Öğretmenlik Görevine Başlayışım Fevzi Keyik

1967-68 Öğretim yılının Haziran ayında yatılı Nazilli Erkek İlk Öğretmen Okulu’nun bitirme sınavlarını başararak diploma almayı hak etmiştim. Temmuz ayında da atamalarımız yapılacaktı Bizlerden görev almak istediğimiz üç ilin isimlerini yazarak okul müdürlüğüne dilekçe vermemiz istendi. Bazı arkadaşlarımız “Türk Bayrağı’nın dalgalandığı her yerde görev almayı kabul ediyorum” şeklinde verdi, dilekçesini.
Sonuç olarak benim ilk tercihim olan Denizli İl emrine verildiğimizi, kura çekimi için; Denizli Vali Vefki Ertür Kız Ensititüsü’nde belirtilen tarih ve saatte olmamız gerektiğini bildiren yazı ulaştı adreslerimize. Belirtilen zamanda diğer mezun arkadaşlarla kura çekilecek salonda toplanıldı. Milli Eğitim’in görevlileri gerekli açıklamaları yaparak kura çekimini gerçekleştirdiler. Benim ismim Çardak İlçesinin “Hayrettin Köyü İlkokulu Müdür Vekilliği” ile eşleşti. Resmi yazılarımızı oluşturmadan görev yerlerinin karşılıklı gönüllülük esasıyla değiştirilmesi zamanı tanındı. Bana hiç kimseden değişme önerisi gelmedi.

Öğretmenlik tamam da, Müdür vekilliği neyin nesiydi? Ben kendimi öğretmen olmaya bile bedenen ve ruhen hazır hissetmiyordum. Yaş on sekiz, boy kısa, sakal bıyık henüz tek tük. On, on beş gün sakal tıraşı olmasam da fark etmiyor. Üzerinde Çardak Kaymakamlığı’na yazılı sarı bir zarf verilerek bir an evvel görev yerlerinize gidin, görevlerinize başlayın, denildi. Hayrettin Köyü’nü etrafımdan biraz sordum, soruşturdum, bilen duyan tanıyan çıkmadı. Üzüntü ve isteksizlik biraz daha depreşti. Çare yok, bu görev yapılacaktı. Garajdan dolmuşlarla Çardak’a gittim. Kaymakamlık binasını sordum, tarif ettiler. Küçük bir ilçeydi, zaten. Kapıların yanlarındaki levhaları gözleyerek KAYMAKAMLIK yazan yarı açık kapıyı tıklatıp içeri girdim. İçerde kimse yoktu. Yanıma yaklaşan görevli bekçi, Kaymakam Bey’i arıyorsanız Mal Müdürü’ nün odasında diyerek koridorun ucundaki odayı işaret etti. O odanın da kapısı açıktı, yine tıklatarak Kaymakam Bey’dir düşüncesiyle, masa başında kişiye elimdeki zarfı uzattım. Zarfı almadan sağ arkamı işaret etti. Kaymakam bey, diyerek koltuğa, yayılarak oturmuş, adeta gömülmüş, kaybolmuş kişiyi gösterdi. Benim içime bir güven geldi. Şuncacık adam bir ilçeyi her şeyi ile yönetiyor, idare ediyorsa; ben bir köy ilkokulunun Müdür vekilliğini mi yapamayacağım, düşüncesi ile güven doldu içime. Kaymakam bey zarfı açtı, okudu, ayağa kalktı, yanıma geldi. Ellerini omuzlarıma koydu. Ben göbek hizasında kalmıştım. Az önceki oluşan güven duygusu sabun köpüğü gibi sönüverdi. Öğretmenlik mesleğine henüz yeterli değilim, durumuna yeniden girdim.

