Öykü Yarışması Öykü Kodu: YDA/012

Öykü Yarışması Öykü Kodu: YDA/012

Yazı Dükkanı Web Sitesi
1.Ulusal Öykü Yarışması
Öykü Kodu: YDA/012
 
Duygunun dile gelmeyen katı, acımasız hali bedenin her noktasına yansıyordu. Öfkeni görev edinmişçesine gönüllüydü uzuvların. Her biri pusuya yatan avcı gibiydi. Olumsuzlukları hedefliyor, benimsiyor sonra inanarak ateşini özgürce saçıyordu ortama. Kıvılcımlar bulunduğu noktadan kalkıp senin yakıştırmanla öğrendiğim özelliklerime sıçrıyorlardı. Arsız, umursamaz, gamsız yüzüme…
“Haklıyım ben lanet olası, haklıyım!”
Çığlık çığlığaydı sözsüz, buyurucu, diretici feryatların. Kollarının istem dışı hareketleri, bakışlarının denetimsiz öfkesi, benim dışımda her yere dokunuyordu. Ortama terör estiren sert davranışların soluduğumuz havanın bütün zerreciklerinde yuvalanıyordu sanki. Görürdüm onları, susardım. Hep susmuştum. Konuşmazdım hiç. Her akşam yatağıma girdiğimde isyanlarım olurdu dolu dizgin. Gözyaşlarım, kızgınlığım; seninle ve hayatın getirileriyle olan hesaplaşmalarım. Birbirimize benzediğimiz içindir belki tek tanığım yapmıştım gecenin sessizliğini. Karanlık örtüsünün altında, binlerce öyküyü kucaklarken, ser verip sır vermeyen koruyucu yanına tutunmuştum. Benim gibi suskundu o da.
Ah bilseydin!
Etrafa saçtıklarının iç dünyamın dışa yansıyan hali olduğunu. Bu yüzden anlayışlı kalabiliyorum sana. Hatta çevreme yayılanların şişman hallerine. Son zamanlarda o kadar sıklaştı ki huysuzluğun. İnadına görmezden geliyordum seni, duymuyordum bile. Bana ulaştıramadıkların dönüp dolaşıp yeniden seni buluyordu. Öfkenin katlanıyor oluşu bundandı. Şiştikçe şişmiştin. Artık dilin de bana ulaşamayanların arasında almıştı yerini.
Son birkaç haftadır uyku uğramıyordu gözlerime. Her an/ı aklımdaydı. Göz kapaklarımın altına sinsice yerleşmişti lanet olası görüntüler. Bilmediğim kim bilir hangi suçlardan dolayı iki ay daha parmaklıklar arasında tutulmuştum. Tahminler, olasılıklar, belki ya da acaba soruları… Her biri çıkmaz sokağımdı. Sormamıştın, sorsan da anlatmazdım zaten. Orada her günümün yıl kadar uzamış olduğunu bilemezdin sen. Aklımdan hiç çıkmamıştı sıfır kısa sekiz… Hani bu olaylardan dolayı aylarca parmaklıklar arasında tutulan sokağımızın kısa boylu köse genci. Tırnakları sökülmüş haliyle daha da bodurlaşan parmakları gitmemişti gözümün önünden. Okuma, öğrenme, öğrendikleriyle direnme suçlusuydu o. Her an beni çağıracaklar tırnaklarımı sökecekler diye beklemiştim. Kocaman iki ay boyunca; gece, gündüz… Bunun nasıl korku olduğunu, beklemenin ne denli işkence olduğunu tahmin bile edemezdin. Mahallemizde elden ele geçerek çoğalıyordu her kitabın konusu, hedefi. Sen, çalıştığın işyerinde grev önlüğünü giyip direnirken işçi düzenine, ben sağ sol davasının orta yerindeydim. Neden oradaydım? Sessiz sedasız, içe dönük yapımla çevreme nasıl mesajlar iletmiştim ki okumam için peş peşe kitaplar gönderilmişti bana. Okulda da durum farklı değildi. Öğrenciler gruplara ayrılmıştı. Dersler son derece gergin geçiyordu. İki yıldır birlikte okuduğumuz, aynı sıraları paylaşan can ciğer arkadaşlarımızla kanlı bıçaklı düşman olmuştuk. Ve bıçaklanma olayı ile ipler tamamen kopmuştu. Cankurtaranın acı siren sesleri, polis otosundan yükselen sesler, atılan sloganlar, alkış sesleri, ağlayan acı feryatlar, sevinç çığlıkları hepsi birbirine karışmıştı o gün. Polisler, öğrencileri toplamış karakola götürmüştü. Onların arasındaydım. Gelen duyumlara göre o geceyi parmaklıklar arasında geçirecektik. Aynı gece mahalleye baskın yapılacağı duyumundan habersizdim. Duyum, herkesi kitap yakma yarışına sokmuştu. Yasaklı kitaplar… Sen de kitaplarımı yakarak bu yarışın parçası olmuştun. Ertesi gün pek çok arkadaşım ailelerine teslim edilmiş ben ve birkaç arkadaşım tutulmuştuk orada. Nedenini birkaç gün sonra öğrenmiştim. Yastığımın altındaki kitabı yakmayı unutmuştun. Okuma suçlusu olmuştum. Öğrenme, bilinçlenme suçlusu… Bilmediğim kim bilir hangi suçlardan dolayı iki ay daha tutulmuştum parmaklıklar arasında. Ya da verilmek istenen gözdağıydı… Okul hayatım bitmişti. Büyüdüğüm bu ev, büyüten insanlar bana yabancılaşmıştı. Artık istemiyordun beni.
Ablama, “Bunu götürün” demiştin, “kalırsa, düzen kardeşinin başını yer ve bu benim sonum olur”
“Gitmelisin buradan” dedin.
Gidecektim.
Büyükbabam “Gitme” dedi, “bu beni son görüşün olabilir”
Vedalaşmak istemediğinden belki gerek duymadığından o gün evde değildin. Karanlığın dehlizinden kurtulan gözyaşlarım, o gün ilk kez gün yüzüyle buluşmuştu. Büyükbabam ilk kez tanıktı yanaklarıma süzülenlere, endişeyle bakmıştı yüzüme. Gidiyordum işte! Her yıl oradan gelenlerin şık görüntülerine, kokularına, üstüne başına yansıyan ışıltıların hiç bilmediğim gizemli kaynağına doğru…
Almanya yolcusuydum artık.
***
Geldiğimin ikinci ayı…
Arkalarda bıraktığım yarama dokunmamak, beni incitmesine izin vermemek için serseri mayın gibi, her telde her demdeydi dilsiz duygularım. Birinci ağızdan duyarak şaşırdığım her olaya balıklamasına atlıyordum. Kendimden kaçış için malzeme boldu buralarda. Türkiye’de tanık olmadığım ne varsa insana ait, burada karşılaşmam olasıydı. Duyduklarım, görerek tanık olduğum birbirinden ilginç olaylar ve kahramanları, yaşamış olduğum her şeyi hızla arkalara itiyordu. Her yeni olay gülümsetirken düşündürüyor, düşündürürken özgürlük kavramının çeşitliliğini sorgulamama neden oluyordu.
