Öfkenin Kahkaha Tohumları Suzan Kuyumcu (1. BÖLÜM)

Annesi Muhammet’in peşinden gitti. “Oğlum” dedi kapıda, “bilmediğin sokaklara girmeyesin sakın! Dikkatli ol tamam? Okul vakti gelmeden evde olasın ” Muhammet sesini çıkarmadı. Kâğıt torbasını omuzuna atıp sessizce sokağa çıktı. Kadın onu gözden kayboluncaya kadar izlerken kaygılıydı. Oğlundaki suskunluk onu kahrediyordu. Gözleri doldu.  Bu çocuğun hali ne olacak, dedi düşüncesinde.

“İçli çocuk, çok içli…” dedi söylenerek. Çevreden izleyen var mı diye, sağa sola bakındı. Son zamanlarda herkesin bakışları üzerlerine kilitlenmiş gibiydi. Mahalle sakinleri onları daha ilk günden suçlu ilan etmişti sanki. Anlayamamış aklı karışmıştı kadının. Yakın dostları bile kendilerine uğramaya çekiniyordu. Dalgın bakışlarla sokağa baktı. Dar toprak yol bomboştu. Rüzgârlı hava yerdeki naylon poşetleri, kâğıt parçalarını önüne katmış sürüklüyordu. Köşeyi dönen pikaptan ‘Hordacııı’ diye ses yükseldi.

İçeri girdi. Aklı oğlundaydı. Babanın yokluğu çocuğunu birkaç ayın içinde kocatmıştı sanki. Çoluk çocuğuna ne yedireceğinin kaygısına düşen yetişkin adamlara benzemişti. Üç kardeşten en büyüğüydü Muhammet. Asi olmuştu son zamanlarda. Suskun isyan… Kederli yüzü her an patlayacak öfkenin izleriyle doluydu. İşçi çocuğuydu. Bundan hiç gocunmamıştı. Kendine olan özgüveni bulunduğu ortama yayılırken, yaşıtları kimi zaman onun yoksul olduğunu unuturlardı. Boyacılık yapar, simit satar okul harçlığını çıkarırdı. Gururluydu Muhammet. Gerekmedikçe konuşmazdı. Dingindi. Yapabileceği ne iş varsa gocunmadan, şikâyet etmeden yapardı. Ama o günler arkalarda kalmıştı. Güven sarsılmaya görsün, yenisini oluşturmaktan daha zordu sarsılanı onarmak. Kapıların birer birer yüzlerine kapanması; babasının yaka paça götürülmesinden daha çok yaralamıştı onu. Kızıyordu. Öfkesi, dalından kopan kuru bir yaprağın, önüne gelen her engele çarpması gibiydi, savruluyordu Muhammet. Bu duruma düşmelerinin nedenini tam olarak anlayamamıştı. Anasına sormuştu bir ara, ne olduğunu o da bilmiyordu. “Anlayamazsın oğlum, temeli derin işler bunlar… Belirsiz bir kuyu gibi” demişti. Anlamamıştı çocuk. Gerçek ve gerçek olma ihtimali… İhtimaller gerçeklerin önünde duracaksa hangisine inanmalıydı… Oysa sonuçlar çıplak ve netti.  Hem de uluorta çırılçıplak… Kaçamazdı, kaçamadı da, onlarla dört bir yandan kuşatılmıştı küçük yüreği.  Kin şeytanın kahkahasıysa, Muhammet’in yüreği kahkaha seslerine gönüllü olarak tutunmaya başlamıştı. Ondaki değişimi gizliden gizliye izliyordu şaşkın ana yüreği. Yavrusuna bir şey olacak diye ödü kopuyordu.

***

Demir parmaklıklar arasında gün sayan baba da şaşındı. Apar topar, adeta sürüklenircesine getirilip tıkılmıştı deliğe. Sonrada unutulmuştu. Oradakiler soruyordu, “Hangi suçtan buradasın? Vereceği yanıtı yoktu. Siyasi suçlu mu yoksa adi bir suç mu işlemişti, bilmiyordu. Her an aklı evinde, küçük bebesinde, omuzlarına tonlarca ağılık bıraktığı büyük oğlundaydı. Adam derince iç geçirdi. 

