Osmanlı Gerçeği

OSMANLI GERÇEĞİ 1.BÖLÜM

 

Osman Gazi

* İyi bilinen bir konudur ki, Osmanlı Devleti Türkmen aşiretlerinden Kayı Boyu’nun Söğüt, Bilecik yörelerine yerleşip, burada siyasi etkinlik ve güçlerini arttırmaları, diğer Türkmenlerin de onlara destek olmaları sonucunda kurulmuştur.(1)

Yavuz Sultan Selim

* Osmanlı, İstanbul’un alınışından sonra giderek Türklerin egemenliğinden çıkmıştır. Türk olmayan etnik unsurlar devletin yüksek kademelerinde yer almışlardır. Katip Çelebi’nin “Fezleke”sinde belirttiği gibi yüksek makamlarda bulunan Türkler, silah ve üniformaları ellerinden alınarak devlet hizmetinden uzaklaştırılmışlardır. Bunun sonucu olarak Anadolu’ya dağılan bu yöneticiler “Celali İsyanları” denen halk hareketlerini başlatmışlardır.(2) Türklere bu davranışı uygun gören Fatih Sultan Mehmet, Türk tarihçilerinin iddia ettiği gibi, atalarının göçebe çoban kabileler olarak Tatarların-Moğolların-Oğuzların bulunduğu bölgeden (Orta Asya’dan) geldiğine inanmıyordu. Fatih, ailesinin, Bizans İmparatorluk ailesi Kommenoslar’dan geldiğine inanıyordu.(2) Mantıklı düşünürsek, kendisini Türk olarak görse, Türkleri böyle dışlamazdı değil mi?

Fatih Sultan Mehmet

* Yavuz Sultan Selim, halifeliği zorla da olsa aldıktan sonra, yönetim ile Türk unsur arasındaki anlayış ve ideoloji ayrılığı açık biçimde çelişmiştir. Şeriata dayalı yönetim anlayışı üst yönetime egemen olurken, Anadolu’da yaygın olan Alevilik sayesinde, Türk dili ve Türk kültürü kendini koruma olanağı bulmuştur. Yönetimin Anadolu’yu “dil ve din aracılığı” ile Araplaştırmasına-Acemleştirmesine karşı olan bu halk, yok edilmek istenmiştir. Bu nedenle Anadolu’da öldürülen Türk sayısı, Yavuz zamanında 40 bin kadardır. Bu gerçek, Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk halkından tamamen koptuğunun açık bir kanıtıdır.(3) Dil, en önemli asimilasyon aracıdır. Türkçe-Farsça-Arapça karışımı yapay bir dil olan Osmanlıca belli ki bu amaç doğrultusunda yapılmıştır. “Osmanlı Devletinin kurucusunun “Ataman” olan adının Araplaşmaya uygun olarak “Osman” diye değiştirilmesinin de, bu süreç içinde olduğu düşünülebilir.”(4) İngilizce’de Osmanlı İmparatorluğu, “Ottoman Empire”dir.

* Girişte belirtildiği gibi Osmanlı İmparatorluğu bir Türk imparatorluğudur. Dünya bunu böyle bilir. Bu yadsınamaz bir gerçektir. Zaten borçlarını da Türkiye Cumhuriyeti ödemiştir. Ulusları var eden ve ayakta tutan dil ile tarihtir. Hep söylerim; bilge Önder Atatürk’ün Türk Dil ve Tarih kurumlarını “özerk” olarak kurdurarak, mirasını bu ikizlere bırakması sıradan bir eylem değildir. Bu nedenle tarihimizi iyi bilmemiz, Türkçemize sahip çıkmamız varlık sorunumuzdur. Türkçü-milliyetçilerin Osmanlı seviciliğinin yanında, özellikle Fatih ile Yavuz’u bayrak yapmaları kendileri açısından dramatiktir.
***
* 630 yıllık Osmanlı tarihinde Fatih ve Yavuz dönemleri önemli kırılma noktalarıdır. O nedenle bu iki padişah dönemini ele aldım. İmparatorluk Türklerin elinden çıkıyor. Daha sonra Türkler kılıç zoruyla dini-dili değiştirilerek asimile edilmeye çalışıyor. Bu gerçekleri bilmediğimiz için bugünde Cumhuriyet Türklerin elinden çıkıyor ve halk diliyle, tarihiyle Araplaştırılmaya çalışılıyor. Üçüncü köprüye Yavuz adının ısrarını, Türk halkını koyun yerine koyan padişahların yüceltilmesini, ayrıca 200 yıllık aydınlanma çabamız içinde Türklüğün ayağa kalktığı 1923-1950 yılların arasındaki dönemin hedef tahtasına konmasını da bu çerçevede değerlendirebiliriz.