“Ben burada doğdum” demişti yaşı otuz- otuz beşli olan gençten biri.
Türk’tü. Vasat geçen okul hayatını yarım bırakmış, girdiği hiçbir işte tutunamamıştı.
“Şimdilerde devletin verdiği ödenekle yaşamımı sürdürüyorum, bu kadar parayla yaşamak denirse” demişti sözlerinin arasında.
Devlet yaşadığı evin kirasını ödüyordu ama bağlamış olduğu maaşa tepkiliydi genç adam. Gel gör ki evin semti de uymamıştı kendisine. Ailesiyle beraber oturmayı hiç düşünmemişti, zaten ailesi de bu saatten sonra kendisini kabul etmezdi. Hayatından memnun değildi. Oturduğu evden çıkabilmek için yaptığı çılgınca planından söz ederken o kadar rahattı ki, beğenmemişti semtini. Devlet diretmişti burada oturacaksın, diye. Evi boyuyor gibi yaparak su tesisatını patlatmış, elektrik sistemiyle oynayarak işlevsiz hale getirmiş; ne yaptıysa işe yaramamıştı. Devlet tamir masrafını üstlenmiş, işçisini de kendisi göndermişti. Kafaya koymuştu otuz beşlik genç adam, ne yapacak edecek bu semtten taşınacaktı. Son çaresini anlatırken kıkır kıkır gülmüştü.
“Arka sokaklarda bulduğum birkaç çocuğun eline para sıkıştırdım, evimi taşlamalarını istedim onlardan”
“Yok, olmaz… Polis yakalar bizi” demişti çocuklar.
Vermeyi planladığı paranın miktarını artırıp, kendilerini ele vermeyeceğine inandırınca razı etmişti onları. Aynı günün akşamı cam, kapı indirmişti çocuklar.
“Beni bu mahallede istemiyorlar, gece gündüz başıma taş yağıyor” diye şikâyette bulunmuştu. İnandırıcılığı olsun diye kendisini yaralamayı da ihmal etmemişti. Beğenmediği o evden böylece kurtulduğunu anlatmıştı uzun uzun. Türkiye’de alışık olduğum yaşamdan farklıydı burada yaşayanların pek çoğu. Alışveriş esnasında argo kelimelerle alacağını alıyor, aynı üslupla veda ediliyordu. Dilin bilinmiyor oluşu özgürlüğün kapısını açmış, o kapıdan çılgınca giriliyor çıldırdıkça çıldırıyordu parlak zekâ ürünleri. Çılgınlığın bize yansıyan kısmı nasıldı acaba? Aklım bu noktada takılıydı. Türkiye’ye gelen turistlerin bizlere savurduğu küfürlere gösterdiğimiz sevgi gösterisinde…
Çalışmam için iş bulunduğu söylemiyle telaşlanmıştım. Görüşmeye ablam ve onların yakın dostu Hasan amcayla beraber gelmiştik. Patron görür görmez yüzünü buruşturmuş, eliyle, getire getire bunu mu buldun, der gibi olumsuz işaretle küçümsemişti beni. Kendimi kötü hissetmeye fırsat bulamadan, yaşlı adamın kırmızı suratını burnumun dibinde bulmanın şaşkınlığındaydım. Küçük gözlerini dikmişti gözlerime. Maviş maviş bakan gözler ürkek halimle eğleniyor diye düşünürken, aniden ciddileşip öfkeli diyebileceğim sesle “Ellerini göster bakalım” demişti.
Tuhaftı şu Almanlar.
Azarlanan çocuk gibi ellerimi uzatarak avuçlarımı açmıştım. Adamın kımızı suratı limon suyu içmiş gibi ekşimiş, dudakları küçümseyerek aşağı sarkmıştı.
“Bu kız benim işime yaramaz Hasan, bana kocaman ve güçlü kuvvetli eller gerekli”
Hasan amca kıkır kıkır gülmüştü yaşlı adamın memnuniyetsizliğine. Dostu Hasan amcayı kırmamak için olsa gerek, kısa süre deneyecekti beni. Deneme sürem ertesi gün başlamıştı. İşe geldiğim ilk günün sabahı… Öfkeliydi yaşlı adam. Hoşnut olmayan yüz ifadesi, istenmediğimi tokat gibi çarpmıştı yüzüme. İçeri girdikten sonra kocaman ağır sürgülü kapının gürültüsü yankı yaparak kapanmıştı. Penceresiz mahzen gibi yerde, ikimizdik. O an oradan kaçıp gitmek için neler vermezdim. Kaçamazdım. Ablam, kapının önünde bırakıp gitmişti beni. Yol bilmem, dil bilmem; yaban yerde içe dönük, sessiz, yaşam tecrübesi olmayan on sekiz yaşında yaban kız… Nereye kaçacaktı? Patron, ince cam boruları kesen çarklı makineyi ayarladıktan sonra, koli dolusu boruları getirip önüme koymuştu. Bütün gün o boruları makinenin çarklı bölümünden geçirerek ikiye bölecektim. Kısaca nasıl yapılacağını göstermiş sonra hışımla odadan çıkıp gitmişti. Giden adamın arkasından bakakalmıştım.
“Yapabiliyor muyum, yapamıyor muyum? Keşke bir süreliğine izleseydiniz beni” demiştim arkasından.