“Hoş geldin öğretmenim. Yerin biraz uzak, ama yeşili bol, çam ağaçlarıyla çevrili, temiz havalı, eğitimi, öğretimi, öğretmeni seven insanlardır. Muhtar da az önce buradaydı. En küçük bir sıkıntın olursa bana geleceksin, sana istediğin konuda yardımcı olurum. Şimdi İlköğretim Müdürlüğüne git, seni görevine başlatsınlar. Bu gün Bozkurt’un pazarı, öğleden sonra pazar alışverişlerini yaparak köylerine dönerler. Köye giden vasıtaya ulaşmalısın” dedi. Resmi yazımın altına tarih imza atıp, elimi sıktı, başarılar dileyerek gönderdi. Bana gösterilen yakınlık ve duyulan güven, beni dağlar kadar yapmıştı. Ayaklarım yerden kesilircesine tarifle öğrendiğim, İlköğretim Müdürlüğünün olduğu okul binasına koşarcasına girdim. Yaz tatili olduğundan ortalık sessiz ve kimsesizdi.

Müdür odasında kimse yoktu. Diğer odalara bakındım. Nihayet bir odada koltuk değil de sandalyede oturan giyimi kuşamıyla iki dirhem bir çekirdek, elli yaşlarını aşkın, bacak bacak üstüne atmış, Müdür Bey’dir diye düşündüğüm kişiyle karşılaştım. Boncuk mavisi takım elbisesi içinde kişi saçları biryantinli, sakalı çıkmayan bir köse olduğu izlenimi uyandıran, gözlüklü, yüzünde bolca sürülmüş kremiyle; parlak suratlı, gömleği kol düğmeli, kravatı iğneli, boyalı ayakkabıları siyah renkte parlak ve cilalıydı. Elimdeki zarfı uzatarak Kaymakamlık’tan geliyorum, benim göreve başlamam gerekiyor, dedim. Parmaklarının ucuyla zarfı aldı, bıkkın ve isteksiz okuyup yakınındaki masa üzerine önemsiz bir şeymiş gibi bıraktı. Ben beklemeye koyuldum ama hiçbir şey yapmadığı gibi yapılmasına da gayret göstermiyordu. Arka cebinden mendilini çıkardı. Boyalı cilalı siyah ayakkabısının tozunu sildi.

“Ben buralarda görev mi yaparım? Kim yaparsa yapsın. Benim emekliliğim gelmiş geçiyor. Ben buralara mı layıktım? İstanbul neresi burası neresi, şeklinde sesli düşünürmüş gibi tümceler kuruyordu. Benim için dakikaların önemi vardı. Oysa köye gidip dönecek, kendi nahiyemden, köyde yerleşik düzen oluşturmak için hazırlıklar yapmam gerekecekti. Yanımdaki para da, gece kalmak için otel ve yemek için lokanta masraflarını karşılayacak düzeyde değildi. Beklemeye başladım, ama hiçbir gelişme olmuyor, bana ya da bir başkasına bir şey yapılması konusunda uyarı yapmıyor kendince söylenip duruyordu. “Öfke baldan tatlıdır, öfkeyle kalkan zararla oturur, keskin sirke küpüne zarardır gibi cümleler kafamda fink atıyordu. Yapabileceğim bir şey yoktu. Kaymakam Bey’ in bana yaptığı ile beni asıl sahiplenmesi gereken Müdür’ümden gördüğüm davranış ne kadar farklı ve çelişkiliydi.

Odadan çıktım. Dışarıdaki görevli erkek hizmetliye derdimi anlattım. Hocam, bu adam İstanbul’dan sürgün geldi. Burada suya sabuna dokunmadan gelip gidiyor, hiç bir şeye elini sürmüyor, Müdür Yardımcı’mız yapıyor her şeyi, o senin işini görür, onu bekleyelim, dedi. Müdür Yardımcısı’nın gelmesi ile göreve başlatılmam öğleden sonrasını buldu.

Bozkurt kasabasına geri döndüm. Pazarda köye gidecek vasıtayı ararken; Bekilli den tanıdığım babamın arkadaşı, ağda pekmez üretimi işiyle uğraşan Sadık Amca’yı gördüm. Durumu ona özetledim. Göçmen köyüdür orası, onların vasıta dediği, ormanda kesim işleriyle uğraşanların tahtacıların tomruk taşıdıkları kamyondur. O kamyon gitti. Sen yalnız başına orayı bulamazsın, zaten kestirme yaya yoluyla bile üç buçuk saatten önce varılmaz oraya, sözleri kolumu kanadımı kırdı. Henüz pazar işlerini tamamlayamamış, gideceğin köyden birilerini bulursak, birlikte gidersiniz, dedi. Beni bir berber dükkânına götürüp berbere emanet ederken, şunları söyledi.

