Hayri’nin Yolculuğu Zeynep Kıyak

Zeynep Kıyak’ın Hayri’nin Yolculuğu öyküsü Yazı Dükkanı 1. Ulusal Öykü Yarışma’sında YDA007 koduyla yarışmıştı. 

Yolculuk tam yirmi dört saat on dokuz dakika sürmüştü. Yolda kâh uyumuş, kâh yanında getirdiği taşınır müzik aletinden dinlemiş; kâh uzayıp giden şehirleri, ağaçları, yolcu terminallerini izlemişti. Sonunda, şehirlerarası çalışan “Has Bingöl Turizm” otobüsü, son durağı olan Bingöl otobüs garajına girmişti.

Yol boyunca, yanındaki koltuk adeta yolgeçen hanı gibi olmuştu. Yan koltuğuna gelen yolcu en fazla iki şehir ya da üç şehir sonra indiler, yerlerine yenileri geldi.
En son; otobüs, Sivas Gürün garajına yarım saat ihtiyaç molası vermek için yanaştığında, bir yolcu gelip oturmuştu Hayri’nin yanına. Kısa boylu, şişman asık suratlı biriydi.
Merhaba, dedi oturur oturmaz, camdan dışarıyı seyreden Hayri’ye.
Hayri kafasını çevirip:
-Merhaba, dedi. Selamına karşılık alan adam, hemen kafasını çevirip, üst bagaja üzerinden çıkardığı ceketi yerleştirmeye koyuldu.
Hayri İçinden; bu yolcu nerede inecek acaba, diye geçirdi. İyi ki, otobüse İstanbul’dan binmemiş. Gece uyurken üzerime koca gövdesini yayardı herhalde.
Arabanın hareket etmesiyle ışıklar söndü. Muavin gelip yeni binene biletini sordu. Fısır fısır konuştular. Konuşmadan sonra muavin tekrar koltuğuna oturdu. Şoför kısık seste hafif bir müzik açmıştı. Arada bir muavinle sohbet ediyor, bir süre de ortamda derinden derine müziğin sesi duyuluyordu.
Yol boyunca Hayri’ye bir rahat vermemişlerdi. Bir arkasındaki yolcu da, çocuklu bir anneydi. Gece uyurken çocuğun ayakları iki kere kafasına değmiş; ikisinde de uykusundan sıçramıştı.
Yeni gelen yolcu koltuğuna kaykılarak, hemen uykuya geçti; az sonra horlamaya başladı. Yok artık, dedi, Hayri içinden. Daha kaç dakika oldu ki, bineli?
Bu uzun ve yorucu yolculuğun sonunda, otobüs perona yanaşıp durdu. Muavin tiz sesiyle; cümleten geçmiş olsun, diyerek aşağı indi. Yorgun şoför, koltuğunun yanında ayağa kalkmış, inen yolculara; geçmiş olsun, diyordu. Muavin bagajın arka tarafına geçip, valizleri sahiplerine dağıtmaya başladı.
Hayri otobüsten indi. Bacaklarını hafif tutulmuş halde buldu, gerindi, sonra şöyle bir etrafına bakındı. Memleketine gelmeyeli, neredeyse yirmi yıl olmuştu. Önce, memleketinin havasını ciğerlerine çekmek için bir iki nefes alıp verdi. Oh be, dedi içinden. Ne güzel memleketimin havası. Nasıl da iyi geldi bana. Ne diye, şu taşı toprağı hiç te altın olmayan memlekete gittik ki?
Şehrin ne kadar değiştiği garajdan çıkmadan bile belli oluyordu. Bütün yollar çift şeritliydi, simsiyah asfaltlanmıştı. Otobüs garajı çevresindeki yıkık dökük, virane olan barakaların yerine yeni binalar inşa edilmiş adeta şehir farklı bir görünüm almıştı. Hayri, hafızasında yer eden şehrin dilencilerini anımsadı. Kucağında ayakları çıplak çocukla oturan kadın yok; elindeki kâğıt mendilleri satan, hırkası delik teyze de yok. Yoksulluk ortadan kalkmadığına göre, kim bilir, yoksulluğa dayanamayıp, onlar da kıymışlardır canlarına, diye geçti içinden.
Şehir baştan sona yenilenmiş, kendini misafirine beğendirmek için çırpınıyordu sanki. Hayri o sırada, geçmişe bir yolculuk yapıyordu. Anıları bir bir zihninden geçmeye başlamıştı.
İstanbul’a yolculuk yaptığı günü anımsadı. Yine bu otobüs terminalindeydi. Nasıl da hevesli ve istekli binmişti, İstanbul’a giden otobüse. O zamanlar; peron sayısı da az, bekleyen otobüs sayısı da azdı. Şimdi her taraf sefer yapan otobüslerle dolu idi. Demek ki, şehir büyüdükçe gelişiyor, dedi içinden. Bu iyiye mi işaretti? Peki, İstanbul neden büyüdükçe fakirleşiyordu? Oysa okul okuma hayali ile gitmişti İstanbul’a. Liseyi bitirmişti. Üniversite sınavına hazırlanacak; hem çalışıp hem okuyacaktı, amcasının evinde.
Amcası, oldukça varlıklı insanların yaşadığı lüks bir apartmanda kapıcıydı. Ancak İstanbul’da ilk zamanlarda ne iş bulabildi, ne de iş aramaktan doğru dürüst üniversite sınavına hazırlanabildi. Üniversiteyi de kazanamayınca; hemşerilerinin takıldığı bir kahvede, tesadüf eseri duyduğu bir fabrikanın işçi alımı, tek çare gibi gelmişti ona. Bingöl otobüs garajında gözlerinin perdesinde İstanbul günlerinin film şeridini izliyordu Hayri.
Kafasından dönüş bileti almayı geçirmişti otobüsteyken. Tüh, nasıl da unuttum, dedi. Yıllık izni bayrama denk geldiği için, bayram sonrası dönüşte yer bulamayabilirdi. Patronu mazeret dinlemeyip işten de atabilirdi onu. Patron adamın hiç umurunda olmazdı, zaten. Zalim ve sadist ruhlu hepsi de. Nasıl da ikramiyenin üzerine yattı hemen? Geçen hafta sadece iki saat geciktim işe. Keyfimden mi geciktim? Ciğerler bir rahat vermiyor ki. Bu para babaları dertten anlamaz ki; varsa yoksa cepleri. İyi de, ben sokakta mı hasta oldum? Senin işini yaparken hasta olmadım mı?