Beni ilk günden ortada sap gibi bırakıp gitmişti huysuz. Güçlü kuvvetli eller, demişti. Ellerimi açarak, şimdiye kadar hiç görmemişim gibi dikkatlice incelemiştim onları. Zayıf ince parmaklarla yapılacak iş değildi demek. Makineye korkarak oturmuştum. Yaşlı adamın hareketlerini taklit ederek incecik boruları teker teker çarka yerleştirmeye başladıkça şaşkınlığım artmıştı. Borular çarka değer değmez paramparça oluyor, parçaları sağa sola savruluyordu. Çaresizlikten elim ayağım birbirine dolanmış gibiydi. Çevrem kısa zamanda kırık cam parçalarıyla dolmuştu. Çarka yavaşça yerleştirmeyi denemiş olmamış, ikişer üçer koymayı denemiş yine olmamıştı. Sonunda hıçkırıklara boğulmuştum. Hiçbir işe yaramıyordum, hiçbir şeye tutunamıyor, sahip olmak istediğim hiçbir şey yoktu elimde. Kendimi bildim bileli çakıl taşlarıyla doluydu yürüdüğüm yollar. İçe dönük, sessiz pısırık, istenmeyen varlık… Eksilerle başlamıştım hayata. Hepsi Tanrının suçuydu. Bak, yaşlı adam bile benden bir şey olamayacağını görür görmez anlamıştı. Yapamayacaktım. Saatler geçmiş tek boru kesmeyi bile başaramamıştım. Korkudan kalbim kulaklarımda atmıştı sanki. Verdiğim bunca zararı nasıl açıklayacaktım? Ellerimi açık tekrar incelemiştim onları. Parmaklarımı teker teker… Hepsi incecik ve sıskaydılar. Haklıydı adam. Bu ellerle olmayacaktı. Peki, neden buradaydım? Adamı zarara uğratmış olmanın utancını yaşarken, bana kefil olan Hasan amcayı aklıma bile getirmek istemiyordum. Yaşlı adamın küçümserken haklı çıkması ayrıca utancımdı. Haklı çıkacağını bile bile bu utancı bana yaşattığı için, kenarda pusuda bekleyen öfkem de girmişti devreye. Hasan amcanın kıkır kıkır gülen neşeli davranışları da nasipleniyordu kızgınlığımdan. Sahip olma fırsatı vermeden, gösterip acımasızca çekip geri alan hayatın beni alaşağı etmesine olan öfkemse her şeyden daha baskındı. Yerleri cam
kırıklarından temizleyip, akşamın olmasını beklemekten başka çarem kalmamıştı. Bu Allah’ın belası makine nasıl kapatılıyordu? Düğmeyi bulamamıştım. Sözleşmiş gibi aynı anda toplanan olumsuz düşünceler ruh halimi çökertmişti. Elimde kalan son boruyu öfkeyle çarkın üzerine fırlatmıştım.
Sonrasında olanlar inanılacak gibi değildi.
“Aman Allah’ım, Aman Allah’ım, bu mucize!”
Çığlık atan sesim bana yabancıydı. Sessiz biri için alışılmışın dışındaydı yüksek tonlu ses tınısı… Gözümün önünde gerçekleşen duruma inanamıyordum. Hızla fırlattığım boru çarka değdiği noktadan iki parçaya düzgün şekilde bölünmüştü, dağılmadan, parçalanmadan. İşin nasıl yapılacağını öfkem çözmüştü. Hemen makinenin başına oturmuştum. Evet, bu iş sert ve hızlı hareket etmeyi gerektiriyordu. Sonrasında o kadar zevk almıştım ki, akşama kadar odaya yayılan şarkılara eşlik ediyordum farkında olmadan. Bir şeyi sonuçlandırmış olmanın mutluluğuydu bu. Yaşlı adamı yanı başımda görünce karşılıklı şaşkınlık yaşamıştık. Odayı dolduran müzik sesine mutluluğum eklenince açılan sürgülü kapının sesini duymamıştım. Patronun kısık mavi gözleri kesilen camlarla bırakıp gittiği koli arasında hızla gidip gelmişti.
“Vaaav…vaaav Oh maine Gott’” (Aman Allah’ım) nidaları yükselmişti odada.
Sevinsem mi, üzülsem mi kararsızdım. Patron gözlüğünü çıkarmış tekrar takmış kesilen mini boruların uçlarını incelemişti. Etrafa saçılan cam parçalarına ne olacaktı? Yaşlı adam onları görmemişti bile. Ondan sonraki günlerde biten üç koli camla şaşkınlığı artmıştı adamın. Hayatta ilk kez beğenilmenin verdiği mutluluğu işime yansıtmaya başlamıştım.
Birkaç gün sonra patron işe almaya karar vermişti beni. Vermişti ama koşulları vardı. İşyerinde aşk yapmayacak kimseyle sevişmeyecektim. Hasan amca böyle şeyin olmayacağı sözünü verirken o kadar sakin, o kadar sıradan şeyin sözü için ikna etmeye çalışmıştı ki yaşlı adamı… Sanki akşam oynanacak maçta hangi takım kazanacak, bunun iddiası yapılmıştı. Türkiye’de olsa, sen ne diyorsun ulan, deyip girişilirdi sağlı sollu. Yanaklarım alev alev yanmaya başlamıştı. Bu sersem adam ne diyordu böyle? Acemice elimi kaldırıp kendimce savunmaya geçecektim ki, “Hep böyle derler” dercesine el kol işaretiyle hem durdurmuş hem yeniden küçümsemişti beni.
Altı katlı binanın yan tarafındaki mahzen gibi yer ve binanın bodrum katı hastaneler için şırınga üreten cam firmasıydı. Biri Pakistanlı, benimle beş Türk çalışanı olan küçücük firma… Patron, her zaman işçilerinden önce geliyordu işyerine. Kalın tulumunu giyerek, sabahın erken saatlerinde her yeri sulayıp süpürüyordu. İşveren olduğunu bilmeyenler bükülmüş beli, perişan görünümüne bakıp temizlik işçisi sanırdı onu. Hatta hayatla kavgasını bitiremeyen yaşlılardan olduğunu düşünüp merhamet bile edebilirdi.
Ah, kimi zaman görüntüler nasıl da aldatıyor insanı!
Arı gibi vızır vızır çalışkan adamdır Patron. Binanın tamamının işverene ait olduğunu çok sonra öğrenmiştim. Çalıştığım yer yüksek tavanlı, penceresiz, dikdörtgen şeklinde genişçe alandı. Oda havalandırma sistemiyle temizleniyor olmalıydı. Bu mahzen gibi alanda tek başına çalışan kaçak işçiydim. İçeriden farklı bölüme geçen kapı vardı ve ben ona gizemli kapı diyordum. O kapıdan patron ve oğlundan başka giren çıkan olmazdı. Giriş gibi dışarı çıkılmak için bulunduğum alan kullanılıyordu. Oradan dışarı çıkış yoktu demek. Tam önümden geçmeleri beni onlardan zorunlu olarak haberdar ediyordu. Patronum sıkılmayayım diye olsa gerek, her sabah radyodan müzik kanalı seçerek, sesini sonuna kadar açıyordu. Akşama kadar tek başıma oluyordum koca alanda. Odanın içinde yankılanan müziğin sesinden hoşnuttum. Hüznümü, sevincimi sorgulayan olmayınca, yalnızlığım davranışlarımı özgür kılıyordu. Düşüncelerimle çıktığım uzun yolculuklarda kimi zaman istenmediğim duygusunun yarattığı çöküntüyle tökezleyerek gözyaşı döküyor bazen radyodaki şarkılara eşlik ederek o anki ruh halimin rahatlığını yaşıyordum, ta ki gizemli kapıdan gizli bölüme geçildiğini, Pakistanlının orada tek başına çalıştığını öğrenene dek… Kadınlar kendi aralarında konuşurlarken duyduğum bu bilgi, özgürlüğümü elimden çekip almıştı. Kimi zaman izlendiğim duygusuyla huzursuzdum artık. İlk iş günümdeki gözyaşımı, mutluluk çığlıklarımı yaşarken izlenmiş olabilir miydim?