Ataman: Asya Türkleri askeri ve idari makamlara seçilen müdür ve başkanlara “ataman” derlerdi.

1) – Prof.Dr.Mikail Bayram / Ahi Evren-Mevlana Mücadelesi / NKM Yayınları, s.260
2) – Theodor Spandounes, On The Origin of The Ottoman Emperors – çev: Lena Umay
3) – Çetin Yetkin, Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, Milliyet Yayınları  s.161.
4) – Erdoğan Aydın / Özgür Üniversite Forumu, s.181

OSMANLI GERÇEĞİ 2.BÖLÜM

I. Murad

* Bilgiye ulaşmakla gerçeğe yaklaşmak ya da ulaşmak doğru orantılı. Önceden, Osmanlı’da Türk düşmanlığının Yavuz Sultan Selim ile başladığı bilgisindeydim. İstanbul’un alınışından sonra Fatih Sultan Mehmet’in üst düzey Türk görevlilerin silah ve unvanlarını ellerinden alıp yönetimi tamamen Rum, Ermeni gibi Hıristiyan unsurlara teslim ettiğini öğreniyoruz. Oysaki, Padişah I.Murad’ın kuşkulu bir biçimde öldürülerek Hıristiyan eşinden olan oğlunun tahta oturtulup, Türk eşinden olan oğlunun da, boğdurulduğu bilgisine ulaşıyoruz. Türklerin kurduğu imparatorluğun Hıristiyan unsurların eline geçerek Türk’e düşman olmasında belirleyici etken hanedan üyelerinin (padişah ya da şehzadelerin) yabancı kadınlarla evlilikleri olduğu görülüyor.

* “Osmanlı’da Türkmen atlılarından oluşmuş ordularla gerçekleştirilen başarılar, büyüme, belirli bir noktaya ulaşınca, tıpkı daha önceki Müslüman Türk devletlerinde de olduğu gibi Türk’ün Türk’e düşman kesilmesi biçimindeki trajik çelişki Osmanlılarda da hemen ortaya çıkmıştır.(1) Ancak, hemen şunu da belirtelim ki, Amerikalı Profesör Stanford Shaw’un (2) öne sürdüğü varsayımlara göre, Osmanlılarla Türkmenler arasındaki bu kavga, genel olarak sanıldığı gibi sadece basit bir yerleşiklik göçebelik sürtüşmesinin kavgası da değildir. Çünkü bu tezlere göre daha Sultan I. Murad (Hüdavendigar 1326-1389) döneminden beri, sadece Anadolu içlerindeki bazı göçebe Türkmen aşiretlerinin, fethedilen yeni yerlerdeki sınır boylarına zorla yerleştirilerek İmparatorluktan uzaklaştırılmaları ve ordunun Türkmen savaşçılarının egemenliğinden kurtarılmasıyla yetinilmemiş, Türklerin saraydan da bir an önce kovulmaları için gerekli her türlü girişim yapılmıştır.

* Örneğin, Sultan I. Murad’ın aniden öldürülmesi üzerine, savaş alanında bir oldu bittiye getirilip Yıldırım Bayezid’in acele sultan ilan edilmesi de, gerçekte saray içindeki Hıristiyan ve dönme unsurlarla, Türklerin bir iktidar kavgasıdır ve Türkler bu olayla saraydan tamamen kovulmuşlardır. Çünkü 1.Murad’ın yaşayan iki oğlundan büyüğü Yakup, Osmanlı sarayındaki iktidar kavgasında Türkmen beylerini temsil etme eğilimindedir. Bir Rum kadından doğmuş olan Bayezid ise, Sultan Murad’ın öne çıkardığı yeni Hıristiyan ve dönme unsurlarının adayıdır. Türkmen beyleri Sultan Murad’ın öldüğünü daha haber almadan, Bayezid’in Hıristiyan vasalleri arasındaki destekleyicileri, kendisini hükümdar ilan etmişlerdir. Babasının öldüğünü haber vermeden çağrılan Yakup’un boğdurulmasıyla da, taraftarları bir oldu bittiye getirilmişlerdir .. Türkmen beyleri, Osmanlı hanedanının son yaşayan erkek evladı olarak Bayezid’in tahta çıkmasını kabul etmek zorunda kalmışlardır.” (3)