O nedenle Hayri, terminalden ayrılmadan işini sağlama almak istedi. Cüzdanını açıp parasını saydı. Tamı tamına iki yüz yetmiş iki lirası vardı. Hayri bir fabrikanın kot taşlama atölyesinde parça başı çalışıyordu. Yola çıkmadan patrondan avans almıştı, maaşının kalanını ise mallar yurt dışına ihraç edildikten sonra, işçilerin hesabına yatıracağını söylemişti “patron hazretleri.”
Bu para ile dönüş bileti aldı, kalan parasını da yol için harçlık olarak kenara ayırdı. Bileti haki renkteki cüzdanının en arka gözüne bıraktıktan sonra, kalan parasını bozuk demir olanları cebine koydu harçlık olarak.
Bu işlerle uğraşırken, on beş dakika geçtiğini fark etti. Ana yola doğru, on metre kadar elinde valiziyle yürüdü. Önünden vızır vızır geçen ticari taksilerden birine elini kaldırdı. İlk taksi durmadan önünden geçti. İçinden; belli ki taksiciler de paraya doymuş, taksici içi boş olmasına rağmen almadı beni, baksana, dedi. İkinci denemesinde, bu kez taksi gelip önünde durdu.
Hayri şoföre, Taşlıçay köyüne giden dolmuşların kalktığı yazıhaneye götürmesini söyledi. Hareket ettiler. Yol boyunca taksinin camından çehresi değişen şehrini hayretle izlerken, yazıhanenin önüne geldiler. Parasını ödeyip taksiden indi. Yazıhaneni yeri de, kendisi de baştan sona değişmişti. Yazıhanenin müdavimi Sabri amcayı aradı gözleri; ama artık o da yoktu.
Kimler gelmiş kimler geçmişti bu yazıhaneden. Yıllar acımasızca önüne katılanı silip götürmüştü. Yazıhanedeki görevliden saati sordu ve köy arabasının kaçta kalkacağını öğrenmek için içeri girdi tekrar. Görevli 10’u 5 geçe otobüsün kalkabileceğini söyledi. Görünüşte bir iki yolcu daha vardı, kendisiyle birlikte. Hayri saatine baktı, daha yirmi beş dakikası vardı. Yazıhaneden çıktı.
Yazıhanenin çaprazına denk düşen, tabelasında Sahaf/Kitapçılık yazan dükkân görünce, sevindi. “Bir koşu gideyim, bir kitap alayım. Hem eli boş gitmemiş olurum arkadaşımın evine.” Arkadaşı da tam bir kitap kurduydu zaten.
Kitapçıdan önce, baklava almak için Tatlıcı Şehmus Usta yazan pastaneye uğramıştı. Kitapçının kapısını açarken, kapının gıcırdayan sesiyle, kitabevinin sahibi içerden gözüktü. “Buyurun, hoş geldiniz” dedi, müşterisine, gülümseyerek.
“Mutluluk varılacak yerde değil; gidilecek yoldadır” isimli kitabı sordu, Hayri. O kitap raflarına bakarken, kitabı hemen önüne koymuştu bile, kitapçı. Son dönemde en çok satılan kitaptı. “Siz okudunuz mu kitabı?” diye sordu, dükkân sahibine. Evet, yanıtını alınca çok sevindi, içinden.
-Çok güzel bir kitap. Kitabın yazarı, önsözde kendisinden söz etmemiş ama sanki bizim buraları anlatmış, dedi.
Hayri bozuntuya vermeden, kitabın parasını uzatıp, üstünü almak için kasaya yanaştı. O sırada kapıdan başka bir müşteri de içeri giriyordu. Işık hızıyla birbirlerini gözleriyle kesseler de, tanımamışlardı birbirlerini. Kitabının buralara kadar gelmesine çok şaşırmıştı, Hayri. Hâlbuki kitapçıya öylesine sormuştu. Hem kitapçının böyle bir kitap ismi duyup duymadığını merak ettiği için; hem de hangi kitabı alacağına karar vermek ve zaman kazanmak için sormuştu, aslında.
Hayri’nin yazdığı kitabı, uzun bir bekleyişten sonra; nihayet kampanya dönemine denk gelen bir yayınevi; beş yüz liraya basmayı kabul etmişti. Yayıncı, kitabı basılınca kendisine yalnızca elli adedini vereceklerini söylemişti.
Geri kalan kitapları yayınevi anlaşmalı olduğu kitap evlerine dağıtmıştı. Şayet kitaplar tüketilirse, yayınevi ikinci baskıya gidecekti ve kendisine de telif ödemesi yapacaktı. Hayri elindeki elli adet kitabı yakın çevresine dağıtmış, elinde iki adet kitap kalmıştı.
Onları da kendi kütüphanesine bırakmıştı. Kitabı paketletip yazıhaneye geldi, son yolcu kendisiydi. Araba hıncahınç dolmuştu, şoförün gaza basmasıyla araba hareket etti. Dolmuşun içinden kükürt ve ekşimsi ter kokusu burun deliklerini tırmalıyordu. Uzanıp, yarı açık olan camı tam açtı. Arkasında, başı yeşil bir tülbentle örtülü olan yaşlı bir kadın oturuyordu. “Yavrum, pencereyi neden açtın, cereyan yapıyor, üstelik görmüyor musun yollar tozlu” dedi. Hayri isteksizce, camı eski haline getirdi. İçinden, “memleketimin her şeyi değişmiş, yalnızca kokusu değişmemiş, bir de şu meşhur tozu” diye geçirdi.