***
Bugün ters giden şeyler vardı. Durdurmuştum makinayı. İşimin ilk kısmı çarklı sistemde cam kesiyor sonrasında kesilen camları büyük düzenekte kullanıyordum. Bugün büyük makineyi kullanacaktım. Büyük düzenekteki çelik yuvaya yerleştiriliyordu kestiğim ince borular. Düzenek onları oradan teker teker alıyor mum gibi yanan aleve doğru sürüklüyordu. Sarı-mavi renkli küçük alaza birer birer ulaşan borular, burada kısa süre bekledikten sonra eşit halde ortadan erimeye başlıyor, erime süresi bittikten sonra düzeneğin iki tarafından uzanan iki kol, ayrılan ince boruları aynı anda oradan alıp kendine doğru çekiyor ve onları farklı yuvaya yerleştiriyordu. Yuvaya yerleşen parçanın sıcak kısmı burada baskılanarak bir ucu kapanıyor sonra düzeneğin pervane kısmına taşınarak orada soğumaya bırakılıyordu. Şırınga haline gelen cam borular raylı sistemde ilerleyerek makinenin bitim noktasındaki yuvaya yığıyordu üst üste. İşimin zor tarafı yoktu. Düzenek her şeyi kendi kendine hallediyordu. Yapmam gereken, işleme giren borular eksildikçe yerine yenisini eklemek, işlemi bitenleri oradan alıp karton kolilere yerleştirmekti.
Bugün makineye girince, düzeneğin onları teker teker alması gerekirken birkaç boruyu birden alması, sonra birbiri üzerine yığılması sıkıntı yaratmıştı. Tıkanmasını önlemek için verdiğim onca çaba işe yaramadı. Birini düzeltemeden diğerleri ona ekleniyor, boru düzenekten geçme fırsatı bulamadan parçalanıyor, parçalar etrafa saçılıyordu. Yığılmaların önüne geçemeyince düğmesine basıp kapatmıştım makineyi. Düzeneğin mum şeklinde yanan kısımdaki kırık cam parçalarını maşayla temizlemiş, boruların konduğu yuvaya tekrar düzeltmiştim. Kısa süre sonra düzenekte aynı sıkıntılar yaşanınca bir daha denemedim. Birini beklemekten başka çarem kalmayınca; boş durmak olmaz demiş, küçük çarklı makinelerden birine geçerek cam kesmeye başlamıştım.
Duvardan duvara olan sürgülü kapının gürültülü sesiyle, sıçrayarak sıyrıldım düşüncelerimden. Günışığı geç kalmış gibi telaşla doluştu içeri. Gözlerimi kısarak gelenin kim olduğunu anlamaya çalışırken aniden başımı çevirip işimi yapmayı sürdürdüm. Gelen patronun oğlu Leon’du. Demir kapı gürültüyle kapandı. Leon her zaman ki gibi selam vermeden somurtuk suratla önümden hızla geçip gizemli kapıya yöneldi. Pakistanlı Muhammed’in yanına… Beş dakika bile sürmezdi orada kalışı. Elleri boş girer aynı boşlukla dönerdi. Sanki işi olduğu için değil de ani baskınla ne yakalarım derdindeymiş gibi. Uzun boylu, sarışın, mavi gözlü, kırmızı tenli tipik Alman modeliydi Leon… Babasına benzemediğini düşünmeye başladığım an bendeki değişimi yakalıyorum. Patronun bıraktığı ilk izlenim yerini farklı duygulara bırakmış gibiydi. Yaşlı adamı sevmeye başlamıştım. Kimi zaman birbirlerine yükselen öfkeli seslerinden anlaşamayan baba-oğul gibi algılıyordum onları. Bakışları düşmancaydı Leon’un. İlk günler o bakışlarla sıkça karşılaşırken, şimdi yokmuşum gibi davranıyordu. Görünmezmişim gibi… Türkleri sevmiyor gibiydi Leon. Ona kalsa işyerinde Türk çalışanlara yer verilmeyeceği duyumu, bodrum katta çalışan Türk kadınlarından edindiğim bilgiydi. Ona ait düşüncemde haklı olduğumu anlamak yetmemişti bana, nedeni olmalıydı. Muhammet yerinden kıpırdamazken sayısız Türk işçisinin işine son verilmiş, başkaları alınmış onlar da uzun süre barınamamıştı burada. Türk’e verilmeyen değerin Pakistanlı adama veriliyor oluşunu anlayamamıştım. Varlığını biliyordum fakat iki ay geçmiş, onu görmemiştim. Dün hiç yapmadığını yaptı patron, gizemli kapıdan girmiş kapıyı geri kapatmayı unutmuştu. O an kocaman, ablak, siyaha yakın esmer suratın bana bakarak gülümsediğini fark etmiştim. Loş odada, karanlık suratta parlayan bembeyaz dişlerin ışıltısı, iri kara gözlerin akıyla sözleşmiş gibi beni denetimi altına almıştı. İçim titreyerek, ödüm koparak bakışlarımı çekerken, onun Muhammet olduğunu anlamıştım. İri cüsseli koyu esmer tenli, uzun boylu adamdı Muhammed. Kocaman karagözleri cüssesinde aykırı durmuyordu fakat gülerken yayılan kocaman kalın dudakları ürkütücüydü. Beyaz dişleriyle gözlerinin akı ilk göze çarpan özelliğiydi. Pakistanlı adamdan o günden sonra ürkmüştüm, çekincem hala devam ediyor. Patronun oğlu her zamanki gibi fazla kalmadan çıktı oradan. Asık suratla yanımdan geçerken hemen ayağa kalkıp, arkasından seslendim
“Benim makinam bozuk”
Leon yüzüme bakmaksızın düzeneğin yanına gitti. Çalıştırdı makineyi, elindeki maşayla bir iki boruya dokundu.
“Bozuk değil bu” deyip, hızla çıkıp gitti odadan.
“Nasıl bozuk olmaz?” dedim giden adamın ardında.
Ne tuhaf adamdı şu Leon’un. Ya makineye ne demeli… Bir iki yere dokunulmuş çalışmaya başlamıştı. Allah’ın belası, kendi gibi arıza olan birinin dokunmasını mı beklemişti? İnanmak istemesem de borular düzenli şekilde ilerliyordu. İşlemden çıkanları koliye yerleştirirken yine kırılan cam sesleri yükselmeye başladı. Maşayı aldığım gibi üst üste yığılarak tıkanan yolu açmak istedim, olmadı. Leon’un dokunduğu yerlere uzanırken gömleğimin kolu beni çekiştirmeye başladı. Makinaya boyum yetmediğinden üst üste konulan kalaslara rağmen kısa kalmıştım demek. Çelik pervane beni hızla kendine çekmeye devam ediyordu. Uzun süren uğraşlardan ve korkudan bayılacak gibiydim. Kumaş yırtılmış olsa kurtulmam kolay olacaktı belki, yırtılmadı. Nice sonra üzerimdeki gömleğin kolu omuz dikişinden sökülmeye başladı. Kendimi geriye çekecek gücüm yoktu artık.
