ÖYKÜ YARIŞMASI Öykü Kodu : YDA/001

 ”Balıkesir Askerlik Şubesi 3. Kısım amir yardımcılığına atandığımda, sağlık sorunları olan yarbay vardı. Kıbrıs Birinci Harekatı öncesi, sağlık sorunları için askeri hastaneye yatınca onun odasına geçerek 3. Kısım amirliğine vekaleten bakmaya başladım. Kendi odamda iken daha rahattım. Şubenin eskiyen sicil kütüklerini yavaş yavaş yeniliyordum. Çay, kahve, sigara ve gelen giden ile iyi zaman geçiriyordum. Fakat 3. kısım amirliğine geçince işler benim boyutlarımı aştı. Üstelik Kıbrıs savaşı kapıdaydı ve hareketli günler gerideydi. Yazışmalar, imzalar, dosyalar, yakalanan asker kaçaklarının kabarık dosyaları, rutin işler çayı kahveyi masanın üzerinde soğuttuğum, sigarayı kül tablasında unuttuğum zamanlardı o günler. Postadan gelenleri ayırıyor, yazışmalar sivil memurlara dağılıyor, zaman kalırsa da yine kütüklerin arasına gömülüyordum. Öyle bunaldığım zamanlar oluyordu ki o anlar ne istek ne de isteksizlik vardı içimde. Ara sıra pencereden nizamiyeyi ve sonrası manzaranın manzarasızlığını seyre dalıyordum. Hasta bırakıp geldiğim annemi düşündüğümde ülserim azıyordu.  

   Bunaldığım o günlerin gecesinde subay gazinosunda bir başıma dinlenirken, daire başkanımız Hava Albay Komutanım ile personel okulundan komutanım Topçu Albayı bir köşede içerken görüp, geri dönmeyi düşünürken, “Asteğmen” komutunu duyunca, onların masasına doğru yollandım. Selam verip sandalyeyi çektim. Şube komutanım Topçu Albay’a,  

   “…………’dır, iyi içer eşolueşşek” dedi. (Güler misin ağlar mısın!)  

   “Bursa personel okulundan tanırım asteğmeni” sonra bana dönerek, ”buyur bizimle iç teğmen” dedi.  

   Buğulu atmosferin yoğun dumanı arasında müzisyen erler Türk Sanat Müziği icra ediyorlardı. Kadehler kaldırılıyor, şarkıya eşlik ediliyordu. Bende içiyordum ama komutanların masasında sigara yakıp yakmamakta  tereddüt ediyor, sonra da içki içtiğim masada sigara da içebileceğimi hükmederek önce komutanlarıma sunuyor, sonrada bir tane de ben yakıyordum.  

   Hareketler kısıtlı, konuşmalar kısıtlı masada tek yaptığım komutanların konuşmalarını dinlemek ve ara sıra sözlerini ”değil mi teğmen” dediklerinde tasdik etmekti. Müzisyenlerin önündeki masada yaştan emekli olmuş Tugay komutanı ile onun yerine atanmış yeni Tugay komutanı oturuyordu. Masadaki albaylar da onları konuşuyordu.  

   Zaman geçince içimi sıkıntı bastı. Sigara dumanları tavana asılı gibi duruyordu. Masada oturduğum son yarım saatte aklımla kavga ettim durdum. Sonunda ayağa kalkarak “komutanım izninizle” dediğimde prangalardan kurtulmuş gibiydim.   

   Ordu evinin bahçesindeki havuzun yanındaki masaya oturarak yatmadan önce son sigaramı yaktım.  

   Sonra karartma günleri başladı. Gece sokaklar bomboş, şehrin üzerine kurum yağmıştı sanki. Şubenin üst katında komutanın odasında telefon başında nöbetteydim. Masada kağıt kalem ve pilli el feneri vardı. Pencereden baktığımda hiç ışık göremiyordum. Karartmaya harfiyen uyuluyordu. Nizamiyedeki nöbetçinin dışında bir kıpırdama dahi yoktu.  