Dolmuş asfalt yolu bitirmiş, sağa dönüp toprak yola girmişti artık. Asfalt yolda bile aman vermeyen toz iyice artmış, bulduğu bütün deliklerden arabanın içine doluyordu. Zaten zorlayan ciğerlerine memleketinin tozunu teneffüs ederek devam ediyordu, Hayri. Bir iki öksürdü. Tıkanır gibi oldu. O an anladı ki; değişen sadece şehrin içiydi. Kırsalda zaman donmuş, o simsiyah asfaltların, çiçekli yol kenarlarının şatafatı buralara uğramamıştı. Ne yazık ki, kırsal yollar bıraktığı zamandaki kadar kötüydü. Kıştan çıkalı bir ay olmuştu ama yolda hiçbir bakım, düzeltme belirtisi görünmüyordu. Dolmuş kıştan kalan koca koca çukurların kâh çevresinden dolaşmaya çalışıyor, kâh içinden geçmek zorunda kalıyordu. O zaman koca minibüs takla atacak gibi yan yatıyor, yolcular birbirlerinin üzerine yıkılıyordu. Hayri içinden; “buranın halkı da herkesle aynı vergiyi veriyor, neden hizmet sırası bir türlü buralara gelmiyor” diye düşündü.
Yanında oturan ak saçlı, uzun yüzlü, sinekkaydı tıraşlı, temiz kıyafet giymiş bir amca, Hayri’nin içinden geçenleri bilmiş gibi:
-Bize bu hayat reva görülmüş, dedi.
Arabanın en arkasında yola çıkıldığından bu yana kesik kesik öksüren adam;
-Silikozisten ölmesek bile, bu tozlu yollar bizi öldürür, dedi.
Arabadakiler aynı yazgıyı yaşamanın verdiği yakınlıkla sohbete başladılar.
Şoför de söze girdi:
-Bizim de sesimizi duyurmaktan yana eksiklerimiz var ama sesimizi duymasalar ne olur? Bu yolların halini yetkililer bilmez mi sanki? Asıl mesele, ayrımcılık. Bal gibi bilerek yapıyorlar.
Arkada oturan silikozis hastası adam:
-Alevi köy diye kendi halimize bıraktılar bizi. Siyasiler de bizi görmüyor, dedi. Daha bu ne ki, kardaş? Yol boyunca bundan taşlı, çukurlu yollardan geçeceğiz.
Şehirden geldiği için buralı olmasına rağmen yabancı gibi gördükleri yolcuyu bakışlarıyla süzen yaşlı bir yolcu:
-Bu yollar yazın tozlu, kışın yağmurdan, kardan çamur deryası olur. Delikanlı, belli ki buraların yabancısısınız, buralara yolun nereden düştü?
-Yok, amca, dedi hafifçe gülümseyerek Hayri. Ben de buralıyım. Yıllar önce İstanbul’a göç ettik.
Bunu duyan yaşlı amcanın yüzü ışıldadı. Hayri’ye siz diye hitap etmekten vazgeçerek;
– Hayırdır, Şimdi hangi rüzgâr attı seni o vakit, memlekete?
-İstanbul’a hem okumaya, hem çalışmaya gittim. Sonra oraya yerleşince, ailem de peşimden geldi. Bir fabrikada çalışıyorum. İşimiz yorucu ve yıpratıcı ama ne edersin, ekmek parası. Memleketimde fabrika ya da yatırım olsa idi, ne işim olurdu elin memleketinde?
-Ne iş yaparsın peki, İstanbul’da. Benim torunum da işsiz. Fabrikanızda işçi alıyorlar mı? Gelsin o da, İstanbul’a. İşsiz güçsüz evde oturuyor nasıl olsa bari bir işe yarasın.
Hayri:
-Kotların beyazlatılması, eskitilmiş görünüm verilmesi için, kumun kuru hava kompresörüyle kotların yüzeyine tutarak aşındırıyoruz amca, dedi
Arkadaki tekrar söze karışarak:
-Kot taşlama diyorsun, yani. Ben de çalıştım bu işte. Bana da miras olarak, bu kuru öksürük kaldı, o işten.
-Evet, bütün işler gibi biraz zorluğu var tabii
-Ne diyorsun sen arkadaşım? Her iş gibi mi? Bu uygulama sırasında solunan tozlar akciğerde silikozis hastalığına yol açıyor. Ölüyorsun, ölüyorsun! Ben de öğrenir öğrenmez işten ayrılıp memlekete geldim. Ölecek kadar olmamışım ama işte yarı hastayım artık. Yazın çobanlık yapıyorum. Kışın da iş olmadığı için, bütün gün evdeyim, orada buradayım, dedi. Kıt kanat yaşıyorum.
-Ne yapaydım? Çaldığım bütün kapılar yüzüme kapandı. Ben de mecburen bu işte çalışıyorum, dedi.
Kot taşlamacılığına bağlı silikozis dünyada ilk defa 2005 yılında Türkiye’de görülmüştü. Bu nedenle henüz çok bilinen bir hastalık olmaması, hele de öldürücü olduğu tam bilinemediğinden; başlangıçta Hayri de, çok fazla üzerinde durmamıştı. İşine gidip geliyordu her gün.
Anne, babası ve liseye giden bir erkek kardeşi, birde henüz üç yaşında olan en küçükleri ile birlikte yaşıyordu. Hayri’nin babası inşaat işlerinde kalıpçıydı. Çalıştığı üç katlı bir binada, dış cepheye sıva yaparken iskeleden düşmüş, kolunu kırmıştı. İş kazasını ucuz atlatan adama, Ortopedi doktoru en az altı ay çalışmamasını söylemiş, kolunu da alçıya almıştı. Son üç aydır o da çalışamıyor, bütün ev Hayri’nin emeğine bakıyordu. Silikozis ile ilgili tüm duyduklarını, kafasından uzak tutmaya çalışıyordu, Hayri. İşten ayrılacak hali mi vardı?
Senelik izninde, çok sevdiği arkadaşının da, ne zamandır ısrar etmesi sonucu, çok özlediği memleketine, Bingöl Karlıova’ya gitmeyi; hem hasret gidermek, hem de biraz kafasını dağıtmak için istemişti. Üç yüz haneli, köyü Taşlıçay’da, neredeyse her evde bir silikozis hastası olduğunu bilmeyerek yola çıkmıştı. Tabii, kendisinin de aslında silikozisin acımasız pençesine çoktan düştüğünü bilmiyordu.