OSMANLICA

Enderun – Zenanname

* “Osmanlı’da Türkçe, XV. yüzyıldan itibaren artık yavaş yavaş yazı dili olmaktan çıkmaya başlamış, yerine, ilk kez Tanzimat döneminde “Lisan-ı Osmani” diye adlandırılan, bugün bizim Osmanlıca dediğimiz, Farsça ve Arapça ağırlıklı yeni bir dilin oluşturulmasına başlanılmıştır. Agah Sırrı Levend de, “Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri” adlı kitabında, “Nesir dili XIV. yüzyılla XV. Yüzyılın ilk yarısında çok yalındır, özentisizdir. XVI. ve XVII. yüzyıllarda edebi nesir dili Türkçe olmaktan büsbütün çıkar.” (Türk Dil Kurumu Yayınları, 1972 s.22) diyerek bu gerçeğe işaret etmektedir. •• Öyle ki, XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türkçe okullardan da kovulmuştur. Örneğin, 1453’te İstanbul’u aldıktan sonra Fatih’in kendi adına kurdurttuğu sekiz medresenin sekizinde de eğitimin tümü Arapça yapılmaktadır. Ne Türkçe diye bir ders vardır, ne de herhangi bir ders Türk dilinde yapılmaktadır. (Osman Nuri Ergin, Türkiye Maarif Tarihi, 1939, s.94) Türkçe, sadece Enderun okulunda okutulmaktadır. Bu okullara da Acemi Oğlanlar Ocağından devşirmeler ve yabancılar alınmakta, Türkler kesinlikle sokulmamaktadır.” (4)

***
* “Osmanlı tarihi boyunca, yazınsal açıdan olsun, Dede Korkut Öyküleri’nden hiç söz edilmemekte, Türkçe’deki düzyazı edebiyatının ilk örneklerinden olduğu bile söylenilmemektedir. Büyük bir olasılıktır ki, Dede Korkut Öyküleri, Osmanlıların atalarının da göçebe Oğuz boylarından olduklarını tanıtlayıcı nitelikleri yüzünden yüzyıllar boyunca sakıncalı bulunmuştur ve yazıya geçirilmemiştir, yayımlanmamıştır. Dede Korkut Öyküleri’nin Türk dilindeki ilk yayımı, ne acıdır ki, ta 1916 yılında ve Dresden’deki el yazması kopyasından alınarak Kilisli Rifat tarafından gerçekleştirilmiştir.”(5)

1)- Demirtaş Ceyhun, Ah Şu Kara Bıyıklı Türkler, E Yayınları s.62
2)- Prof. Stanford Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye / E Yayınları / İstanbul 1982 / s.34)
3)- Aynı kitap s.54-55
4)- Demirtaş Ceyhun, Ah Şu Biz Karabıyıklı, Türkler, E Yayınları s.84
5)- Aynı kitap s.86