Kendi gençlik yıllarına benzetirdi Muhammet’i. İdealist bir çocuk olacak, derdi. Ondaki görünüm, kendisinin o yaşlarda içe dönük ruh halinin dışavurumu gibiydi. Sessiz, uyumlu, sabırlı… Aldatıcıydı bu görüntü. Aynadan dışa yansıyanlar bunlardı, ya sırla çıplak cam arasında sıkışıp kalanlar? Hiç kimse bu duyguyu kendisinden daha iyi bilemezdi. Çocukluğunda yüreğine inip oradakileri görmek için çabalayan kimsesi olmamıştı. Erken yaşta tarlalara sürülmüş, Çukurova’nın sarı sıcak yaz aylarında ailece pamuk toplamaya gidilmişti. Sezon sonuna kadar çoluk çocuk çadırda yaşarlardı. Ne ananın ne de babanın çocuklarına ayıracak vakitleri olurdu. Böylesi yoğunluğun iyi tarafı olduğunu düşünmüştü bilinçlendikçe. Çocuk kendi iç dünyasıyla çabuk tanışıyordu. Bu iyi şeydi. İçgüdüyü Tanrı’ya benzetirdi adam. Yalvarır, yakarır, ağlar, ister fakat karşıdan hiçbir zaman yanıt gelmezdi, gelmemişti. Çocuk kendi sorusunun cevabını yine kendisi bulmak zorundaydı. Muhammet öyle olmayacaktı. Onun çabalamasına gerek yoktu. Arkasında bilinçli dağ gibi duran babası vardı. Oğluna düşkün, gurur duyan, duygularını hissettiren…  Karşısında yetişkin varmış gibi konuşur, fikirlerini önemsediğini beden diliyle bir şekilde ifade ederdi. Özgüveni yüksek olmalıydı erkek dediğinin. Doğunun aile içi kültürünü koruyarak, uygulamaya çoktan girişmişti. Oğlu onun en yakın arkadaşı olmuştu. Şimdi demir parmaklıkların arasında, onları yapayalnız bırakmış olmanın ezikliği içindeydi. Genç adam, suçunun ne olduğunu bilmeden, aylardır burada tutulmanın kahreden yalnızlığındaydı.  

***

Muhammet, hızlı adımlarla okulun yolunu tuttu. Dün geç kalmış olmanın sıkıntısını bugün de yaşamak istemiyordu. Çocukların bakışları üzerindeydi zaten. Her an açığını arıyor gibiydiler.  Okulun kapısında içeri girdiğinde soluk soluğaydı. Zilin hala çalmamış olduğunu görünce yavaşladı. 

“Şuna bakın çocuklar!”

Başını çevirip sesin geldiği tarafa baktı.

Bir grup çocuk, Muhammet’in ayağına bakarak, kendi aralarında gülüyorlardı. Muhammet başını önüne eğdi. Arkadaşlarının her teneffüs eğlence haline getirdiği ayakkabılarındaydı bakışları. Başını kaldırıp gözlerini onlara dikti. Bu tür saldırılara aldırmamayı şu birkaç ayın içinde öğrenmişti. Yine aldırmayacaktı. Arkasını dönüp onlardan uzaklaşmaya başladı.

“Ey korkak, haydi cevap versene!”

“Ne diyecek oğlum? Bu herif her zaman bülbül gibi şakıyordu da, şimdi mi sustu? Şam’dı, şimdi bal kaymak şeker…”

“Hahahaha… Ayağındakileri nasıl açıklayabilir ki?”

“Aptal bu çocuk aptal! Uğraşmaya değmez oğlum, haydi derse girelim”

İçlerinden en iri olanı ayağa kalktı.

“Bu kadar pısırık bir çocuğun babası nasıl terörist olmuş, anlaşılır gibi değil…”

“Şiişşt, oğlum yavaş… Öğretmen bu konuyu unutacaksınız demedi mi?”

“Bu aptal ne olduğunu kim olduğunu bilsin oğlum, ondan mı korkacağım! Biz aramızda terörist filan istemiyoruz”

Muhammet son sözleri duyar duymaz duraksadı. Arkası onlara dönüktü. Aniden geri döndü. Hızlı adımlarla yanlarına geldi. Babasına terörist diyen arkadaşının suratına öfkeyle baktı.

“Benim babam terörist değil” dedi. Kelimelerin üstüne basa basa, meydan okurcasına.