Silikozis hastalığından mustarip olanların birçoğu, hastalık daha önce madenci hastalığı olarak bilindiği ve tekstil iş kolunda rastlanmadığı için yanlış teşhis mağduru idi. İnsanların giyerek eskitilmiş değil de, ilk aldıklarında eski görüntüsü veren kot giyme tutkusu bir sürü insanın canına mal oluyordu. Silkozis hastalığına yakalanan işçiler ev ile hastane arasında mekik dokuyor. Bir kısmı ise hiç doktora gitmeyip giderek ağırlaşan hastalık tablosunu evlerinde ölümü bekleyerek geçiriyordu.
Hayri dolmuştan iner inmez, çevresine bakındı. Artık doğduğu topraklardaydı. Derin bir nefes alıp verdi. Toprak damlı evler gitmiş, evlerin tabanları saclı olmuştu. Kimi de normal iki katlı geniş balkonlu evler olmuştu. Köyü çok değişmişti. Desene, köyde artık sosyete olmuş, dedi içinden. At sırtında kadınlar geçiyordu. Evlerin dışında hiç çeşme göremedi. Demek dışarıdaki çeşmeler de içeri alınmıştı. Birden gözü evlerin çatılarındaki, çanak antenlere takıldı. Vay be, dedi. Ben elektrik geldi mi diye düşünürken… Birde fabrika olsaydı, ne olurdu? Ne işimiz olurdu, İstanbul’da?
Arkasından bir el omuzuna dolandı.
-Vay Hayri hoş geldin.
-Hoş bulduk Selim.
Sarıldılar. Selim arkadaşını karşılamaya gelmişti.
-Nasılsın? Yolculuk nasıl geçti? Nasıl buldun memleketi? Yol izlenimlerini alalım.
Arkadaşını hiç durmadan soru yağmuruna tutan Selim, Hayri’nin öksürük krizi tutunca, soru sormayı bıraktı.
-Neyse, neyse. Sen yol yorgunusun, evde konuşuruz nasıl olsa. Vaktimiz çok, dedi
Selimlerin evine doğru yürüdüler. Selim ile Hayri İstanbul’da birlikte kot taşlama atölyesinde çalışmışlardı. Selim uzun boylu, köse bıyıklı, zayıf yapılıydı. Konuşurken hafif peltekliği dikkat çekerdi. Beş ay önce, sık sık hastalanması yüzünden işi aksattığı gerekçesiyle, tazminatsız çıkışını vermişti patron. Selim de, sendika aracılığıyla iş mahkemesine dava açmış, sonucunu bekliyordu. Bu süre içinde de, köyüne, anne babasının yanına gelmişti. Ama burada da rahatsızlığı giderek artmıştı Selim’in. Bingöl Devlet hastanesine bayram sonrası yine randevu almıştı. Hayri ile benzer kaderi paylaşıyordu arkadaşı da.
Hayri’nin gelişiyle birlikte ikisi de hastalıklarını unutmuş; çocukluklarının geçtiği her yeri karış karış gezmiş; gidilmedik, çıkılamadık dağ, tepe bırakmamışlardı. Sayılı günler çabuk geçmişti. Hayri’nin dönüş vakti yaklaşıyordu, artık.
İçinde hiç gitmek isteği yoktu. “Bu güzellikler nasıl bırakılır ki? Hele bir de…
Hele bir de… Hayri, Selim’in halası Gülüzar’a aşık olmuşu.
Gülüzar Hayri’den iki yaş büyüktü. Hiç evlenmemiş, annesi babası vefat edince de, abisinin evine yerleşmişti.
Yengesi zaman zaman zorluk çıkarsa da, durumuna alışmıştı. Arlarında iş paylaşmışlar, yenge daha çok hayvan sağım işlerine ve katık işlerine bakarken; Gülüzar evde kalıp, ev işlerini yapıyor, bir de yeğenlerinin derslerine yardımcı oluyordu.
Bir kız çocuğu, bir de erkek çocuk dünyaya getiren yengesi; sezaryen doğumdan sonra çok kilo almış, bir daha verememişti. Ayrıca şekeri yüksek olduğu için insülin iğnesi kullanıyordu. Çocukları Şiyar ilkokul dördüncü sınıfa, ablası Şilan ise orta ikiye gidiyordu. Çocukların babası ise çobandı. Kendilerine yakın bir köyün hayvanlarına çobanlık yapıyordu. O nedenle yazları hiç evinde kalamıyordu.
Gülüzar ‘ın utangaç, sessiz bir yapısı vardı. Ama Hayri’ye karşı candan davranmış, misafirini çok güzel ağırlamış, hizmetinde kusur etmemişti. Hem çalışkan, hem de yetenekli olması, Hayri’nin gözünden kaçmamıştı. Özlediğini Hayri’ye daha çok yöresel yemekler yapıyordu, onun özlediğini tahmin ederek.
Hayri ile Selim’in dağ tepe gezdikleri akşamlar, evde üçü sohbet ederlerdi. Hayri daha çok köyle ilgili gelişmeleri Gülüzar’a sorardı. O da çekingence ama bilgece cevaplardı. Bu sohbetler zamanla daha anlamlı gözükmeye başladı Hayri’nin gözünde. Giderek gündüz gezmelerini değil, akşam sohbetlerini özler olmuştu. Gülüzar çevikliğiyle günlük işlerinde koştururken, onlar da Selim’le köyü gezmeye giderlerdi. Akşamları iple çeker olmuştu, Hayri.
Bazen dışarıdan gelirken, topladığı kır çiçeklerini, sanki çiçekleri özellikle ona getiriyormuş gibi Gülüzar’in eline tutuşturuverirdi. Gülüzar’da onları bir kavanoza koyar, Hayri’nin uyuduğu odaya bırakırdı. Adı konmayan bu gizemli ilgiye karşılık, çiçekleri düzenleyerek, onara iyi bakarak teşekkürünü böyle belli etmeye çalışırdı. Bilinçaltlarında gelişen bu durumu kendilerinden bile gizliyorlardı ikisi de. Sık sık kavanozun suyunu değiştirdiği için çiçekler bir kaç gün daha uzun yaşardı. Hayri sürekli yeni yeni demetler getirdiği için sadece kendi odası değil, ev de çiçek bahçesine dönmüştü sanki.
Bir akşam sohbetinde, “Ben gitmeden üçümüzün de olduğu bir pikniğe gidebilsek, ne güzel olurdu” deyiverdi, Hayri. Ağzından gelişi güzel çıkıveren bu sözlere, cesaretine kendi de şaşırdı.