OSMANLI GERÇEĞİ 3. BÖLÜM

* Taner Timur da, “Geleneksel Osmanlı kaynaklarında Türkler iki şekilde ele alınmışlardır.” demektedir. Taner Timur’a göre, “çeşitli karışımlarla etnik saflığını da yitirmiş olan” yönetici kadro, Osmanlı, kendisini daha çok dinsel terimlerle tanımlamayı yeğlediği için, “Türklere, X. yüzyılda yaşamış ünlü Arap tarihçisi Mesudi de, kutsal tarih içinde Yafes’e (Nuh Peygamber’in üçüncü oğluna) bağlanan şecerede yer vermesinden dolayı” atalarının bu bağlamda Türk kökenli olduğunu açıklamalarına karşın, Türk sözcüğünü küçültücü bir anlamda kullanmışlardır. “Gerçekten, XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı vakayinameleri* Türkleri aşağılayıcı sıfatlarla doludur. ‘Kaba Türk: ‘Cahil Türk: ‘idraksiz Türk’ vb. nitelemeler Osmanlı kroniklerinde bol bol rastlanan ifadelerdir.” (Osmanlı Kimliği, Hil Yayın, 1986, s.79-80) Gene Taner Timur’un, aynı kaynaktaki açıklamalarına göre, 1740 yılında İstanbul’ da doğmuş Ermeni asıllı tarihçi Ignatius D’ohsson da, Avrupalılarca uzun yıllar Osmanlı tarihi ve sosyo-politik yapısı konusunda tek kaynak sayılmış birkaç ciltlik kitabı “Osmanlı İmparatorluğu’nun Genel Tablosu” adlı kitabında, “İmparatorluğun bütün halkı “Osmanlı ismiyle çağırır ve bunlar Avrupalıların kendilerine neden Türk dediğini de bir türlü anlayamazlardı. Bu kelimeyi en ağır bir hakaret saydıkları için, İmparatorluktaki yabancılar da kimseye Türk diye hitap edemezlerdi.” diye yazmıştır. (1)
***
* Bütün Avrupalıların ısrarla Türk İmparatorluğu, Türk hükümeti, Türkiye ve bu ülkeyi yönetenlere de Türk demelerine karşın, Osmanlı sınırları içinde Türk sözcüğü hala kesinlikle kullanılmamaktadır. İlginçtir, 1789 Fransız devrimi de, daha XIX. yüzyılın başlarında Osmanlı topraklarına ulaştığı, hatta imparatorluk sınırları içindeki öteki etnik toplulukların bağımsızlık savaşlarını başlatmalarına ve bağımsızlıklarına kavuşmalarına da neden olduğu halde, Osmanlı aydınını pek etkilememiştir. Çoğu Fransız devriminin ürünü olan, özgürlük, eşitlik, bağımsızlık, adalet, vatan, ulus vb. gibi kavramların dilimize girmesi ve aydınımızın da bu devrimden etkilenebilmesi için nerdeyse yüzyıl gerekmiştir.(2)

Mustafa Reşit Paşa

* Her ne kadar, Mustafa Reşit Paşa ve arkadaşları da, daha Tanzimat Fermanının hazırlanması sırasında, ırk ve mezhep gözetilmeksizin devletin bütün uyruğunun konuşabileceği ortak bir dil arayışına girişmişler ve halkın büyük çoğunluğunun konuştuğu Türkçeyi resmi dil olarak kabul etmişlerse de, Türkçe adını kullanamamışlardır. “Türkçe” sözcüğünün Osmanlılarca bir resmi belgede ilk kullanılışı ise, 1876 yılında olmuştur. Birinci Meşrutiyet’te, Sultan I. Abdülhamit’in yürürlüğe koyduğu 1876 Kanunu Esasi’nin (Anayasanın) 18. maddesinde, ilk kez, “Osmanlı Devleti’nin resmi dilinin Türkçe olduğu ve devlet hizmetinde çalışacak kişilerin bu dili bilmek zorunda oldukları” hükmü getirilmiştir.(3)

* Yukarıda da değindiğimiz gibi, sanki bir marifet yapmışçasına, tarihte çok sayıda devlet kurmuş ve devlet batırmış olmakla övünmekten ve bunu sık sık yinelemekten, nedense, ulusça çok hoşlanırız. Ama ilginçtir, Göktürklerden bu yana ta XX. yüzyıla, Türkiye Cumhuriyeti’ ne gelinceye dek de, kurduğumuz bunca devletin hiçbirinin adında “Türk” sözcüğünü kullanmamışızdır. Hiçbirinin resmi dili de, kurulduğu andan itibaren Türkçe değildir.(4)

* Yani, yüzyıllarca uğraşarak, Türklere Türk olduklarını zorla unutturan ve bu uğurda “Türk” sözcüğüyle türevlerini bile neredeyse dilden çıkartan Osmanlılar, ilginçtir, XIX. yüzyılda, Fransız Devriminin daha ilk sarsıntısında bütün bu yaptıklarını birden unutuverip, XX. yüzyılın başlarında, göründüğü kadarıyla bu kez de kendileri (torunları), kurtuluş için Türkçülüğe, can havliyle sarılmışlardır.(5)

*Vakayiname, olayları günü gününe kaydeden, genellikle ya hükümdarın yada önemli devlet adamlarının başından geçenler temel alınarak yazılan tarih eserleri.