Makinanın gürültüsü, sökülen dikişin çıtırtılı sesi, dişli yelpazenin vampir gibi içine çektiklerini lime lime yapıp çevreye savurarak yolunu açması, gelene tutunurken kızıl kana bulanması, kolumu kaptırmamak için direnirken yükselen korkulu çığlıklarım, canhıraş feryatlarım, Helpler, imdatlar; radyodan yükselirken bütün sesleri yalayıp yutan Na nanna şarkısının duvarlara çarpan yankısı…
Omuzumdan sökülerek beni terk eden gömleğin kolu, pervanenin dişleri arasında dönmeye devam ediyordu. Bitkin düşmüştüm. Başım dönüyordu. Bulunduğu yere çöktüm. Kan içindeydi kolum. Yüzüm gözüm kanlı kara is… O durumda ne kadar kaldım, neler düşündüm, ölümün kıyısından mı dönmüştüm? Hiçbir şey düşünemeyecek kadar şaşkındım. Nice sonra kendimi toparlamam gerektiğini düşünerek doğrulmaya çalıştım. Çantamı alırken tir tir titriyordu bedenim. Sürgülü kapıya var gücümle tutunup kendime doğru çekerek aralamayı başardım. Dışarı çıkıp giriş kapısı yan tarafta olan apartmandan içeri geçip aşağı kata indim. Bodrum katını ilk kez görecektim. Orada çalışanlardan yardım isteyebilirdim. İlk girdiğim odada patron vardı. Tezgâhın üzerinde et doğramakla meşguldü. Beni görünce inanamadı. Ne zaman şaşırsa gözlerini kapatır, tekrar açar ya da gözlüğünü çıkarıp tekrar takardı, yine aynısı oldu… İnanamayan bakışlarına aldırmadan Almanca öğrendiğim bir iki küfrü sıralamaya başladım. Türklerin sıkça sarf ettikleri sözcüklerdi. Kızgınlığımı ifade edebilmek için şu an bu kelimeler paha biçilemez değerdeydi benim için.
“Senin genç adam domuz” dedim.
“Çirkef” dedim.
“Domuzun oğlu” dedim.
Anlamını bildiğim, bilmediğim daha neler neler… Kulaktan dolma öğrendiğim ne varsa sıralıyordum. Yaşlı adam hemen gelip ellerimden tuttu. Bu temasla gergin olan sinirlerim kopmuş gibiydi. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Beni çeşmenin yanına götürüp kanayan kolumu yıkadı. Yer yer derin çizikler oluşmuştu. Sıvı şeyler sürüp ecza dolabından aldığı bandajla sardı kolumu. Yüzümü yıkamama yardım etti. Çok şeyler söylemek istiyordum. Yaşadıklarımın oğlunun duyarsızlığı yüzünden oluşunu, makineye üstünkörü bakıp beni başından savışını… Artık çalışmak istemediğimi söyleyecektim mesela. Bir daha asla gelmeyeceğimi…
Yaşlı adam, bütün itirazlarıma rağmen eve kadar götürdü beni. Giderken sarılarak defalarca özür diledi. İşe gitmedim. Gitmeyecektim. Kısacık iş hayatımı sorgularken kolumdaki kesikleri adeta unutmuştum. Leon neden Türklerden nefret ediyordu. Birkaç gün sonra yanıma gelen Hasan amcaya sormuştum. Yaşlı adamın sorduğum soru karşısında yüzü kederle gölgelenmişti. Leon üniversite yıllarında Vanlı Türk kızına delicesine aşık olmuştu. Kızın ailesi öğrenir öğrenmez okuldan almış, eve hapsetmişlerdi kızı. Almanya’da şiddet yasal suçtu. Kızın direnişleri karşısında evde uygulayamadıkları baskıyı onu ormanlık alanda kimsenin göremeyeceği kuytu yerlere götürüp şiddet uygulamaya başlamışlardı. Kız bir şekilde evden kaçmayı başarmış, Leon’a sığınmıştı. İki genç kayıplara karışmıştı. Vanlı aile iz sürmüş onlara ulaşmayı başarmıştı. Haftalar sonra ise kızın cesedi ormanda bulunmuştu. Leon’un nefreti genele yayılınca öfkesinden herkes payına düşeni almaya başlamıştı. Bu kadarını beklememiştim. Üzücü, düşündürücü açıklama beni sarsmıştı.
Düşünmek için zamanım boldu. Bir başka konu daha vardı, irdelediğim. Kimi zaman suçluluk duygusuyla kendime yüklendiğim… Umursanmamanın hatta yok sayılacak kadar görülmez olmanın üzerimde bıraktığı etkiydi. İlk kez büyükannemle saflarımızı değiştirmiştim. Onun yerinde ben otururken onu karşı koltuğa oturmuştum. Umursamaz tavrımla nasıl deli ettiğim, kendimi koruyan kalkanımla onu nasıl çıkmaza sürüklediğim duygusuyla yüzleşmiştim. Ve ben karşımdaki koltukta oturttuğum büyükannemin çaresizliğini görebiliyordu. Üstelik onun için ben, Leon gibi kapı dışında kalan biri de değildim. Emek verip büyüttüğü, korumak adına çabaladığı kanından canından kızının emanetiydim. Bu farkındalık içimde büyük acılara neden olmuştu. Pişmanlığım sırtımda kambur gibi şimdi.
Bir hata sonra yeniden gelen Hasan amcanın geliş nedeni, bu sefer nasıl olduğumu öğrenmek için değil, işe dönmem hususunda bilgilendirmek içindi. Patronun onu sık sık aradığını, işe dönmem için ısrar ettiğinden bahsediyordu. Kabul etmedim. Evdekiler ikna etmeye çalışmaktan vazgeçmek üzereydiler ki patronu karşımda buldum. Bu adamın üzerimdeki gölgesinin ağırlığını o an anladım. İlk başarımın adresiydi o, ya da beni onaylayan değer veren… İtiraz edemedim, tamam, dedim. Ertesi gün evden alıp işyerine götürdü beni.
***
Makinede işim bittikten sonra duvardaki saate göre, işi bırakmama üç saat vardı. Küçük çarklı düzeneği çalıştırarak, cam kesmeye başladım. Avuçlarımın arasından hızla dönen küçük cam borular çarkın diğer tarafında üst üste yığılıyordu. Kolinin içindeki kesilecek camların bitmek üzere olduğunu görünce, kesilenleri düzenli şekilde yerleştirip koliyi kapattım. Kapalı olan başka koliyi açmak üzereydim ki, iri yarı birinin gölgesi kolinin üzerine yayıldı. Çığlık atarak telaşla doğruldum. Ödüm kopmuştu. Çarklı makinenin önündeydi Pakistanlı. Geniş gülümsemesiyle dişlerinin hemen hemen tamamı ortadaydı. Korku yüklü gözlerim onda, elim yüreğimin üzerinde kalakaldım.