-Ya, ne güzel düşündün. Sen gitmeden şöyle güzel bir piknik yapalım, dedi Selim’de. Harika fikir. Ya, niye daha önce düşünemedik?
Gülüzar, tamam diyememişti ama içten içe çok istemişti. Peki, yengesine ne diyecekti? Yengesi ona adeta baskıcı bir anne gibi davranır, her şeyine karışırdı. Zaten çoğunlukla, yengesinin kaş göz işaretleri ile erkenden ayrılırdı akşamları yaptıkları üçlü sohbetlerden. Abisinden çok yengesinden çekinirdi. Yengesi bazen Gülüzar’ın kitap okuduğunu görünce, söylenmeye hemen.
-El işi yapmıyor, kitap okuyor, ne gereği varsa ona kitabın?
Selim, halasını çok severdi. İstanbul’dan getirdiği bütün kitaplarını Gülüzar da okumuştu. Halasının sadece beşinci sınıfa kadar okuyabilmiş olmasına karşılık, kitap okumaya bu kadar tutkun oluşuna da, çok şaşırmıştı.
Selim, zorunluluktan liseyi ikinci sınıfta bırakmıştı. İçinde kalan okuma hevesini dışarıdan açık lise bitirerek, bir ölçüde giderebilmişti. Halasını birçok kez, okuması için yüreklendirdiyse de; abisi kız kardeşine izin vermemişti.
Yengesinin zorluk çıkaracağını bildiği için, Gülüzar’ın da pikniğe gelmesi için izin alma işini, Selim üstlendi. Yengesini çok iyi tanıyan arkadaşı, mangal yakma diye bir iş uydurmuş, halasının piknikte de geçerli bir kadın işi için gerekli olduğuna yengesini ikna etti. Yine de içi rahat etmeyen yenge, büyük çocuğu Şilan’ı da piknik grubuna katmıştı. Bunu duyan Şilan’ın içi içine sığmıyordu, daha akşamdan sabırsızlanmaya başlamıştı.
Sabah erken uyanıp, kahvaltıyı da doğada yapacaklardı. Selim piknik için bir kaç arkadaşına daha haber vermişti. Gülüzar ‘da en yakın arkadaşını çağırdı. Akşamdan her şeyi hazırlayıp, piknik çantalarını, örtüleri kapının ağzına koydular.
Pikniklerini bir dere kenarına kurmuşlardı. Yanlarında taşların üzerinden, şıkır şıkır akıp giden su, altına örtülerini serdikleri koca ağaç çok güzeldi. Yanlarında getirdikleri eşyaları yerleştirdikten, örtülerini serdikten sonra, herkes gelişi güzel bir yere oturdu.
Selim’in çağırdığı arkadaşı Cemal ile Hayri sınıf arkadaşı çıktı.
-Çok değişmişsin, dedi Cemal.
-Sen de çok değişmişsin, dedi HAYRİ’DE.
Cemal, Bingöl Meslek Yüksek Okulu’nda Muhasebe Bölümü’nü bitirmiş, Bingöl’de bir muhasebe bürosunda çalışıyordu. Hatta Hayri’nin kendi kitabını satın aldığını söylediği, otogarın karşısındaki kitapçı da mükellefleriydi.
-Aslında, senin kitapçıda olduğun gün ben de oradaydım. Kitapçının KDV tahakkukunu getirmiştim. Bir ara büro kısmından seni görür gibi oldum ama besbelli benzettim dedim, kendi kendime. İstanbul2da olduğunu duymuştum senin.
Bunları anlatırken, ara ara Hayri’nin öksürükleri konuşmayı bölüyordu.
Cemal:
-Birader, çok öksürüyorsun hastaneye gittin mi hiç, diye sordu.
– Gittim tabii. Bir hastalık ismi söylediler. Neydi yahu, unuttum. Dur bir, Selim’e sorayım, onunkinden.
Cemal şaşırmış bir şekilde:
-Ne onunkinden?
Selim Hayri’ye bakarak, şaşırmış bir halde;
-Hayri, neden söylemedin bana, geldiğinden beri
-Ya, o kadar da büyütmeyin. Doktor tam teşhis koymadı, sadece o hastalıktan şüphelendiğini söyledi. Bir kaç ilaç yazdıktan sonra, iki hafta sonra tekrar gel, dedi.
-Oğlum bizim köyün kaderi bizim köyden kim İstanbul’a gittiyse ya yarım insan olarak döndüler ya da cenazesi geldi. Hepimiz kot taşlama yoluna kurban gittik. Duydum, sende orda çalışıyormuşsun. Selim söyledi, dedi Cemal. Ben de bir yıl çalıştım o lanet işte. Oğlum bak yol yakınken çık bu işten.
Hayri’nin iyice kafası karışmıştı. Olan olmuştur, dedi içinden. Bu saatten sonra zaten ne yapabilirim ki? Umudunu kitaba bağlasam da, oradan da ne çıkacağı belli değil. Bakmam gereken ailem ne olacak? İşten ayrıl, demek kolay da…
Ağaca dayalı bağlamaya gözü ilişince, konuyu değiştirmek için:
-Cemal, herhalde bağlamanı süs olsun diye yanında getirmedin, de mi? Haydi bir şeyler çal da, şu kulağımızın pası silinsin. dedi.
Cemal’de dünden hazırdı; aldı sazı eline, şöyle bir iki tıngırdattı, kulaklarını büktü, akordunu yaptı. Yeni bestelediği bir uzun hava ile ortamı efsunladı. Herkes bu yeni bestelediği türküyü çok beğendi. Ayrı ayrı Cemal’i tebrik ettiler, övdüler.
Bitirdikten sonra Cemal:
-Arkadaşlar, itiraz istemiyorum, dedi. Burada olan herkes patlatacak bir türkü. Ben sıramı savdım, şimdi sıra sizde.
Selim “Odam kireç tutmuyor “ türküsünü söyledi. Sırayla herkes bir şeyler söyledi. Zelal Kürtçe bir uzun hava, Şilan bir fıkra, Mustafa Ahmet Arif’ten bir şiir.