1)- Taner Timur, Osmanlı Kimliği, Hil Yayın, 1986, s.79-80
2)- Demirtaş Ceyhun, Ah Şu Biz Karabıyıklı Türkler, E Yayınları, s .119
3)- Aynı kitap s.121
4)- Aynı kitap s.127
5)- Aynı kitap s.132

OSMANLI GERÇEĞİ  4. BÖLÜM

* Mustafa Kemal’in amacı, yüzyıllardır horlanmış, dışlanmış, zorla ezilip sindirilmiş Anadolu Türk halkını bir an önce ulus bilincine ve kişiliğine kavuşturmaktır. Bunun için de, Türkçülük düşüncesinin, öncelikle Osmanlıcılık gibi, İslamcı Türkçülük gibi, Turancılık gibi çağdışı niteliklerinden arındırılması gerektiğini düşünmektedir. (1)
Şevket Süreyya Aydemir, “Gazi Mustafa Kemal, 1928’den başlayarak ölüm yatağına kadar gece gündüz kendini meşgul edecek iki konuyla ilgilendi; 1) Türk dili ve alfabesi, 2) Türk tarihi.” demektedir.(2)

* Türk vatandaşlığına geçtiği için maaşı dörtte bire düşürülünce, hemen ertesi gün sabah sabah kapısına dayanan sığınık (mülteci) Alman profesöre; “Sen Türk olmayı yoksa kolay mı sanıyorsun hocaaaam?” diyen Hasan Ali Yücel’e hak vermemek, acaba gerçekten elde midir? Çünkü gerçekten de, bütün tarihi boyunca galiba, hep zor olmuştur Türk olmak, hiç kuşku yok… Mustafa Kemal de, Cumhuriyet’in onuncu yıl törenlerinde, 29 Ekim 1933’teki söylevinde, Türk olmanın, Türküm diyebilmenin ne denli zor bir iş olduğunu kastederek mi “Ne mutlu Türküm diyene! .. ” demiştir, kim bilir? Ama öte yandan da, gerçekten, yıllardır Türk olduklarını bile söyleyememişlerdir atalarımız. Batılıların ısrarla “Türk” demesine karşın, kendilerinden hep “Müslümanlar” diye söz etmişlerdir, sanki inadına. Türklüklerini sürekli gizlemişlerdir. Oysa Prof. Bernard Lewis, “Bir zamanlar Avrupa’da İslamlığı benimseyen kişiye, hangi ulustan olursa olsun, ‘Türk oldu’ denilirdi.” diye yazmaktadır. (age. s.168)

Mümtaz Soysal

* Fakat, ‘Türk olmak’ , galiba bugün gerçekten, geçmiştekilerle de, oranlanamayacak denli daha zordur. Oysa bugün Türk sözcüğü, eskisi gibi başka anlamlar da içermemektedir. Doğrudur. Kullanılması konusunda ne törel, ne de yasal bir sakınca vardır. Özdeşleştirildiği bütün öteki anlamlarından arındırılmış, salt bir ulusun adı olmuştur artık. Bugün, o adla kurulmuş bir devlet vardır. Bir devletin resmi dilinin adıdır. Ama gel gör ki, son çeyrek yüzyıldır yaşadığımız şu çılgın yapısal değişim, kim bilir kaç yüzyılın birikimi şu korkunç deprem, gerçekten, yozlaştırılmadık, aşınıma uğratılmadık, anlamı değiştirilmedik bir değer yargısı, bir toplumsal kavram, bir yetke mi bırakmıştır ki toplumda? Yıllardır, sözcüğün tam anlamıyla, ülkede tozdan dumandan ferman okunamamaktadır. Dolayısıyla, birçok değer yargısının, birçok geleneğin, göreneğin, törenin, birçok kültürün karman çorman olduğu, çarpıştığı, çalkalandığı bu potada, Türk olmak gerçekten hangisidir acaba? Bu göz gözü görmez ortamda, bu kaosta nasıl seçilecektir? Nitekim Prof. Mümtaz Soysal da, bu gerçeğe işaret ederek, “Türk olmak hem zordur, hem de kolaydır.” demektedir.