“Merhaba!” dedi Muhammed, “Özür dilerim, korkuttu ben?”
“……”
“Sen İngiliz misin?”
“Hayır, Türk’üm ben”
“İsmin benziyor”
Sevda’nın İngiliz ismine benzediğinin ayrımında değildim. Olabilir tümcesini işaretle onayladım.
“Ben Pakistanlıyım, adım Muhammet, tanıştığımıza memnun oldum.”
Yabanlığıma korku eklenince uzanan kocaman kara eli sıkıp sıkmamakta kararsız kaldım. Radyonun sesi o kadar gürültülüydü ki, sesini duyurmak için bağırmak zorunda kalıyordu.
Muhammed Almanca “Yavaş yavaş çalış, bu kadar hızlı çalışmak doğru değil” dedi.
Nedenini anlamadım. Neden doğru değildi? Bu adam hızlı çalıştığımı nereden biliyordu? Gözleniyor muydum yoksa? Sıkıntıdan sırtımdan aşağı ter taneciklerinin süzüldüğünü hissettim. Konuşmak istemiyordum. Çekip giderdi belki, gitmedi. Sustukça adam aynı şeyleri tekrar ediyordu. İşe yaramayınca el kol işaretleri girdi devreye. Israr ediyordu.
“Yavaş çalışmalısın…”
“Sizi anlamıyorum, Almanca bilmiyorum ben”
Cevabım, bilmediğimi söylediğim dilleydi. Muhammed koliyi gösterdi, işaret parmağıyla sadece bir koli dolduracak kadar çalışmalıymışım. Ben de aynı şeyleri tekrar etmekten sıkılmıştım.
“Ben akşama kadar bir koliyi dolduracak kadar çalışıyorum, sen de öyle yap! Üç koli çok fazla… “
Sustum.
Muhammet aniden otuz iki dişini göstererek gülümsedi. Daha çok korktum. Radyodan yükselen ses duvarlara çarparak yankı yaparken, işlevsiz çark hızla dönmeye devam ediyordu. Muhammet aniden duvardaki saate baktı, vedalaşarak kaçarcasına uzaklaştı. Gelişi sessiz gidişi ani… Gizemli kapının kapanma sesiyle derince oh çektim. Arkama yaslandım. Muhammed’in akşama kadar sadece bir koli kadar çalışması ilginçti, hem de o iriyarı parmaklarla. Aynı şeyi kendisinden neden istiyordu? Daha fazla yapabilecekken neden tek koliyle yetiniyordu? Çok geçmeden sürgülü kapının gürültülü sesi içerideki bütün endişeleri paramparça etmeye yetti. Gelen patrondu.
***
Wermelzkirchen dört yanı ormanlarla çevrili sessiz sakin küçük kasabaydı. Sürekli çiseleyen yağmurlu havası, doğanın yeşil kalması için ayarlıydı sanki. Çevreyi tanıdıkça, evle işyeri arasında fazla mesafenin olmadığını öğrenmiştim. Tanımadığım pırıl pırıl yollar, iyi giyimli insanlar, yanımdan geçenlerin verdiği selamlar, önünden geçtiğim binaların rengârenk çiçeklerle donanımlı küçük bahçeleri, minicik havuzların etrafına yerleştirilen porselen biblolar ruhumu okşuyordu. Işıltılı dünyaydı burası. Yetiştiğim yerde kıt kanaat geçinen yoksul insanların mutsuz yüz ifadelerinden çok uzaktı. Her sabah “Eskiciii” diye bağıran adamın varoş sokaklarını inleten sesi, başının üzerinde zorla taşıdığı tepsisiyle “Sıcak simitler geldi, simitçiii” diyen küçücük çocukların karşılaştığı herkese yalvarırcasına gözlerini dikmesi, sokakta oyun oynayan çocukların canhıraş feryatları, Allah rızası için ekmek parası diyen yakarışlarından çok uzak…
İşyerinin bulunduğu sokağa dönerken, binanın altıncı katında her zamanki manzara vardı yine. Her gün aynı saatte… İşe tek başıma gelmeye başladığımdan bu yana pencereden beni izleme eylemini sürdürüyordu yaşlı adam. Evli barklı üstelik yaşlı olan adam kafayı bana takmış olabilir miydi? Bizimkilerin, kaçak işçi çalıştırdığı için izlenip izlenmediğini kontrol ediyordur, yorumları rahatlamamı sağlarken aynı zamanda düşündürmüştü. Güven yoksunluğu, her türlü olayın olumsuz tarafıyla adeta dost oluyordu. Korku, endişe, şüphe…
Yeni bir gündü. Odayı dolduran hüzünlü namelerin eşliğinde aklım büyükannemin gönderdiği son mektuptaydı. Bu sefer komşu çocuklarından birine değil kendisi yazmıştı mektubu. Yazısını tanıyordum. Büyükbabam uzun süredir hastaydı. Ablam, Türkiye’ye gidenlerle ilaçlar gönderirdi ona. Bu sefer “Artık ilaç göndermeyin, büyükbabanız iyileşti” diyordu mektubunda. Kuşkularımdan evdekilere bahsetmemiş olsam da içime düşen kurt iki gündür kâbusumdu. Kronik hastalığı olan yaşlı adam birdenbire iyileşebilir miydi? Yoksa gizlenmek istenen ölümün adı mıydı? Dönmemi istemediğinden gerçeği saklıyor olabilirdi büyükannem. Ve şu an çok sevdiğim büyükbabam hayata veda etmiş olabilirdi. İçimde oluşturduğum farklı farklı senaryoların içindeydi beni büyüten insanlar. Kuşku tohumları bütün hücrelerimi ele geçirmek üzereydi.