   Yorgundum ve onca sigaranın yanında “bir bardak çay olsa” diye düşünürken telefon çaldı. Ahizeyi kaldırdım, Ankara’dan arıyorlardı. Savaş kararı alınmıştı. Telefonu, kağıdı, kalemi masanın altına indirerek el feneri ışığında bana söylenen emirleri yazdım. Sonrada gereken yerleri arayarak personeli şubeye topladım. O gün ve sonraki günler asker sevkiyatı bitene kadar şubede yattık kalktık adeta.  

   Beni anneler ile birlikte hüzünlere sevk eden o günleri asla unutamam. 3. Kısım amiri yarbayım hastanede olduğundan, Kıbrıs’tan gelen ölüm haberlerini şehitlerin ailelerine bildirmek o kadar subayın içinde bir asteğmene kalmıştı.  

   Mektuplarımın geldiği şehirde yolumu gözleyen ve siroz hastası olduğunu bilmeyen bir annem vardı. Ona bir buçuk yıl ömrü kaldığını kim söyleyebilirdi ki? Radyo tiyatrosunu dinlediği küçük bir cep radyosu ve ağrı kesicileri yanından ayırmıyordu. Ben şimdi anneme söylediğim gibi bana endişe ile bakan ve yüreği ökseye yakalanmış kuş gibi çarpan annelere de yalan söyleyecektim. Ya da söylemeyecektim. Ama gerçeği nasıl söyleyecektim?  

   Böyle bir durumun içine düşebileceğimi daha önce hiç düşünmemiştim. Düştükten sonrada o günlerin “müebbet” cezaya çarptırılmış mahkûmun duygularını yaşadım. ”Memleketim” şarkısını dinleyerek zafer konuşuyorduk ama diğer yanda yüreği yanmış anneler vardı. Yüreğine ateş düşmüş bir anneye bunu ancak yine yüreği yanan bir anne anlatabilirdi herhalde. Bu arada kardeşime mektup yazıyor, annemin durumunu soruyordum. Oda bana “aynı” diye yazıyordu.  

   Hafta sonları da bana çözüm olmuyor, içimdeki sızı benimle birlikte gidip benimle birlikte geliyordu. Böylece pazartesi sendromu bir gün önceden başlıyor beni asla bırakmıyordu. Gelen postada yurt içi yazışmaları kendi aralarında paylaşan sivil memurlar Kıbrıs’tan gelen postayı da bana veriyorlardı. Zarfların içinden künyeler çıktığında yazıyı okumaya gerek kalmıyordu. O, şehitti. Şayet künye yoksa yaralı ya da kayıp olabiliyordu. Odama aldığım annelerin önünde bunları karıştırmak yerine daha sonraları şehit olanların adlarını liste yaparak masanın sağ tarafındaki çelik çekmeceye, her açışta görebileceğim şekilde yerleştirdim. Böylece oğlunun akıbetini soran anneye sezdirmeden çekmeceyi bir bahane ile açıyor, o ismin listedeki isimler arasında olup olmadığına bakıyordum.  

   O gün en sıkıntılı pazartesi gününü yaşadım. Odama girdiğimde masamın üzerinde ıhlamur hazır bekliyordu. Ihlamurdan sonra akşama kadar çay ve sigara içiyordum.  

   Gelen posta bir saat içinde ayıklanarak şehitlerin isimleri, birlikleri ve adreslerinin yazıldığı liste hazırlanmış olarak masama geldi. Hiç okumadan çelik çekmeceye koydum.  

    Oysa dün geceden beri kendimi hazırlamağa çalışmıştım. Kafamda bir takım mizansenler ve annelere konuşmalar düşünmüştüm. Ama koltuğa oturunca her şey tüm çıplaklığı ile yansıyınca yine en başa döndüm. Tüm rollerin sonunda karşımda eli önüne bağlı bekleyen anneye, “oğlunun öldüğünü” bir şekilde anlatabilmek önemliydi. Sonra anladım ki o anneye “ölüm” kelimesinin içindeki, tüm tatları bir anda yok eden şiddeti yok ederek ya da biraz olsun düşürerek anlatmak mümkün değildi. O acı,  zaten buz gibi kelimenin içinde açık seçik yatıyordu. Onun için ben de en müteessir bir şekilde -ki bu halim asla gayrı samimi değildi- “Başınız sağ olsun” demeye karar verdim. Verdim ama sonuna kadar da “acaba en doğrusu bu mu?” diye düşünmüşümdür. Dumanlı başım başka çare bulamadı. Bir psikolog belki o cümleyi söylemeden önce havayı yumuşatabilirdi. Ama annenin yüreğindeki 9 şiddetindeki sarsıntıyı giderilmesi asla mümkün değildi. “Siz olsaydınız yanmakta olan suyu ne ile söndürürdünüz?  