-Sevdiğim bir arkadaşımın çocuğudur, iyi ailedir, köyünüze öğretmen olarak atanmış, köye gidecek birileri ile köye ulaştıracaksın. 

Berber beni sandalyelerinden birine oturtarak saç kesmeye, tıraş işlerini sürdürmeye devam etti. Koltuktaki müşterisini bırakıp pazar içinde bana refakatçi aramasını bekleyemezdim. Pazar olduğundan müşterileri de arka arkaya geliyordu. Bir süre sonra sabrım tükendi.

-Köyün uzak olduğunu söylüyorsunuz, aslında bu gün ben gidip dönmek düşüncesindeydim, ne yapacaksak biran önce yapalım, dedim.

-Hocam, sen beni işinden başını kaldırmıyor, beni göndermek konusunda gayretlenmiyor, diye düşünüyorsun belki ama ben camdan dışarıyı gözlüyorum. Bir köylümü görsem hemen çağırıp seni onlarla yollayacağım, dedi.

Bir iki olumsuz girişimden sonra, beni atlı arabasıyla ailecek pazara gelmiş ama yolun yarısına kadar gidecek kişiye devretti. Konumum özel arabasına yabancı bir kişiyi almak durumuydu. Adamın arabasında, heybeler, torbalar, pazardan alınmış diğer ihtiyaçlar, eşi ve çocuklarıyla taşıma bölümü nerdeyse tümüyle doluydu. Arabanın arka kısmındaki az bir bölüme oturmak çömelmek arası sıkıştım. Ancak bu kadarına elverişliydi. Yola koyulduk. Bir süre sonra yokuşlar dikleşti, atlar zorlanmaya başladı. Zaman zaman sürücü ve ben, iki erkek olarak inip ağırlığımızı azaltmakla birlikte, arabayı da ittirerek yokuşların bitirilmesine çabalıyorduk. Çıplak arazi bitti. Ormanlık bölüme ulaştık. Buradaki yol, hem inişli çıkışlı, hem çok dönemeçli, hem de kenarlarda yükselen çamlarla doluydu. İlk defa bu kadar sık ve yoğun ağaçlı, ormanlık yerler görüyordum. Güneş dik konumunu bitirmişti. Işınlarını bize kadar ulaştıramadığından gölgelikler daha koyuydu.

Nihayet arabacının çok az sayıda hanesi bulunan, köy bile denilemeyecek yerleşim yerine vararak evinin önünde durduk. Eşyalarını indirdiler. Ben bundan sonrasının ne olacağını, bana yardımının devam edip etmeyeceğini, yüreğimin güp güp eden sesiyle beklemekteyim.

-Hocam bizim yolculuk buraya kadar, dedi. Atlar yoruldu. Biz de pazar için çok erken yola koyulmuştuk.

Bir atla bile olsa beni köye bırakıp dönmesini yolu bilmediğimi, emeğinin karşılığını vereceğimi söylesem de ikna edemedim.

-Bu yolda senin gideceğin köyün kamyonunun tekerlek izleri var, başka vasıta geçmez buradan, bu izleri takip et köye varırsın, yolun açık olsun, diyerek uğurladı.

Vakit ikindiyi geçmişti. Toprak yol, tozlu, bol dönemeçli ve tırmanışı gerektiren özellikteydi. İzleri kaybetmekten, karanlığa kalmaktan, yolu sapıtmaktan korkmaktaydım. Her dönemeci dolanarak yola koyuldum. Yol git git bitmiyordu.
Orman yolunun etrafında yüksek çam ağaçları, yukarıda gökyüzü, yuvalarına dönen kuşların çığlık ve kanat sesleri arasında yürümeyi sürdürdüm. Oldum olası köpek seslerinden korkardım. Ters yöne gidip uzaklaşmayı tercih ederdim ama şimdi uzaklardan havlama sesleri duyuyordum. Bir çoban köpeğine ait olabileceği düşüncesiyle, çobandan bilgi alabileceğim umuduyla adımlarımı hızlandırdım. Tepeyi aşınca, kırmızı kiremitli çatıları, beyaz sıvalı duvarlarıyla evleriyle köy görülmeye başladı. Çoban da sürüsünün geceyi ağıllarında geçirmeleri için köye dönüş hazırlığındaydı.