Sürgülü kapı açıldı. Patron, daha önce görmediğim uzun boylu, uzun paltolu, fötr şapkalı biriyle içeri girdi. Hemen başımı öne eğdim. Düzenekte çalışmak için, kesilmiş borulara ihtiyaç vardı. Kalmadığı için çarklı sistemde cam kesiyordum o an. İçeri giren patron ilk işi radyonun sesini kısmak oldu. Yabancı adam düzeneğin yanına gitmiş, enine boyuna inceliyordu makineyi. Tamir için gelmiş olamazdı. Makinadaki sorun çoktan giderilmişti çünkü. Fark edilmeden saklansa mıydım? Bakışlarım patrona kayınca onun uzun paltolu yabancı adama baktığını gördüm. Korku beni kıskacı içine almıştı. Kaçak işçiydim, ilgi çekmemem gerekiyordu. Patronun başı fena halde beladaydı. Endişem hem onun içindi hem kendim. Bu talihsiz zincire ablamların da ekleneceği olasılığı nice sonra aklıma gelince ayaklarımın titrediğini hissettim. Titriyordu bacaklarım. Üç aylığına turist olarak getirmişler, tanıdık polislerin yardımıyla üç ay daha uzatılmıştı kalma sürem. Bakımını üstleniyoruz diye imza vermişler, fakat kaçak işçi olarak çalıştırıyorlardı. Dışarıdan bakılınca fotoğraf tam da böyleydi. Aslında sürekli kalmam için çare arayışına sonra bakılacaktı. İyi giyimli adam denetim için gelmiş olmalıydı. Yaşlı adama ortamı ayarlama fırsatı tanımamak için ani baskın bile yapmış olabilirdi. Demek dünyanın her yerinde manzara aynıydı. O an yabancı adamın bana seslendiğini duydum, bayılacak gibiydim. Yüzüm alev alev yanıyordu. Başımı kaldırmadım. Duymazdan geldim. Adam ismimle hitap ediyordu. Sağırdım o an duymadım, bakmadım. Patron kulağıma kadar eğilip seslendi. Başımı kaldırmadan göz ucuyla baktım ona. Önümdeki çark aniden durdu. Patron düğmeye basıp durdurmuştu. Zoraki baktım yabancı adama. Bana elini uzatıyordu. Ne yapacağımı bilemedim. Parmak ucuyla dokundum bakımlı ellerine. Gözlerim patrondaydı. Yabancı adam üzerimdeki kazağın kollarını sıyırmamı istiyordu. Başımı sallayarak itiraz ettim. Israr ediyordu. Gözlerim doldu. Patron kızaran yanağıma ufak darbelerle vurarak aynı kelimeleri tekrar ediyordu.
“schlafe nicht Sevda, schlafe nicht” (Uyuma Sevda uyuma)
Kolumun birini tutup dirseğime kadar sıyırdı. Düzenekte yaralanan kolumda yara izleri kabuk bağlamıştı. Yabancı adam hüzünlü gözlerle inceledi yaralı kısımları. Diğer elini omzuma koyarak iyi dileklerini iletiyordu. Korkum yerini şaşkınlığa bırakmıştı. Yaşlı adam ise korkumla eğleniyordu sanki. Gülümsüyor, sırtımı okşuyor, arada anladığım- anlamadığım kelimelerle yatıştırmaya çalışıyordu beni.
“Yooo çok güzel, çok güzel” diyordu devamını anlamadığın kelimelerle. Yabancı adam dikkatle dinliyordu onu. Bir süre sonra uzaklaştılar. Göz ucuyla onları izliyordum. Kendi aralarında, evrak üzerinde birtakım konuşmalar yapılıp imzalar atıldı. Sonra sürgülü kapı açıldı. Patronla yabancı adam çıkınca rahatlamıştım. Yerimden kalkıp duvarın köşesinde olan küçük lavaboda elimi yüzümü yıkayarak kendime gelmeye çalıştım. Sürgünün sesi duyuldu yeniden, içeri giren patrondu. Direk bana doğru geldi ve düzenekte parçalanan gömleğimin kaç para olduğunu sordu. Şaşkınlıkla baktım yüzüne.
“Eski o, eski”
Cümleyi ne denli doğru söyledim, bilmiyorum. El kol işaretlerim girdi devreye. İstemediğimi defalarca tekrar ettim. Yaklaşık bir yıldır kullanılmıştı gömlek.
Patron iki gün sonra haftalık maaşımı öderken, fazladan uzattığı 40 Mark’ın açıklamasını yaptı. Yırtılan gömleğin parasıydı. İstemediğim o parayı bana ödedi.
Bizimkiler “Bu parayla sana dört adet gömlek alınabilir” yorumunu yaptılar.
Gömlek, para umurumda değildi. Önemsenmiş olmam yıkık dünyama ilaç gibiydi. Sanki tutunmam için bir kol uzanmıştı ruhuma. Öylesine güzeldi ki bu kol; ufkumu açan, ruhumu onaran, kimsesizliğimi sahiplendiren, sessiz dünyama ses veren, renklendiren ve daha pek çok duygunun sahibiydi. 0n sekiz yıllık yaşamın kötü anlarına indirilen darbe gibiydi, bu darbe yıktığı yerlere umut tohumlarını serpiştirmişti. Her şey çok güzel olacaktı.
Büyükanneme gözyaşları içinde gece geç saatlere kadar mektup yazdım. Konumun ağırlıklı kısmı büyükbabam ve rahatsızlığıydı. Onun hassasiyetle gizlediğine inandığım konuya ben de değinemedim. Eğer değinirsem ölmemişse bile ölecekmiş gibi gelmiş, bu düşünce içimi titretmişti.
***
Pakistanlıyla ikinci kez karşılaşmam, sabah sürgülü kapının kapanmasından kısa süre sonra gerçekleşti. Yaşlı adamın gidiş gelişlerini kapının gürültüsüne göre takip ediyor gibiydi. Gizemli kapının zamansız açıldığını duyunca korkulu bakışlarım o yöne kaydı istem dışı. İri yarı cüssesiyle kapıda dikilmiş, beni alt üst eden gülümsemesiyle bakıyordu Muhammed. Boyu, açtığı kapının uzunluğuyla aynıydı. Dişlerini göstermeye devam ederek yaklaştı bana. Midem isyan edercesine kasılmaya başlayınca başımı öne eğdim. İçimdeki ses korkumu bastırmaya çalışıyordu.
“Sakin olmalısın, sakin, sakin, sakin…”
Muhammed geldi, karşımda durdu. Yavaş çalışmam için uyaracağını düşünürken, o çalışmamı izliyordu. Onun neden ağır çalıştığını öğrenmiştim. Normal işçilerin haftalık çalışmaları otuz dört-otuz beş saatti. Pakistanlı adam burada her gün on iki saat çalışıyordu. İşleri ağırdan almasını bu nedene bağlamıştı bizimkiler.
“Benim Pakistan’da fabrikam vardı” dedi nice sonra, “fakat kundakladılar, yaktılar”
İşimi bırakıp endişeyle baktım yüzüne. Yalan mı söylüyordu, ilgimi çekmeye mi çalışıyordu, doğrusu güvensiz duyguların içindeydim yine. Fakat Muhammed’in yüz ifadesi o kadar gölgeliydi ki acı, bütün duyguları içine çekerek önümdeki kocaman suratın her santimine yapıştırmıştı kendini.
“Beni öldürmelerine çok az kalmıştı” diye devam etti, “ben Almanya’ya kaçtı. On yıldır buradayım. Karım, çocuklar orada kaldı”
Bir süre ne düşüneceğimi ne söylemem gerektiğini bilemedim. Aramızdaki suskunluğun uzaması rahatsız ediciydi.
“Peki, ama neden? Durduk yerde neden yakarlar ki?”
Belki söylemek istediklerimi ifade edemedim, bilmiyorum.