O gün ilk, elli yaşlarında, başörtülü bir kadın geldi. Biraz ürkek biraz sıkıntılı gibiydi. Hepimizin derinlerden gelen korkularımızı kamufle ettiğimiz gibi bir hal vardı üzerinde. Bana “oğlum” diye hitap etti. 2-3 mektup yazdığı halde, uzun zamandır kendi oğlundan haber alamıyormuş. Oğlunun birliğini sorduğumda, cevap vermek için çantasını karıştırırken ben de sağ taraftaki çekmeceyi açarak, çabucak listeye göz attım. Gelen kadının oğlunun adı listede yoktu, derin bir “oohhh” çektim.  

“Bütün şehirlerden gönderilen postalar önce Mersin’de merkezde toplanıyor, sonra oradan da Kıbrıs’taki merkeze gidip oradan da birliklere sevk edildiği için maalesef aksama oluyor, bekleyin gelir. Başka bir durum olsaydı zaten size bildirirdim” dedim.  

Kadının yüzündeki endişe ve sıkıntı gitmişti. Oğlunun hayatta olduğunu duymak ona yetti. Varsın mektuplar aksasındı. Teşekkür edip gitti. Masamın üzerindeki çayım soğumuştu.   

   Fakat üç tane şehit ismi daha vardı. Onların da anne ya da babaları bugün ya da yarın geleceklerdi. Şayet gelmezlerse, onların ailelerine haber vermek yine bana düşüyordu. Nitekim öğleye doğru orta boylu tıknaz, 50 yaşlarında, saçları tepeden dökülmüş bir adam geldi. Bu adamı yemek yediğim ya da sıkça gittiğim yerlerden birinde görmüş gibiydim, güleç ve samimi birine benziyordu selam verdi,  

   “Teğmenim birkaç mektup yazdığım halde, gittiğinden beri oğlumdan haber alamıyorum” dedi.  

  “İletişim konusunda herkes şikayetçi. Bu konuda haklısınız” dedim. Adam oğlunun adını söylediğinde içimden bir şeylerin koptuğunu fark ettim. Bir önceki kadının oğlu için listeye baktığımda, adamın oğlunun ismini orada görmüştüm. Zaten listede üç kişi vardı ama yine de emin olmak için çekmeceyi açarak baktım. Onun adı listenin birinci sırasındaydı. İsmin başına çarpı koyup çekmeceyi kapattım. İçimden isyanlar yükseliyor ama ağzımdan Vatan, Millet, Şehadet, cennet ve melekler akıp gidiyordu. Dilim aklımla çelişki halindeydi. İçimdeki isyanlar dudaklarıma kadar gidip gelip gidiyor zaman zaman ağzımdan çıkanları kulaklarım dahi duymuyordu. Sıkıntılı Pazartesi şimdi başlamıştı. Benim yüzüme bakan adam biraz da saçmaladığımı anladığında gözlerinin dolduğunu fark ettim. Bu aptalca konuşmalardan sonra “sadede gel” der gibiydi. Sonra konuşmayı keserek müteessir bir şekilde ”başınız sağ olsun” dedim. O zamana kadar ayakta duran adam duvara dayalı duran koltuğa kendini bıraktı ve başladı sessizce ağlamaya.  

   “Şehit babası olmak da varmış” dedim. Ama sonrada acemice konuştuğumu anladım ve kendimden nefret ettim. Ölüm kelimesinin hafızadaki şiddeti geçmemişti. Ben ona bir sigara yakıp verdim, o dizlerine vuruyordu ama sigarayı aldı, yine de sarsıla sarsıla ağlamaya devam etti. Kıdemli bir subay olsaydım o anda nasıl davranılması gerektiğini bilebilirdim. O kapıya doğru yönelirken bana dönerek,  

   “Kısa zaman önce annesini de kaybetmiştim” dedi. Sabahtan akşama kadar çay, sigara içip ölüm tellallığı yaptığım o günlerde, öğle paydoslarında gittiğim lokantayı da terk ettim Yemek kokuları aklıma gelince yüzüm kendiliğinden ekşiyor, ülserim kıpırdanıyor, midem bulanıyordu.  

