku! Hamide Sönmez

1975 yılında, Manisa’nın Kula ilçesi Çiftçi İbrahim Köyünde eşimle öğretmen olarak görevliyiz. Ben öğretmen okulunu yatılı okuduğum için, 4,5 yıllık zorunlu hizmet sürem dolmamıştı. Yörük köyümüz bir yamaca kurulmuş. Okul köyün alt kısmında, bir dere kenarında yer alıyordu. Tek sınıflı eğitim yuvası, birleştirilmiş sınıflardan oluşmuştu.

Okulun çevresinde armut ağaçları ve tütün tarlaları vardı. Köyün bütün geliri, yemesine doyum olmayan sulu armutlar ve tütün… Köyün gelir düzeyi bir hayli düşük. Ama sıcakkanlılıklarından ödün vermezlerdi. Hangi eve misafir gitsek, mutlaka gece yatısına kalırdık. Yine biz geldik dediğimizde, başımızın üzerinde yeriniz var, ev bizim değil sizin demeleri onur vericiydi. Kaldığımız eve, akşam yediden yetmişe bütün köylüler toplanırdı. Beraber güle oynaya neşe içinde yüzük oynardık.

Eskiden kadınlar ile erkekler ayrı odalarda toplanırmış. Bu kuralı sanırım ben kırdım, Onlara da kırdırdım. Genelde Orta Mahallede oturan Ali Dayının evinde toplanırdık. Yere havlu, bez parçaları koyardık. İki gruba ayrılırdık. Yüzüğü yerdeki havlardan birine saklardık. Daha sonra karşı taraf yüzüğü bulmaya çalışırdı. Oyunda hep eşimin yanında kalıp, onun mimiklerinden yüzüğü nereye sakladığını çok iyi tahmin ederdim. Ben eşimin yakasından düşmeyince, köy kadınları da birer ikişer bana eşlik edip, oyuna dalıyorlardı. Yenilmeyi hiç kabul edemeyen Ali dayı ‘’Hamide hoca, sen bu işe karışma, bak yenilcez’’ deyişi hala kulaklarımda. Ali dayı haklıydı. Oyunda yenilenlerin cezası çeşmeden su taşımaya gitmekti. Yenen taraf da arkalarından teneke çalarak matrak geçerlerdi.

O zamanlar köyde elektrik yok. Gaz lambaları ve “lüküs” aydınlatma aracı idi. Televizyon zaten yok. Uzun kış geceleri için yüzük en büyük eğlence idi. Haa, bir de bize geldiklerinde pille çalışan pikabımızı dinlerlerdi. ‘’Erol hocam bu türküler, bunun neresinden çıkıyor’’ deyip meraklı köfteciler gibi pikabın altını üstünü kontrol ederlerdi. Bedia Akartürk, Neşet Ertaş, Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Nuri Sesigüzel’in 45’lik plaklarını dinlemekten büyük zevk alırlardı. Hele Ali Dayı Bedia Akartürk’e hastaydı. ’Denizin Dibinde Hatçem’’ türküsünü dinlerken mest olurdu. Erol onlara saz çaldığında keyiflerine diyecek olmazdı.

Okula yakın iki konut var. Mustafa dayıların ve Dursun ‘un evi okul bahçesine komşuluk yapıyordu. Her iki komşuma hep minnettar kalmışımdır. Genelde kışı Kula’ da geçirirlerdi. Bizim için bu kış köyde kaldılar. Köyün kuruluş alanı birbirine 20 şer 40 dakikalık yürüyüş mesafesindeki mahallelerden oluşuyor. Kışları çok sert geçiyordu. Doğunun soğuğunu ayazını aratmazdı. Kar yağdığında dizlerimize kadar ayaklarımız bembeyaz örtüye saplanırdı.

Okulun kullanım suyu 50 metre ilerideki kuyudan sağlanıyordu. Kuyunun bakracını kendi elimizle çekmek zorundaydık. Çünkü kovayı çekecek düzenek de yok. Kovayı çekmekte hiç maharetli olamadığım için bu işi hep sevgili eşim yüklenirdi. İçme suyunu eşim okul lojmanına yarım saatlik mesafedeki bir çeşmeden sağlıyordu. Sırtına büyükçe bir testi alıyordu. Çeşmenin suyu da serçe parmağı kadar akınca, zavallı kocam yarım saatini de suyu doldurmakta harcıyordu. Su bizim için herkesten daha çok kıymetli idi. Suyu taşıyacak bir merkebimiz bile yoktu. Çamaşır yıkama desen ayrı bir dertti. Bunları şikâyet olsun diye söylemiyorum. O zamanlar bile şikâyetçi değildim. En çok da oğlumun bezlerini yıkamakta, kurutmaktan beziyordum. Şimdiki gibi çocuk bezi yok. Beyaz Amerikan bezinden dikdörtgen bezler hazırlıyorduk. Bezler kirlenince akşamdan naylon leğende sabunlu suya bırakıp, sabahleyin kaynatıyordum. Kışın da kömür sobasının borusuna bağlı telde kurutuyordum. Bütün gün okul ile ev işleri arasında mekik dokumaktan güneşin battığını, akşamın oluşunu bile fark edemiyordum.