Selim:
– Mustafa ne güzel şiir okuyorsun, bir tane daha okusana, dedi. Hani şu, Bingöl çobanları üzerine yazılan şiir var ya, onu okusana. Kemalettin Kamu galiba, şiiri yazan kişi. Benim babam da çoban ya, o bakımdan. Kesin, şair o şirini babam için yazmış, dedi bıyık altından gülümseyerek.
Hayri:
-E, geçim kaynağı hayvancılık olan bir yörenin, tabii ki çobanları meşhur olur, dedi.
Mustafa:
-Şiiri ezbere bilmiyorum, ama söz, sana bir gün okuyacağım, dedi.
En sona Hayri ve Gülüzar kalmışlardı.
Hayri, ”ben misafir hakkımı kullansam olur mu? Gülüzar söylesin.” dedi.
Etraftan itiraz sesleri geldi. Olmaz, oyunbozanlık yok, sesleri yankılandı.
Cemal:
-Herkes bir şeyler söyleyecek, ben anlamam arkadaş, bana ne.
Mustafa:
-Bizde misafir hakkı üç gündür, oğlum, dedi. İlk defa sessizliğini bozmuştu.
Selim:
-Oğlum, insan kendi memleketinde misafir olmaz ki, bak rahatına. Haydi, bekliyoruz senden de bir türkü, dedi.
Hayri baktı ki, kaçarı yok. Bir iki boğazını temizledikten sonra, Neşet Ertaş’tan “Acem kızı” türküsünü söylemeye başladı.
“Ağzı fındık, burnu kahve fincanı, şeker mi kaymak mı, bal Acem kızı”
Ne kadar bakmamaya çalışsa da, gözleri Gülüzar’a kayıyordu, istemsiz. Gülüzar pür dikkat kesilmiş, türkünün sözleriyle içi dolup taşmıştı. O da, kimseye sezdirmeden, kaçamak bir bakış atmıştı, Hayri’ye.
Şimdi de sıra Gülüzar ‘daydı. Gülüzar pürüzsüz ve yanık sesiyle bir ayrılık türküsüne başladı. Hayri’nin içi allak bullak oldu birden;
“Gayri dayanamam ben bu ellerde
Ya beni de götür, ya sen de gitme”
Sanki kendisi için söylüyordu Gülüzar. Hayri’nin olduğu tarafa hiç bakmamaya çalışsa da, Hayri biliyordu ki, bu türü kendisine söylenmektedir. O kadar insanın içinde, birbirlerini görmeden, yalnızca birbirlerinin varlığını duyumsadılar türkü boyunca.
Hayri, derinden bir ah çekince, gözler üzerine kaymıştı. O da hemen; “bu güzellikler bırakılıp gidilir mi?” deyiverdi, durumu kurtarmak adına.
Gülüzar’ın en yakın arkadaşı Zelal:
-Vay vay, içimizde ne cevher varmış ta haberimiz yokmuş, dedi
Sarı saçlı, çilli yüzlü, tatlı Zelal; dayısını silikozis hastalığından kaybedeli üç ay olmuştu. Çok üzgündü, daha kendisine gelememişti. Dayısı annesinin köyü olan, Sütlüce’dendi. Yüksel dayısını çok severdi. Selim2in peşinden Kürtçe uzun havasını söylerken gözleri dolmuştu, o yüzden.
Erkekler bir olup, Zelal’dan da, Gülüzar’dan da birer türkü daha isteriz diye tutturunca yanakları kızardı. yeter diyorlardı ikisi de.
Cemal:
-Arkadaşlar, herkes bir tane söylesin, demiştim ama zorlama yok. Daha fazla ısrar etmeyelim, deyince sustular.
Saz muhabbeti bitmiş, sıra mangal yakmaya gelmişti. Açık hava çabuk acıktırmıştı. Mangal yakma işine gönüllü olarak Gülüzar ve Hayri seçilmişlerdi. Diğerleri de etrafta odun toplamaya gittiler. Gülüzar’ın arkadaşı Zelal ve yeğeni Şilan da, çay için çeşmeye su almaya gittiler.
Gülüzar ve Hayri ilk defa tek başına kalmışlardı. İkisi de heyecandan ve çekinmekten, bir türlü konuşmaya bir yerinden giremediler. Sessizliği bir kucak dolusu odunla, sınıf arkadaşı Cemal bozdu. Hayri, “tüh ulan, beceriksiz” diye sövdü kendine içinden.
Fotoğraflar çekildi, yiyecekler yendi. Önce voleybol, sonra da yakan top oynadılar. Gençliğin verdiği enerji ve neşeyle çayırı sesleriyle doldurdular. Günün sonuna doğru hepsi yoruldu, kendilerini çimenlere bıraktılar.
Güzel bir günün ardından akşam olmuş, güneş kalan son kırıntılarını topladığı bir vakitlerde onlar da, toparlanıp dönüş yoluna koyuldular.
Selim; “arkadaşlar pikniğimiz nasıl geçti?” diye sordu.
Hepsi de, çok güzel geçtiğini söyledi. Selim’e teşekkür ettiler.
Selim:
-Arkadaşla,r Hayri’ye teşekkür edin, fikir ondan çıktı.
Mustafa:
-Hayri, sen bundan sonra senelik izinlerinde buraya gel. Bak sayende, piknik kültürünü edindik.
Hayri, tebessüm ederek:
-Sakın, bensiz piknik yapmayın, kuşları görevlendirdim. Onlar bana haber verirler, ona göre, dedi.
Selim:
– Hayri, merak etme kambersiz düğün olmaz
**
Ertesi gün, Hayri’nin İstanbul’a dönüş günüydü. Gitme vakti yaklaştıkça, Hayri’nin de içi içini yiyordu. Bu iki güzel insana, Selim ve Gülüzar’a bir şeyler yazma isteği duydu.
Son gecesinde oturup, önce Gülizar’a bir mektup yazdı. Mektubu zarfın içine koyup, Gülüzar’ın sabah yatak düzeltirken, sabah ilk önce bulabileceğini bildiği yastığının altına koyacaktı
——————————–
Merhaba Gülüzar,
Hayat gemilerimi yakmadan, son bir kez gerisin geriye; kendimi yalnızlığın o ürperten sessizliğine bırakmayacağım ölümü beklerken.