Güneş batalı epey olmuş, nerdeyse akşam ezanı okundu, okunacaktı. Çocuklar oyunlarını bitirmiş, evlerine gitmişlerdi. Sokaklar tenhaydı. Muhtarı bulup kendisiyle tanışıp bilgilenmek istiyordum. İlk rastladığım çocuk, muhtarın evi nerede, sorumu cevapsız bıraktı. Daha ilerdeki bir kadın ise benim yaklaştığımı görünce; başörtüsüyle yüzünü kapatıp yönünü duvara doğru döndü. Anladım ki, yabancılara güvensizdiler. Köyün ilerisinde köy odası ya da kahvesini bulmayı yeğledim. Nihayet yaşlı bir amcayı durdurup muhtarı nerede bulacağımı sordum. “Köy meydanında iki kahve var uzaktaki kahvenin yanındaki bakkal dükkânı onun,” açıklamasını yaptı. Bu arada akşam namazını kılıp evlerine hızla ulaşmak isteyenlerle karşılaşıyordum. Muhtara kendimi tanıttım. Akşam yemeğine götürüp o gece beni evinde konuk etti. Neredeyse yatak kadar şişkin, yapağı ile doldurulmuş yorgan altında yorgunlukla uyumuştum. Sabah kahvaltı yaptıktan sonra bana tunç renginden siyahlaşacak kadar eskimiş okul anahtarını verdi. Önceki öğretmenin okulu kendisine devir teslim etmeden gittiğini, bir daha da geri dönmediğini, söyledi. Mühür de okuldadır, diye tahmin ediyorum. Göreve başlama yazını yazar, dönüşünde müdürüne postalarsın, dedi.

Okul; yukarı ve aşağı mahalle diye adlandırılan bölgenin arasında yapılmış, eski bir binaydı. Bahçe; duvarı yol tarafında örülmüş diğer bölümleri ise üst üste konan ağaç dallarının oluşturduğu sınırla belirlenmişti. Bahçe kapısı kilitsizdi, okul kapısına kadar yol taş döşenmişti. Heyecanla anahtarı kilide sokup çevirdim ama anahtarı sağa ya da sola döndürmeyi başaramadım. Çıkardım, tükürükleyerek yeniden denedim. Biraz uğraşı sonucu açılan kapının solundaki oda kapısını araladım. Masa, dolap, kitap ve defterleri pek düzenli olmayan şekilde buldum. Masa çekmecesinde kapağı kırık ıstampa içinde, damgasının okunması zor olan mührü gördüm. Görev yazımı yazdım, altına imzamı atıp mührü ilk defa kullandım.

Diğer kapıyı açtığımda sınıf olarak kullanılan bölümde masa ve sıralar bir köşeye biriktirilmiş olduğunu gördüm. Yaklaşık bir metrekare büyüklüğünde, yatayda paralel aralıkları olan, kullandıkça karası kazınmış, sözde kara tahtayı gördüm. Duvarlarda yer yer çatlaklar oluşmuş, tavan döşemesindeki aralıklardan güvercin tüyleri ve dışkıları masalar üzerine, yerlere düşmüştü. Sonuç olarak birçok zorluklar, benim için sırada bekliyordu. Okuldan ayrıldım. Muhtar dönüş için bana, daha kısa sayılan yaya yolunu tarif etti. Teşekkür ederek vedalaştım.

Görevin devamını ve yaşananları da bir başka yazının konusu yapalım.

Fevzi Keyik 12- Mart-2015

Anılar serisinin ikinci bölümünü okumak için TIKLAYINIZ.

5

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Çocukluk Çağımız Daha Güzeldi Sadi Geyik

Anı

Bir cevap yazın