Mayıs ayının sıcak bir günü çamaşır yıkamak istedim. Su taşımak sorun olduğu için kuyunun başına bakır kazanı kurdum. Kurumuş ağaç dallarında ateş yaktık. İlk göz ağrım oğlum Atasoy daha 10 aylık. Onu da yanı başıma 2 metre kadar uzağımda battaniyenin üzerine oturttum. Eline küçük oyuncaklarını verdim. Ara sıra gözlerimden ayırmıyordum. Yorulunca yan devrilip yuvarlanmasını kontrol ediyordum. Güleç yüzlü oğlum kendi kendine eğleniyordu. Erol öğle vakti eve gitti. Bize yiyecek bir şeyler hazırlayacaktı. Sanırım patates salatası, ayran, yeşillik, oğlumuza da çorba getirecekti. Bir ara çamaşır yıkamaya dalmışım. Eşimin uzaktan sesini işittim. “Hamide, at geliyor, Hamide at!” Ellerimde sabun köpükleri dönüp sağıma baktım. Beyaz bir at, dörtnala bize doğru geliyor. Oğluma baktım, hiç bir şeyden habersiz mahzun yavrum, oyuncağı ile oynuyor. Oğlum! diyecek oldum, boğazım düğümlendi. Koşup oğlumu kendime çekmek istedim ama zaman yoktu. Yere çakılıp kaldım. Kıpırdayamıyordum. Beynim düşünemez oldu. Tutar yerim kalmadığını hissettim. Zaman durdu…

Ne kadar zaman, kaç saniye geçti, bilmiyorum. Yıllar sonra bile o saniyeleri hatırlamıyorum. Beynimden belleğimden kopmuş. Hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, kendime geldiğimde oğluma sıkı sıkı sarılmışım. Gözyaşlarım sel gibi… Oğlum! Canım! Şükür Allah’ım! Sözleri dilimde dolanıyordu. Eşim yanı başımda, omzuma dokunuyor, korkma artık, at gitti, diye beni teselli ediyordu. Sıcak havada susayan at, yularından boşanmış, kuyunun yanındaki yalağa gelmek istemişti.

Hamide SÖNMEZ ( EMEKLİ ÖĞRETMEN)

Hamide Sönmez
Hamide Sönmez son yazıları (Hepsini Gör)
3

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Çocukluk Çağımız Daha Güzeldi Sadi Geyik

Anı

2 Yorumlar

  1. Hamide öğretmenim, köy yaşamının sıcaklığını ve yardımlaşma olsa bile köyde öğretmenlik yapmanın zor yanlarını anınıza dayanarak ne de güzel anlatmışsınız. Teşekkür ederim.

    1
  2. 1970’li yıllarda yoğun olarak süren köyden kente göç ile köyler boşalmadan önce sanki komşu köylerde yaşamışız gibi anılar ortak. Bizim köyümüzde su boldu. Ama iki dağın üstündeki düzlüklerde bulunan köylerde su yoktu. Sağlam olsun diye kuyuya salınan bakracın ipi at yelesi kılından yapılırdı. Yüksek düzlüklerde bulunan tarlalarımıza çalışmaya gittiğimizde at kılı suya karıştığı İçin ince tülbentle süzer öyle kullanırdık. Benim köyümün suyu bol, toprağı verimli olduğu halde köyde yaşayan çok azaldı. Ekilmeyen tarlalar var. Bütün yokluğuna, yoksunluğuna karşın kültürel ana kucağımız olan köyler mahalle oldu. Köyde kente başlayan göçle özünden çıkıp Arabeskleşen kültürümüz, şimdilerde başka alanlara evriliyor. Bu evrilme ile çağdaş bir çıkış yolu bulacağız ya da başka bir kültür içinde eriyeceğiz. Hamide Hanım, güzel anınızla bana bunları düşündürdüğünüz İçin sağ olasınız.

    2

Bir cevap yazın