Olmayan bir sevgiliyi bekler gibi bekleyeceğim seni, yaşamak için bu son demimdeki mutluluğu.
Ve olma ihtimalinin dahi olmadığı o imkânsız sevgilim, bak sana acıyla sesleneceğim:
Canım, güzelim, kederlim, felaketler zamanı gelip çatmadan.
Gel bana, nerede olursan ol, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhanede, beklerken son seferini yapan otobüsünü.
İster, soğan kokulu mutfağında silerken gözyaşlarını.
İster, dağınık bir yatak odasında mavi düşlere yolculuk ederken,
İster bitecek olan son çayını yudumlarken, bağdaş kurduğun sofranda.
Nerede olursan ol
Vakit tamam
Gel bana.
Sana belki heybemde pembe düşler biriktirmedim ama seninle, küf kokan peynirimi paylaşmamın yanında, rutubetli evimin şatafatsız, tek odalı bir köşesinde yer ayırttım. Bir de saç telimden, ayak parmaklarıma kadar uzanan tenimin sıcaklığını bıraktım.
Yaklaşan korkunç felaketi unutmak için;
Perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın sessizliğinde, bütün gücümüzle bozuk musluğun şıpırtıdan damlalarına aldırmadan, birbirimize sarılıp akalım, gecenin gergefinde sonsuzluğunda kaybolup, tüm zamanlara.
Ve heybemizde yarım kalan umudu damıtarak gecenin kurşuni kokusuna karışan kederini söküp atmak için.
Alev alev yanan dizlerimin bağı çözülmeden;
Yüreğinin bahçesi kapalı olsa da! Gül olur yine önünde biterim.
Sönse de umut ışığın, bir kibrit çöpü olur yine de aydınlatırım tüm düşlerini.
Yeter ki gel bana…
Seninle leylak kokulu güzel bir baharın arifesinde yaşamak için yeniden mutluluğu.
Kaplumbağa hızında ilerleyen saatin tik tak seslerine eşlik eden kalbimin ritmik sesine ses olmak için durma gel bana.
Hayri İncesu
İmza
15.02.2006
——————————————–
Mektubunu bitirmişti ama hala bir dirhem uyku yoktu, gözkapaklarında.
Selim’e aldığı kitabı valizinin cebinde unutmuş, daha Selim’e vermemişti. Kitabı açtı tam okumaya başladığı sırada; duygu seli gelip kapısını çalıverdi. İçindekini kitabın ilk boş duran sayfasına akıtmaya başladı.
Kendini elinde kalemle bu satırları yazarken bulduğunda saat bir hayli geç olmuştu.
Yazdıklarını okudu. Kitabın boş olan ilk sayfasına, bir şeyler yazmıştı, memleketi Karlıova ‘ya ilişkin. Böylelikle hem misafirperver olan Selim’in kendisini karşılamaya geldiğinde memleket izlenimlerine yanıt vermiş, hem de taşan duygularını tarihe bir not bırakırmış gibi, kitabın boş sayfasına dökmüştü.
—————————————
Bu kitap Sevgili can dostum arkadaşım Selime hediyemdir.
Sevgilerimle…
Güneşin doğduğu yerin adıdır, Karlıova.
Güneşi en net, en kırmızı, en parlak görmek isteyenlerin adresidir, Karlıova’nın dağları. Her yıl festival haline getirilmiş olan bir kutlama ile güneşin doğuşu izlenir Karlıova’ da.
Ayrıca nice depremler atlatmış, nice idari değişimlere maruz kalmış bir vilayetin kendi halindeki sefaletini çekmek zorunda olanların ilçesidir Karlıova, Bingöl ün.
Kısacık caddesi boyunca uzayan kahvehaneleri, sokak aralarından yükselen taze kesilmiş et kokularıyla sizi karşılayabilecek bir yerleşim birimidir Karlıova.
Yüzünüze bakmaya çekinen kadınları, merakla gözlerini kaçıran çocukları ve saf tütün kokan adamları vardır buranın.
Birde karı meşhurdur buranın, ismi de oradan gelir.
Düz ovası kışın giyinir beyaz örtüsünü, uzun süre terk etmez yuvasını.
Kanımız da burada yoğrulmuştur, etimiz de.
Ne var ki bu dağ, bu taş, unutulmuş bizi o nedenle bir de kırgınlık var içimizde ey karlı ova bize sahip çıkmayıp, elin memleketini bize mesken eylediğin için.
Şimdi sana nasıl veda etmeli?
——————————————-
Yazdığı mektubu da kitabın içine koyup kapattı ve uykuya daldı. Sabah erkenden kalkmış, son bir kez daha, bu anı kaçırmamak için beklemişti güneşin doğuşunu. Memleketinde güneşin doğuşunu izlemek başka bir şeydi. Hayri de her sabah güneşin doğuşunu izlemişti sessizce, bu yüzden. İki saat sonra da veda edecekti memleketine ve de o gizli aşkına. İçine garip bir burukluk gelip oturmuştu daha oracıkta. Ev halkı uyanmış, kendisini kahvaltıya bekliyorlardı. Hayri terastan, havayı şöyle son bir kez içine çekmiş, bir dakika bekletip öyle bırakmıştı.
Piknikteki arkadaşları da Hayri’yi uğurlamak için terminale gelmişlerdi. Yolcu yolunda gerekti. Eller sallandı, gözler buğulandı. Bu seferki koltuğu şoför arkasında cam kenarıydı, Hayri’nin. Otobüs Septioğlu dinlenme tesislerinde mola vermiş, herkes arabadan inmişti. Hayri ‘yi bir öksürük tutmuştu. Bu yüzden arabadan inememiş ihtiyaçlarını giderememişti. Öksürdü öksürdü. Eyvah, dedi. Ciğerleri üşüttüm herhalde ya da o dedikleri hastalık olmasın?
Oracıkta bir hüzün gelip içine oturdu. Yol boyunca, derinden gelen, adeta ciğerlerini sökecek sandığı bir öksürük fırtınasına yakalanmıştı. Yol boyunca kuru öksürük yakasını bırakmadı, bir türlü. Sürekli öksürmekten, artık boğazı da tahriş olmuş, kesik kesik öksürürken acı vermeye başlamıştı. Yolculuk süresince ağzına birazcık olsun, yiyecek ya da içecek de alamamıştı.