   Akşamları aperatiflerle alkole kapı her zaman açıktı. Yine bir sigara yaktım. Listeler aklımdan çıkmıyordu. Acaba şehitlere mi acıyor, üzülüyordum yoksa ölüm haberlerini alan çaresiz annelerin çaresiz tepkileri mi beni korkutuyordu. Tam olarak seçemiyorum. Ama ne olursa olsun en terbiyeli ve en müteessir şekilde bildirmeliydim.   

   Bir arkadaşım vardı alt devreden. Uzun boylu, esmer, terbiyeli ve nazik biriydi. Sivil hayatında İzmir 9 Eylül Üniversitesi’nde akademistti. Ben kendisinden ancak 6 ay kıdemli olmama rağmen o, her hareketinde ve konuşmalarında bunu hiç unutmadı. Her konuşmasında “Teğmenim” diyordu. En sonunda ona, “ayıp oluyor Murat Bey biz arkadaşız, neticede ikimiz de asteğmeniz” demek zorunda kaldım ama o bana,  

   “Her zaman birileri birinin ya önünde ya da arkasındadır teğmenim, herkes yerini bilmeli” derdi. Anladım ki Murat beyle bazı konularda tartışmak anlamsızdı. O, prensip sahibiydi. Murat beyin kimsesi yoktu. Yetiştirme yurdunun eseri böyle bir insanın arkadaşı olmak güzel bir şeydi. Bu adam kendisini okutan yaşlı bir meleğe borcunu ödeyebilmek için var gücüyle çalışıyordu. Birkaç defa onunla lokantada yemek yedik, ama o her şeyin azını istiyordu. “Az döner, az kebap, az pilav ve az hesap.” Hiçbir zamanda benim onun hesabını ödememe sıcak bakmadı. Dedim ya prensip sahibiydi Murat Bey. Öğleden sonra genç bir anne geldi odama, anneden çok bir ablaya benziyordu. Yüzünde endişe yoktu. Tedirgin de değildi. Bir mektup almış bir daha alamamış. Daha çok çocuğunun okuldaki durumunu sormaya gelen bir veliyi andırıyordu. Biraz sohbetten sonra çekip gidecek gibiydi. Ama öyle olmadı. Genç kadın koltuğa oturmuş anlatıyordu. O anlatırken ben de çekmeceyi açıp listeye göz gezdirirken bana da “oğlum” diye hitap eden kadın gibi şubeden rahatça ayrılabileceğini düşündüm. Ama olmadı. Sıkıntılı pazartesi devam ediyordu. Listedeki ikinci isim, genç kadının oğluydu. Bu ara ben al basmış kadınlar gibi terlemeye başladım. Çaycıyı çağırıp kadına çay söylemeyi düşündüm ama bunun da yeri olmadığını düşünüp vazgeçtim. Biraz da duygusuz olmanın geçerli akçe olduğu anlar varmış meğer. Çekmeceyi kapatıp bir sigara yakmaya çalışırken, sigara tablasında yanmakta olan sigaram gözüme ilişti.  

 Genç kadının yine mektupların gecikmesini bahane ederek göndermek geçti içimden, üstelik kadın havasında değildi. Dikkat ettim başka konulardan bahsediyordu. O anda oğlunun şehit olduğunu bildirseydim herhalde düşüp bayılırdı. Kadını hiçbir şey olmamış gibi göndersem yine de birkaç gün içinde haber yollayıp bildirmem gerekecekti. Bu iki ucu boklu değnekten yukarıdaki komutanların haberi yoktu. Şayet oturduğum koltuğun sahibi 20 yıllık muvazzaf subay Yarbay olsaydı, bu meseleyi hiç dert etmeden rahatça, “başınız sağ olsun” deyip, işinin başına dönebilirdi. Konuyu değiştirip onu havasına sokmam ve oğlunun şehit olduğunu söylemem gerekiyordu ama bu kadar kolay değildi.  