“Ne peki? Hahahahaaa… Bunun dili varmış be, içine kaçmamış!” Diğerleri de gülmeye başladı. Çevresi kahkahalarla kuşatılmıştı. Kinin tohumları döllenerek, zehrini Muhammet’in hücrelerine yayıyordu. Arkadaşının suratına yumruğu indirdi. Ardından bir tane daha, bir daha, bir daha… Çıldırmış gibiydi. Ramazan’ı boynundan yakalayıp yere yuvarlandılar. Kendisini kaybetmişti. Babasının apar topar götürülmesine vuruyordu Muhammet, hemen geleceğim dediği halde aylardır gelmeyişine. Kendilerine tavır alan komşularına vuruyordu. Beş parasız ortada kalışlarına, kardeşleriyle beraber dışlanmış oluşlarına… Yumruğu öfkeyle peş peşe iniyordu Ramazan’ın suratına. Kâğıt topladığı için kendisini küçümseyen, alay eden çocuklara vuruyordu. Kokan vücudu, kirli giysileri, topladığı bayat ekmekler… Kırgındı. Kızgındı. İçinde çığ gibi büyüyen yalnızlaşmalarına vuruyordu. Muhammet’ten bu atağı beklemeyen diğer çocuklar, şaşkınlık içindeydiler. İçlerinden biri, “Vay be Muhammet, sen neymişsin!” dedi fısıltıyla.  Beklemedikleri durum onları hem korkutmuş hem yanıltmıştı.

“Ayrılın bakalım, ayrılın… Aaa size ne oluyor çocuklar, neyi paylaşamadınız?”

“Bırak, bırak diyorum Muhammet, yeter artık!” diye bağırdı öğretmeni. Dudağı patlayan Ramazan’ı yerden kaldırdı, Muhammet’e döndü. “Oğlum ne bu hal, ne yapmaya çalışıyorsunuz?”

Muhammet suskundu. Hep susmuştu. O suskunlukta babasıyla ilgili bilinmeyen sırlar, kardeşinin açlıktan uyuyamadığı geceler, tırnaklarının arasındaki nasırlaşan koyu tortuların nedenleri beslenirdi.  Öğretmeni soruyor o tek kelimesini duymuyordu. Öğretmeni derse kaldırır tahtada da susardı Muhammet. Babasının yaka paça götürülüşünden bu yana hep susmuştu.

Elinin tersiyle burnunu sildi.

Yanlarına bir öğretmen daha geldi.

“Neler oluyor burada?” dedi.

Muhammet’i çekiştirerek, “Çabuk, sınıfa… Derdinizi orada anlatırsınız!”

Öğretmeni şaşkındı. Muhammet sınıfın en sessiz öğrencisiydi. Hatta son zamanlarda kendi içinde kaybolmak üzereydi. Ailesinin başına gelenlerden haberi vardı öğretmenin. Çocuğun kâğıt toplayarak, ailesine katkıda bulunduğunu biliyordu. Karşı çıkmıştı başlarda. “Olmaz” demişti,  “Küçük bir çocuğun çalışması, hele de bilmediği sokaklarda… Başına bir şey gelmesinden korkmuyor musunuz? O henüz dokuz yaşında…” Susmuştu anası, tıpkı Muhammet gibi. Yüreğinde çözümü bekleyen onlarca sırrı gibi… Susarken soru işaretlerini karşı tarafa yerleştirdiğinden habersizdi çocuk. Ne yapılırsa yapılsın kabullenmiş görünüyordu. Bilinçdışı korunmanın yolu olmuş gibiydi susmak.  Belki o anı kurtarmanın en kestirme yoluydu, içine hapsolduğu kalkanı… Üstelememiş üstüne hiç gitmemişti öğretmeni. Kestirme yoldan salıvermişti utançlarını, zorunluluğunu, çaresizliğini. Muhammet yaşıtlarından farklıydı. Onu okulda tutmanın en iyi yolu hakkında bir şey bilmiyormuş gibi davranmaktı. Öğretmeni de bu yöntemi ona karşı kullanıyordu. Oysa bu aileyle ilgili her şeyi yakından takip ediyordu.

SUZAN KUYUMCU

DEVAM EDECEK

2. BÖLÜMÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ

1

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Datça Süslü Kadınlar Turu Haber: Esmeri Alev Ekebaş

Haber

Bir cevap yazın