Otobüsten iner inmez, eve uğramadan hastaneye poliklinik servisine gidip sıra numarası alıp sırasını bekledi. Bütün tetkiklerini yaptırmış, sonuçlara baktırma işi öğleden sonraya kalmıştı. Ertesi günü de işbaşı yapacaktı. O nedenle, yol yorgunluğunu unutmuş kendini hastaneye atmıştı.
Hastanenin kantinine gidip bir kâse mercimek çorbası aldı, ekmeksiz yedi. Boğazı tahriş olduğundan ekmeği yiyememişti.
Nihayet sonucu almış doktorun gelmesini bekliyordu kapıda. Sırası geldiğinde kapıyı çalıp içeri girdi.
Doktor sonuçları incelemiş kendisini süzüyordu. Kaç yaşındasın, diye sordu Hayri’ye. Otuz sekiz yaşındayım hocam, dedi.
-Sigara kullanıyor musun?
Hayri kullanmadığını söyledi. Doktor ciğerlerinde bir pıhtı gördüğünü, yarın tekrar gelmesini salık verdi.
Hayri eve gidip durumu ev halkı ile paylaştıktan sonra duş alıp, çok yorgun olduğunu ve uyumak istediğini belirterek, odasına geçti. Çok yorgundu, Hayri. Zihni düşünceden düşünceye atlıyor; yorgunluk ve her an geri geleceğini sandığı öksürük korkusundan uykuya dalamıyordu.
Önce gelirken yolda gördüğü feci kaza geldi, gözlerinin önüne. Otomobil tuzla buz olmuş, kamyon yan yatmış, iki kişi de üzerlerine gazete örtülü şekilde yatıyorlardı kanlar içerisinde. Gözleri şöyle bir kalabalığı yarıp, baktığında plakadan mevsimlik işçileri taşıyan yolcu otobüsü olduğunu anladı. Ambulansla yaralı yolcuları taşıyordu. Mevsimlik işçilerin kaderi de hep böyle ekmek uğruna yollarda telef olmaktır dedi içinden.
Sonra birden kendisi İstanbul’da olsa da; zihni kendisini Karlıova’ya taşıdı.
Gülüzar’ı, arkadaşı Selim’i, o güzel piknik gününü, Gülüzar’la yalnız başına kalışlarını bir bir anımsadı. Sanki dilini yutmuştu o anlarda. Ya Gülüzar; onun da kalbi yerinden fırlayacak gibi, nasıl da küt küt atıyordu. İkisinin de, heyecandan eli ayağı birbirine dolanmıştı. Ayrılık vakti geldiğinde ikisi de, nasıl üzgünlerdi?
O gün Hayri yolculanmış, Selim ise arkadaşlarıyla dışarı çıkmıştı. Gülüzar içeri girmiş, üzgün ve isteksizce, düşüncelerini dağıtmak amacıyla, kendini işe vererek, temizliğe başlamıştı. Hayri’nin uyuduğu odadan başlamak için, ayakları önce misafir odasına götürmüştü onu.
Oda da Hayriye ait bir şey bulunca çok sevindi, Gülüzar. Keşke biraz daha kalsaydı dedi, içinden, Gözünden iki damla yaş düştü Hayri’nin yastığına. Yastık kılıfını çıkarırken kitabı buldu. Hayri, küçük, beyaz poşetin içinde, yastık kılıfının içine koymuştu, kitabı. Kitabı açtığında içinde bir mektup olduğunu gördü. Kitabın kapağını açtığında, ilk sayfada Hayri’nin tükenmez kalemle, Selim’e yazdıklarını gördü. İçi yanarak okudu satırları. O zaman mektubunda kendisine ait olduğunu anladı, Gülüzar. Zarfı iki eliyle göğsüne bastırdı, Hayri’ye sarılır gibi. Birden kitabın yazarına takıldı gözü. Hiç söylememişti Hayri, bir kitap yazdığını.
Hayri, ertesi gün iş başı yapamadı. Tekrar hastaneye gitti. O gün, ne yazı kendisine silikozis teşhisi konuldu. Üstelik hastalık çok ilerlediğini, tedavisinin de mümkün olmadığını da öğrendi. Doktor Hayri’nin yatış işlemlerini yapmak üzere, klinik servisine sevkini yaptı. Hayri durumu ailesine bildirdikten ve yatış işlemlerini yaptırdıktan sonra, üst kata yatacağı servise gitti.
Annesi, babası, kardeşleri, yakın akrabaları haberi duyar duymaz, hastaneye akın etmişlerdi. Babası Hayri’ye refakat ediyor, sağlam olan tek koluyla sürekli terini siliyor, su veriyor, sabaha kadar uyumuyordu. Annesi d, çocukları eve göndermiş, bir umut sabahlıyordu, koridordaki bankta, kucağındaki en küçük çocuğuyla.
Bir hafta boyunca ağlamak, yorgunluk, uykusuzluk, üzüntü; hepsi anneyi bir haftada çökertmiş, on yaş yaşlandırmıştı. Hayri’nin durumu, bir hafta sonra iyice ağırlaşınca, önce oksijen tüpüne bağlandı. Sonra, odasından yoğun bakım servisine alındı ve bir daha hastaneden çıkamadı.
Ailesine, vasiyetinde cenazesini memleketine götürmelerini söylemişti. Cenaze masraflarını da, işyerinden alacaklı olduğu iki aylık maaşı ile karşılamalarını söyledi. Sakın içeride bırakmayın, alacağımı bırakmayın, derken ölmüştü, Hayri. Bir canın, başlamadan biten bir sevdanın bedeli; iki aylık maaşını içeride bırakmadı ailesi.
Sevdiğine kavuşamasa da, ona yakın yatmak isteyen Hayri’yi de alarak, yola çıktı, “Has Bingöl Turizm” otobüsü. Memleketi Karlıova’ya doğru, son kez otobüsün alt bagajında gidiyordu, Hayri.
İzleyin
ZEYNEP KIYAK son yazıları (Hepsini Gör)
4

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Datça Süslü Kadınlar Turu Haber: Esmeri Alev Ekebaş

Haber