Kadın konuşurken tüm şıkları düşündüm ama bütün bunlar psikolojisi bozulmuş ve ülserini dahi bahane edemeyecek kadar duygusal bir Anadolu çocuğundan pek fazla bir şey beklenemezdi herhalde. Onun için son çaba ile çekmeceyi açıp listenin yanında duran şehidin zincirli künyesini çıkarıp, masanın üzerine koydum. Zincirin ve künyelerin çıkardığı seslerden sonra kadın konuşmasını kesti. Önce ne olduğunu anlayamadı, sonra oğlu ile ilgili olduğunu düşünürken yüzü gerildi, hüzünlü annenin gözlerinin içine bakmadan yine en müteessir bir şekilde ona da “başınız sağ olsun” dedim.  

   Bu sözü söyledikten sonra üzüntünün harman olduğu hafızamın beni bir an terk ettiğine şahit oldum. O anda hiçbir şey düşünemedim, sonra içimden gerçekleşmesi olanaksız istekler geçti. Orayı terk etmek ya da Albaya çıkıp, “yapamayacağımı” söylemek gibi. Sözlerimin tesirinin patlayacağı yer olan gözlerine baktım. Genç kadın “ezber bozan” öyle bir “aahh”’ çekti ki şubedeki herkes, onun bu iç çekişin derinlerden sökerek getirdiği elem karşısında duyarsız kalamadı. Ve herkesten bir şeyler alıp götürdü. Başkalarının ölüm haberini yürekleri tutuşturarak veren ben memleketimden gelen mektupta annemin hastalığının son devresinde olduğunu da aynı acı ile gözlerim dolarak okumuştum. Hiç şikâyet etmedim, kimi kime şikâyet edecektim ki?  

   Sigaramı tazelediğimde sigara tablasında yanmakta olan bir sigara daha vardı. Genç annenin kendine gelmesi zaman aldı. Sonra birden boşalıp ağlamaya başladı. Bir ara bana öyle baktı ki, bütün bunların suçlusunun ben olduğuma inanıyordum nerdeyse. Çayı getiren askerden bir bardak su istedim ve ilacımı içtim. Midemdeki yaranın acısı yüreğimde ki acıyı bastıramadı. Ülserin acısı beni kıvrandırırdı oysa. Onlar kadın ile meşgul olurken ben de odadan çıkıp bir firari gibi sivil memurlarının masalarının bulunduğu salonun penceresinden, Milli Kuvvetler caddesini seyretmeye başladım. Caddeden de dosyalar, listeler, ağlayan anneler geçiyordu. Askerliğimin bitmesine daha yedi aydan fazla vardı.  

   O gün akşama kadar başka kimse gelmedi. Ben de sınav kapısında her an çağrılacakmış gibi bekleyen öğrenci örneği sıkıntılar içinde akşamı ettim. Şayet ertesi gün Kıbrıs’tan gelen postadan şehit haberleri çıkarsa listedeki tek şehidin haberini benim ailesine bildirmem gerekiyordu. İmza kataloğundaki evrakları imzaladıktan sonra sigara ve kibritimi cebime atarken askeri hastanedeki Tabip Albayın ülserim için söylediği, ” içki ve sigara yok” sözü geldi aklıma.  

   O gece birçok yeri gezdim. Yatmadan önce gazinoya inmeden edemedim. Sağa sola bakınırken köşede tek başına oturan ordu donatım yüzbaşısı ‘Yaşar ağabeyimizi gördüm. Geceleri hep sivil gezerdi ve ismi ile hitap edilmesini severdi. 15 yıllık asker olmasına rağmen askerliğe bir türlü alışamamıştı. Elini kaldırıp beni masasına davet etti. Gidip oturdum ama o gece alkol almayacağımı söyleyip bir sigarasını yaktım.   

   “Ne var ne yok” dedi. Her şeyi anlattım. Çok etkilendi. Biraz deşarj oldum.  

   “Merak etme yarbayın hasta olmasa da bu işler yine sana kalırdı” dedi. Devam etti “bu işler her yerde aynıdır.” Oradan buradan konuştuk. Karar vermiş birkaç ay sonra 15 yılını dolduruyormuş. İstifasını verip kendine iş kuracakmış.  

   “En zor yılları geride bırakmışsınız yüzbaşım, bundan sonra rahat edeceğiniz yıllar halbuki dedim.   

    “İnanma! Bu meslekte rahat yüzü yoktur. Baksana en rahat sizin personel servisi ama şu haline bak.”  

Haklıydı. Sonra beraberce kalktık. Havuzun başına gelince ayrıldık. Listedeki ikinci isim aklımdan çıkmıyordu. Daha doğrusu listedeki ikinci ismin yarattığı infial aklımdan çıkmıyordu. Listedeki ismin şayet babası gelirse güzel bir konuşma yapmayı düşündüm. Eğer annesi gelirse ben de annemin durumunu anlatıp, biraz duygusal hava yarattıktan sonra bildirmeyi düşündüm. Yatağa uzandım uykuya geçmem saat üçü bulmuştu.  

   Ertesi gün şubeye biraz geç gittim. Zaten ayaklarım bir türlü gitmiyordu. Kahvaltı yapacak zaman yoktu. Soğumuş ıhlamurla birlikte hapımı da içmeyi unutmadım. Sigaramdan bir iki nefes çekmiştim ki kapıdan genç güzel bir kız girdi. Listedeki ikinci isimle ilgili olduğunu düşünürken arkasından iki koltuk değnekleriyle sarılı ayağını sürüyen bir genç girince ayağa kalkarak yer gösterdim. Askerin yüzünde ve kollarında yanıklar vardı. Tedavi süresi bittiği için, şubeye hastaneye sevk kağıdı almaya gelmiş. Sevk kağıdını sivil memurlara hazırlatıp imzalayarak genç kıza verdim. Hastanede tedavi sonucuna göre ya birliğine dönecek ya da memleketinde tedavisine devam edilecekti. “Geçmiş olsun” deyip gönderdim.  

   O gün içimde her zamankinden daha fazla sıkıntı vardı. Bu durum midemin sancısını tetikliyordu. Masanın çekmecesinde ”Mukain” duruyordu ama ağrı kesici içip çay kahve yudumlayıp sigara içmekten başka bir şey gelmiyordu elimden.  

   Öğleye doğru başörtülü köylü bir kadın geldi. O an nabzımın ve midemdeki ağrının biraz daha yükseldiğini hissettim. Biraz da annemi anımsatıyordu kadın. İçeri girer girmez başını sallayarak selam verdi. O konuşmaya başlamadan önce ona yer gösterdim.  Çekinerek, “buyurun” dedim. O da çekiniyordu. İkimizin de kafasında o soğuk “ölüm” sözcüğü yankılanıyordu. Sonra konuşmaya başladı. Hep aynı konuydu. Oğlundan haber alamıyordu. Savaş sırasında ya da sonrasında haber alınamayan bir askerin annesi ne düşünebilirdi ki? Kadın oğlunun adını söyler söylemez iki gündür aklımdan çıkmayan, hakkında mizansenler hazırladığım listedeki ikinci isim olduğu ortaya çıktı. Bir yandan başım zonklar iken diğer yandan da midemdeki sancı artmaya başladı. Çekmeceden ilacı çıkartıp zamanlı zamansız kafama diktim. Köylü kadın gözlerini benden hiç ayırmıyordu. Böyle bir ortamda günde bir buçuk paket sigara ve alkol olduğu müddetçe ilaç ne yapsındı!  

   “Annemi andırıyorsunuz”’ dedim. Bu sözü biraz da çaresizlik içinde söylemiştim. Kadın lafı değiştirdiğimi anlamadı, nereli olduğumu sordu. Ben de laf açılmışken bir gece evvel düşündüğüm gibi biraz da dramatize ederek anlattım. Annemin durumu onu çok ilgilendirdi. Sık sık anneme sağlığı için dua etti. Ona annemin en fazla bir buçuk yıl ömrü kaldığını doktorların söylediğini anlattım. Kadın da ben de tam havamızdaydım ki, kapıda çavuş belirdi.  

    “Teğmenim Albayım sizi odasına çağırıyor” dedi. Ayağa kalkıp bir an için düşündüm. Kadın yine ara vermeden gözleriyle beni takip ediyordu. Bir an için çekmeceyi çekip listeyi çıkartarak ilk defa okuyormuş gibi yaparak,  

   “Başınız sağ olsun, Vatan sağ olsun” demeyi ve sonra odadan çıkıp gitmeyi düşündüm. Ama bu hareketin beni bozan ukalaca ve edepsizce bir hareket olacağını düşünerek vazgeçtim. İnsanların duygu ve kişiliklerine bu derece kayıtsız olmak bir insana yakışmazdı. Kadına bir çay söyleyip, “geliyorum” diyerek odadan çıktım. Oğlunun şehit haberini sonraya bıraktım. Ama aynı havayı nasıl tesis edeceğimi düşünürken kendimi albayın odasının önünde buldum.  

   Albayın odasında beş dakikadan fazla kalmadım Aklım aşağıda kadında kalmıştı. Aşağıya indiğimde çayı getiren er de kapıdan içeri yeni giriyordu. Masama geçip oturdum Durumu kadına nasıl anlatacağımı düşünürken,  bir taraftan da yeni bir sigara yakarak kadına yeniden sordum.  

   “Neydi oğlunuzun adı?” Kadının cevabını beklemeden kalkıp pencerenin diğer kanadını da açtım. Aslında ne yaptığımın farkında değildim. Yeni yaktığım sigarayı bir iki nefes çektikten sonra pencereden fırlattım sonra dönüp masama oturarak listeye bakarak, başınız sağ olsun demeyi düşünmüştüm ki,  

   “Subay oğlum, kıvranıp duruyorsun hele söyle kötü bir haber mi var” dedi. O anda dondum kaldım. O anda aynaya bakabilmiş olsaydım asıl suçluyu orada görebilirdim. İslim toplayan trenin kazanı gibi yanıyordu yüzüm. Ne de olsa anaydı o kadın, bir şeyler olduğunu sezmişti. Artık rol kesmenin bir anlamı yoktu.  

  “Başınız sağ olsun, Vatan sağ olsun” dedim. Benim çilem bir anneye oğlunun ölüm haberini vermekle de bitmiyordu. Annenin o haberi duyduktan sonraki infialini görmek de o haberi vermek kadar hüzünlüydü. Eğer bu durum birkaç ay devam edecek olursa, ben de on yıl yaşlanabilirdim. Kadın dizlerine vurarak ağlamaya başladı. Eşarbı başından kaymış, kırlaşmış saçları meydana çıkmıştı.  

  “Ah! Ben bunu rüyamda görmüştüm kucak açıyor ‘gel’ diyordum da el sallıyordu Mustafa’m, ah ben bunu görmüştüm, görmüştüm de hayra yormuştum ahh Mustafa’m ahh!” O haliyle kalktı başörtüsü başından omuzlarına kaydı. Diğerleri gibi sallanarak kapıdan çıkarken,  

  “Dönüp duruşundan, kıvrım kıvrım kıvrılışından anladım ben subay oğlum. Zaten iki gündür sıkıntı boğazımı kilitlediydi, nefesim daraldı, yüreğim eziliyordu.” Kapıdan çıktı. Bu Mustafa ne ilk ne de son olacaktı oysa.  

   Pencereden baktığımda kadın Nizamiye’den çıkarken de sarsılıyor, kendi kendine konuşuyordu. Bense kadının dönüp beni görme ihtimaline karşı pencerenin bir kanadını kendime siper etmiş, omuzlarıma çökmüş suçluluk kompleksinden kurtulmaya çalışıyordum. Göğsüm, üzerinden bir traktör geçmiş de ezilmiş gibi ağrıyordu. Derin bir nefes almak yerine yine bir sigara yaktım. Trajedinin birinci perdesi bitmişti ve ben bir annenin yüreğini daha dağlamıştım. Önümde daha nice pazartesiler vardı. Nice annelerin gözyaşları benim de yüreğimi dağlayacaktı. Kim bilir.    

23

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Bir Anne Dünyaya Bedeldir

Bir Anne Dünyaya Bedeldir

Anneler Günü

2 Yorumlar

  1. Avatar

    5 üzerinden 10

    5
  2. Avatar

    Askerlik yapmamış ömür tüketmişsiniz asteğmenim

    4