* Günümüzde olan Osmanlı hayranlığının altında okullarımızda okutulan tarih kitaplarında 630 yıllık Osmanlı tarihinin düz ara övgülerle dolu olması yatmaktadır. Bu bilgilerle büyüyen insanlar, kulaktan dolma, Osmanlı din sayesinde dünyaya egemen oldu” safsatası ile donatılınca militan olup çıkıyorlar. Tarih kitaplarının kuru kahramanlık öyküleri yerine olayların, utku ve yenilgilerin nedenleri ile birlikte anlatıldığı gerçekçi bir çizgiye çekilmesi gerekir.

Not: Osmanlılar da, Selçuklular gibi, ilk sıralar göçebe Türklere “Türkmen” demişlerdir. Bilindiği gibi, Türkmen sözcüğü ilk olarak XI. yüzyılda, Müslümanlığı kabul eden Oğuzları, Şamanist göçebe Oğuzlardan ayırt edebilmek için “Müslüman Türk” anlamına kullanılmıştır. Ama sözcük, özellikle Anadolu Selçukluları döneminde aşınıma uğrayarak anlam değiştirmiş ve bir çeşit küfür gibi, onur kırıcı, küçültücü, aşağılayıcı anlamda göçebe, göçebe Türk karşılığı kullanılır olmuştur. Osmanlılar da, aynı biçimde, küçümseyici göçebe Türk anlamına bir süre bu sözcüğü kullanmışlarsa da, daha sonraları, bu göçebelerden “Yörük” veya “Yürük” diye söz etmeye başlamışlardır. “Yürümek” fiilinden türetildiği belli bu “Yörük” sözcüğünün tarihte ilk ne zaman kullanıldığına dair elimizde bir bilgi yoktur. Ancak, hemen hemen bütün tarihi belgelerde Oğuz boyları için sık sık “Türkmen” sözcüğü kullanılmış olduğu halde, “Yörük” sözcüğüne hiç rastlanılmamıştır. Dolayısıyla Osmanlılarca uydurulmuş olması büyük olasılıktır. Nitekim sadece Anadolu’daki ve Rumeli’ deki göçer aşiretlere “Yörük” veya “Yürük” denilmektedir.(3)

1)- Demirtaş Ceyhun, Ah Şu Biz Karabıyıklı Türkler, E Yayınları s.135
2)- Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Cilt III,.Remzi Kitabevi, İstanbul 1965, s.319)
3)-Demirtaş Ceyhun, Ah Şu Biz Karabıyıklı Türkler, E Yayınları s.85-86

 

ETHEM ARI 18  Kasım 2019

ETHEM ARI
İzlemek için
5

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Ona Yüreğimi Bıraktım Şerif Kaya

Öykü

4 Yorumlar

  1. SERDAR HAKYEMEZOĞLU
    SERDAR HAKYEMEZOĞLU

    Ethem Arı abi, bu tür araştırma, inceleme, derleme yazıları sitemiz için o kadar değerli ki. Emeğinize, yüreğinize sağlık.

    2
  2. Hayrullah Cırık
    Hayrullah Cırık

    Çok güzel bir derleme olmuş.

    2
  3. Sibel Karagöz
    Sibel Karagöz

    Kaleminiz dert görmesin değerli hocam ne güzel de sebep sonuç ilişkili bir örüntü de anlatmışsınız keşke insanlar açsa gözlerini v düşünseler öyle ya insanlar en çok bakarken düşünüyorlarsa artık baktıklarında görsünler ve düşünsünler….

    2
  4. Bedriye Çakıcı Canbaz
    Bedriye Çakıcı Canbaz

    👍👍👍

    1

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir