Ölümsüz Canlı Var mıdır? Nurettin Şenol

İnsan soyu tarih boyunca ölümsüzlüğü aramış. Bulamayınca da düşsel bir “ötekidünya” kurgusu oluşturmuş. Böylece sonsuz yaşamı tasarlayıp, rahatlamış.

Şimdi size bilim insanları gerçekte ölümsüzlük genini buldular desem ne dersiniz?

“Yok canım, o kadar da değil” dersiniz değil mi? DNA ve GEN bilimciler her gün ve her saat yeni adımlar atıyorlar.

Gılgamış, ölümsüzlük otunu nerede bulmuştu? Denizin dibinde. Ancak, yeryüzüne çıkaramadan kaptırmıştı. Tüm araştırmalar, ilk canlılığın sularda başladığını gösteriyor. Demek ki su bulunan ortamlarda kimyasal, fiziksel ve içsalgısal (hormonal) etkileşimler daha hızlı gelişiyor.

Bence tüm evrenin, canlı ve cansız varlıkların oluşumu kimyasal, fiziksel etkileşim, ayrışma, birleşim, bileşim temeline dayanıyor. Tüm bunlar için gereken etkenler/ iklim nerede oluşmuşsa orada canlı ve cansız varlıklar oluşmuş. Evrimin uzun yolculuğunu da unutmayalım.

İnsanlardaki ortalama yaşama ömrü her yıl sürekli yükselmiştir. Bunun kuşkusuz birçok nedeni vardır. Ancak, genel olarak bilim ve işleyimbilimin (teknolojinin) sağladığı olanaklar insan ömrünü uzatmaktadır. Bunu sayımlamalarda (istatistiklerde) net olarak görüyoruz. En çok erken ölümlere neden olan üç olay; kıtlık, salgın hastalıklar ve büyük savaşlardır. Bunlar bilimin ışığında ve bilinç düzeyinin yükselmesiyle önlenmiştir.

Bilim insanları canlı hücresinden yeni canlılar kopyalamayı (klonlamayı) da başardılar. Yetişkin bir canlıdan alınan hücrenin kullanılmasıyla canlının genetik ikizinin oluşturulmasına klonlama denir. Klonlama işleminde sperm hücrelerine gereksinim olmadan gebelik gerçekleşir ve erkek birey olmadan genetik ikiz oluşturulur.

Klonlama teknolojisinde ABD ve Japonya başı çekiyor. Klonlama yöntemiyle üretilen kök hücreler her türlü hücre üretiminde kullanılabilecek, gelecekte hastalıklı ya da yaralanmış hücrelerin yerini alabilecek.

İskoçyalı bir araştırma grubunun 1996 yılında yaptığı açıklama dünyada büyük ses getirdi. Koyun “Dolly”(13 yıl yaşadı), insanlık tarihinde İlk kez memeli bir hayvanın vücut hücresinden alınan hücre çekirdeğinin, başka bir hücreye aktarılarak kopyalanmasıyla üretildi. Ardından İnek, keçi, fare, domuz gibi farklı hayvan türleri de klonlanmaya başlandı.

Xiangzhong Yang, insanlarda embriyona ait kök hücre araştırmalarına kendini adamış, 1999’da bir ineği klonlamasıyla gündeme gelmişti. Amy adlı bu inek ABD’nin ilk klon hayvanıydı.

2002: Teksaslı araştırmacılar, evcil bir kediyi klonladıklarını bundan 16 yıl önce açıkladılar. “Copy Cat” İsimli yavru, genetik annesinin ikiziydi.

2002’de ilk insan klonu olan “Eve” takma adlı bebeğin dünyaya geldiği öne sürüldü.

2004: Güney Kore’de Seul Üniversitesi araştırmacıları, ilk kez sağaltım amaçlı klonlama tekniği kullanarak insan embriyosu elde ettiklerini (2004’de) açıkladılar.

2005: Güney Koreli araştırmacılar, ilk klon köpeğin dünyaya geldiğini bundan 16 yıl önce duyurdular.

2012: Nobel ödüllü İngiliz bilim insanı John Gurdon, 2012’de 50 yıl içinde İnsan klonlamasının başlayacağını öne sürdü.

Çinli bilim insanları 5 yıl önce yaklaşık 21 milyon dolarlık bir bütçeyle fabrika açarak seri hayvan klonları üretmeyi ve ‘kitlesel klonlama’ yapmayı, böylece ülkede 2020’ye dek 1 milyon inek klonu üretmeyi hedeflediğini duyurmuşlardı.

Klon çocuklar: Çin’deki klonlama fabrikası projesinin ardındaki şirkete göre gelecekte çocuk sahibi olmak için genetik özellikleri yüzde 100 babadan ya da yüzde 100 anneden kopyalanan klon çocuklar seçeneği de olacak.

*

Bilim insanları bir yandan kopyalama (klonlama) yöntemiyle canlı üretirken, öte yandan da ölümsüzlük geni üzerinde çalışıyorlar. Bu konular kuşkusuz etik açıdan ve dünya nüfusunun geleceği açısından tartışma konusudur. Yanlış olduğunu, her şeyi doğanın akışına bırakmanın daha doğru olduğunu savunanlar az değil. Bu görüşleri de yabana atamayız. Ancak bugüne dek, bilimin insanlık için geliştirdiği ilerlemelerin çoğunun (yanlış kullanılmaması durumunda) insanlık yararına olduğunu görmek zor değil.

*

Bilim insanları, ölümsüz bir deniz anası buldular. Bu canlının adı; TURRİTOPSİS DOHRNİİ. Bu tür, “biyolojik olarak ölümsüz canlılar” sınıfında yer alıyor. Bu canlılar, fiziksel bir saldırıyla karşılaşmadıkça ölmezler ve soylarını sonsuza dek sürdürebilirler.

 

Buradaki kritik nokta, “biyolojik olarak ölümsüz” canlıların, insanların hayal ettiği gibi “ölümsüz” olmadığıdır. Bu canlıların üzerine basacak, üzerlerine silahla ateş edecek ya da herhangi bir fiziksel saldırı uygulanırsa ölürler.

Biliyoruz ki biz insanlar, hiçbir fiziksel saldırı olmasa bile sonunda kesinlikle öleceğiz. Bundan kaçış (şimdilik) yok. Ancak, biyolojik olarak ölümsüz olan canlılar, söz konusu fiziksel saldırı yokluğunda sonsuza dek varlıklarını sürdürebilirler.

Dediğimiz gibi, çoğu bunu kendi kopyalarını yaratarak, bir kısmı ise hızlı yenilenme yöntemleriyle yaparlar.

*

Ölümsüz denizanası, kendisinin de içinde olduğu SÖLENTERLER Şubesi’nin yaşam döngüsünü manipüle etmektedir. Manipüle etmek; yönlendirmek, kandırmak, şaşırtmak anlamına geliyor.

Çoğu zaman denizanaları olarak sınıflandırılan Sölenterler‘in yaşantısı 2 temel evreden oluşur: POLİP Evresi ve MEDUSA Evresi.

Polip evresindeki sölenterler, su dibinde, bir “kök” (ya da “sap”) ile tutunurlar, fiziksel olarak yer değiştirmeden yaşarlar. Daha çok, süngerlerin yaşam biçimi gibi düşünebiliriz… Tutundukları yerden, dokungaçlarla avlanırlar ve bu biçimde yaşarlar. Polip evrede hayvanlar “tomurcuklanma” ile eşeysiz olarak ürerler. Sözün özü, vücutlarının bir bölümünden kendilerinin bir parçası ayrılır ve o parçadan bir bütün oluşur. Böylece tek bir sölenter, aynısının kopyası olan 2 sölenter olur.

Daha sonra canlılar Medusa Evresi’ne geçerler. Medusa Evresi’nde vücutları, daha tanıdık olan “çan” ya da “şemsiye” şeklini alır. Denizanalarından tanıdığımız uzun dokungaçları olur. Artık özgür kalan  sölenterler, alışageldiğimiz “hayvan” tanımına daha uygun bir biçimde avlanırlar. İşte bu evredeki sölenterler, artık eşeysiz olarak değil, eşeyli olarak ürerler.

Denizanalarında yaşam döngüsü hep POLİP olarak başlar, Medusa Evresi’ne girer, eşeyli üreme ile yavrular üretir ve ölür. Medusa Evresi’ne ulaşan bir denizanası için artık geri dönüş yoktur: Ölüm, kaçınılmaz olarak gelecektir! TURRİTOPSİS DOHRNİİ bunun dışında… Öteki tüm denizanalarından farklı olarak bu tür, Medusa Evresi’ne ulaşmasına karşın YAVRU (Polip) EVRESİNE GERİ DÖNEBİLME özelliğine sahiptir!  Yukarıda sözünü ettiğimiz yaşam döngüsü, bu canlılarda “bir noktada tersine döner”. Yavrular Polip Evresi’ni yaşarlar, gelişip Medusa Evresi’ne girerler, eşeyli olarak üreyip normal olarak yavru polipler üretirler. Ancak daha sonra, YAŞLANIP ÖLMELERİ GEREKİRKEN, KENDİLERİNİ YENİDEN POLİP EVRESİNE GERİ DÖNDÜREBİLİRLER. Böylece, yaşlanma sonucu ölüm gerçekleşmez ve bir birey, sürekli olarak, yaşlanıp ölmek yerine kendisini YAVRUYA (polip)  döndürerek yaşamını sürdürür.

Bunu, 80 yaşına gelen bir insanın 20 yaşına geri dönebilmesi gibi düşünebiliriz.

Bu özellik, TURRİTOPSİS DOHRNİİ türüne kuramsal bir ölümsüzlük sağlar.

Dünyada bilinen ve en uzun yaşayan öteki canlıları da şöyle sıralayabilirim:

  • Antartika Süngeri 1500 yıl
  • Colpoghyllia Coral Mercanı 400 yıl
  • Galapagos Kaplumbağası 200 yıl
  • Kırmızı Deniz Kestanesi 200 yıl
  • Tuatara (kertenkeleye benzeyen bir sürüngen) 160 – 200 yıl
  • Grönland Balinası 160 – 200 yıl
  • Deniz Tarağı 150 yıl

Bilim insanlarının çabaları ve bu saptamaları kesinlikle küçümsenmesin. Ölümsüz deniz anasının genetik yapısı üzerindeki incelemeler daha çok derinleştirilerek pek çok sentetik kimyasal üretilebilir ve gelecekte yaşlılık ile çok daha başarılı bir savaş yürütülebilir.

*

Bu yazı ile dünyadaki gelişmeler ne yönde gidiyor, nereye gidiyor, onu anımsatmak istedim. Bu alanda biz var mıyız derseniz, ne yazık ki ülkem insanının gündemi “Denize girersem orucum bozulur mu” düzeyindedir. İlkel dogmatizm kabuğunu kıramayan, tabuları yıkamayan toplumların, bilim ile barışık olamayacağını biliyoruz. Barışık olmayışı bir yana, engelleyici duruşları olmasa bu da yetecek. Böyle toplumlar uyumsuz (maladaptif) toplumlar olup uygar toplumlardan kopuk, uzak ve karşı cephede yer alırlar. Uygar toplumları örnek alacakken, onlara kin ve nefretle bakarlar, düşmandırlar.

2 Ekim 2018

Nurettin ŞENOL

NURETTİN ŞENOL
NURETTİN ŞENOL son yazıları (Hepsini Gör)
1

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Sünnileştirme-Araplaştırma Ethem Arı

Makale

2 Yorumlar

  1. Bilim ilerledikçe insanın ortalama ömrü uzuyor.Buna bir insan evladı olarak seviniyoruz tabi.Ama bir de şu var ki acaba doğanın dengeleriyle mi oynuyoruz?Uzu yaşayan insan için yiyecek ,giyecek,yakacak,barınacak yer gerekli.Bu da demek oluyorki daha çok yiyecek üretip,daha çok ev yapacağız.Tarim alanlari,ormanlar,deniz kıyıları şantiyeye döndü bile.Tarim yapılabilen yerlere bol bol gübre ve ilaç veriyoruz ki belli bir alandan daha çok gıda elde edebilelim.Sonra bağırıyor herkes birbirine doğanın dengesini bozdun diye. Insanoğlu o kadar yiyor ki üç kişiden biri obez.Yani bir paradoks var aslında Uzun ömür yaşarken doğaya zarar veriliyor.Doga sagliksizlasiyor .Bu durumda insan sağlığı bozuluyor.Bilim var gücüyle hastalıklara çare arıyor insan ömrü uzuyor.Bu kısır döngüde sağlıklı ve uzun ömürlü insan ile birlikte bol ürün alınabilen sağlıklı bir doğaya sahip olma esas alınmalıdır.Hassas denge bir bozulursa felaketler ,savaşlar,kıtlık ve salgınlar baş gösterir.Simdilik insan klonlandigina dair bir açıklama gelmedi.Ama ben bu yolda çalışmalar yapıldığını düşünüyorum.Ama bu çalışmalar zengin olan versin parasını ölen yakınını yeniden karşısında bulsun diye değil.Hastaliklara çare olacak kan,doku,organ klonlanması yönünde olmalıdır.Kan ve kök hücre tedavisi için çırpınan organ nakli beklerken ölen insanlara bu organ ve doku klonlanması çare olacaktır.Olumsuz bir hayatta sıkıcı olurdu herhalde. Ben sağlıklı uzun ömürden yanayım.Dogayi da çok dikkatle korumak şartıyla tabi.

    8
  2. Bilim dünyasında bir gezinti yaptık. Düşünce dünyamızda yeni düşüncelerin kıvılcımları çaktı. Keşke boğazımızdan geçen lokmanın boyutunu ilgilendiren siyaset kısır çekişmeleri bıraksa. Ve halkınız okuyarak bilgi donanmaya yönelse. Ne olursa olsun bilimsel gelişmeler sonunda dünya halklarının ortak değeri oluyor.
    *
    Şuna inanıyorum. Afrika’dan çıktıktan sonra Güney Amerika’nın güney ucuna kadar yürüyerek giden insanevladı; Mars’ta koloni kurmak, ölümsüzlük olmasa bile 1840’larda Avrupa’da 40, şimdi 80 olan yaşam süresini bir kat daha arttırmak gibi bugün sadece düşünebildiğimiz aşamaları gösterecektir. Şu da var ki her yeni buluş iki yüzü keskin bıçak gibi doğanın dengesini bozarak yeni sorunlar yaratmaktadır. İnsanevladının ilk çağlarda bilinmezlik korkusundan tanrılaştırdığı doğa, yaratıcılık özelliği de elinden alınarak korunmaya gereksinim duyan bebek duyarlılığındadır.
    *
    Carl Sagan’ın ilk okuduğumdan beni çok heyecanlandıran “Güneş Yelkenleri” günümüzde deneme aşamasında. Güneşten alınacak bitmez tükenmez enerji ile uzay yolculukları çok daha kolaylaşacak. Kitapları ülkemizde büyük ilgi gören Amerikalı gökbilimci, astrobiyolog bilim insanının bizlere önemli bir anımsatması var. “Size iki yol sunuyorum. Teknolojinizi kendinizi yok etmek için ya da diğer gezegen ve yıldızlara ulaşmak için kullanabilirsiniz.” Diliyorum, kendimizi yok etmeden, doğa ve canlı yaşam ile dost kalarak varlığımızı sürdürürüz.

    6

Bir cevap yazın