“Sen bilmezsin” dedi, “Bizim oralarda yani Pakistan’da, Anayasa Mahkemesi üzerinden yürütülen demokrasi, hukukun üstünlüğü ya da yargının bağımsızlık mücadelesi yoktur. İki ağanın ülkedeki gücüdür geçerli olan. Her şey istiyorlar kendi kontrolleri altında olsun. Bu yüzden Pakistan’da iktidar kavgası vardır. Yani güçlerin gövde gösterisiyle yönetilir benim Ülke”
O an aklıma lise ikinci sınıfta gördüğümüz ve birkaç derslik konumuz olan Köy Enstitüleri gelmişti. Türkiye’de öğretmen yetiştirmek, eğitimi kırsal kesimlere yaymak ve emeği kazanca dönüştürmek amaçlanmıştı. 1940 lı yıllar… Uzantısı kırsal kesimlere yerleşen, okuma yazması olmayan yetişkinleri bile eğiten… Büyükannemin övünç kaynağı olarakbahsettiği konu olduğu için, derste ilgimi fazlasıyla çekmişti. Cumhuriyet’in en büyük yaptırımları arasındayken, ağaların gücüne yenik düşmesi… Komünist yuvaları yakıştırmaları ve dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün bile kapanmasının önüne geçemediği eğitim kurumları…
Muhammed’in kocaman kara dudakları alaylı biçimde yayılınca korktum yine, bu ürküntü veren görüntü düşüncelerimin önüne geçmişti. Hüzünlü yüzü çok şey anlatıyordu aslında. Cumhuriyetle vatana hak, hukuk, barış, bağımsızlık, özgürlük sunulmuş; kulluktan kurtarıp soy ismimizle yurttaş yapmıştı bizi. Kadın erkek hakkımızı arama imkânı vermişti. Muhammed konuşuyor ben minnetle atamı anıyordum.
“Üzülmeyin, bir gün her şey değişebilir”
Konu kapansın istiyordum. Bu sohbet çok uzamıştı. Muhammed başını salladı.
“Yok, ben hiç umut etmiyor. Benim ülke Pakistan’ın iç hesaplaşmalarından dolayı siyasi krizleri aşması zor. On yıldır burada ben, terör olayları bitmedi. Biri bitmeden diğeri başlıyor. Kronikleşmiş sorunlarla baş edebilmek için çok güçlü, tıpkı sizin Atatürk gibi lidere, yolsuzluklardan, siyasi ihtirastan arındırılmış demokratik kurumlara ihtiyaç var. Topraklarıma şimdi bir de Afganlar geldi. Etnik ve mezhep sorunları daha çok arttı. Onların gitmesi gerek. Ama göndermezler çünkü siyasiler mültecileri çıkar kapısı olarak görüyor. Anlayacağın benim ülke cahil, çok cahil”
Umut yok dercesine sallıyor başını
“Halkımın sadece % 30 u okuma yazma biliyor. Köklü değişim için eğitim şart. Afganların gitmesi gerekiyor. Onlarla nüfus daha kalabalık, yüzde yetmişinin okuma yazması yok. Halkı cahil bir ülke ayakta zor durur, hem de çok zor…”
Muhammed, duyduklarımı anlamadığımı düşündüğü için olsa gerek olayları bütün çıplaklığı ile anlatıyordu. Almanya’ya gelir gelmez evde kaldığım iki ay boyunca bu dili öğrenmek için çok çabalamıştım. Madem geri dönmeyecek burada yaşayacaktım, barındığım ülkenin dilini bilmek zorundayım deyip sarılmıştım kitaba kaleme. Cümle kurmam güç olsa da kelime haznem iyi sayılırdı. Yarı Almanca yarı İngilizce yapılan sohbetin çok az kelimesini kaçırmış gibiyim. Muhammed’in Atatürk’ü tanıyor olması beklemediğim durumdu. Dünyaya adını duyurabilmiş olması muhteşemdi ve ben bu duygunun sahibiydim yaban ellerde. Ulu önderin ölümsüzlüğü bundan olmalıydı. Kırk yılı aşkın zaman geçmiş olmasına rağmen örnek alınmak istenmesi onur vericiydi. Farklıydı yabancı ülkede yaşamak. Vatanla ilgili her duyum hassasiyet kazanıyordu burada. Türkiye’de yazarak eleştirdiğim olumsuzluklar yumuşuyor, yabancılara karşı iyileştirilme çabası veriliyordu. Geleli kısa zaman olmuştu buna rağmen vatan hasretiyle acıyordu yüreğim.
Muhammet, pantolonun arka cebinden büyük şişkince cüzdan çıkardı. İçinden ikiye katlı fotoğrafı açarak bana uzattı. Dokuz on yaşlarında, koyu esmer tenli, kalın dudaklarıyla gülümseyen kız çocuğuna aitti fotoğraf.
“O benim kızım. Gelirken karım hamileydi. Onu hiç görmedim. Almanya’da kaçak yaşıyor ben”
Çantasından başka resim çıkardı, o da yanan fabrikasının resmiydi. Ardından uzattığı gazete parçasına baktım, iki katlı büyük bina alevler arasında yanarken, Muhammed alevlerin içinde kaçışan insanların arasındaydı.
O an kapı gürültüyle açıldı. Yaşlı adam hışımla gelip Muhammed’in yanında durdu.
“Ne yapıyorsun burada?”
“Hiç, sohbet ediyor ben”
“Senin ne işin var burada, dedim?”
Patronun sesi sertti. Yaşından beklenmeyen güçlü ses tonuyla bağırmaya başladı.
“Sana buraya gelinmeyecek demedim mi, bu kısmı yasaklamadım mı? Sen kim oluyorsun da sözlerimi çiğneme cesareti gösteriyorsun? Gelinmeyecek dediysem, gelinmeyecek, anlaşıldı mı? Şimdi defol git yerine! Yoksa elimden kaza çıkacak! Defol diyorum!”
Neye uğradığımızı şaşırmıştık. Daha doğrusu şaşıran bendim. Nasıl kaza çıkabilirdi ki? Beli bükük çelimsiz yaşlı adamın tehdidi, iri kıyım adamın yanına uğramaya bile korkardı. Onu hiç bu kadar öfkeli görmemiştim. Korktum. Muhammed soğukkanlı ve umursamaz görünüyordu. Hatta ukala… Küçümseyen bakışlarını yaşlı adama dikmiş, alaylı dudak kıvrımıyla gülümseyerek içeriye açılan kapıya yönelmişti. Patron bu sefer bana döndü.
“Bu adamla konuşmayacaksın! Muhammed buraya gelirse bana söyleyeceksin, anlaşıldı mı?”
Başımı sallamakla yetindim, o bana bakmayı sürdürüyordu. Üzülmüş gibiydi. Elini uzatıp omzuma dokundu.
“Haydi, bakalım”
Muhammed’in girdiği gizemli kapıdan o da girdi. İçeriden sesler yükseliyordu. Yaşlı adam öfkeli uyarısına oradan devam etti.
Muhammed için üzgündüm, buna rağmen beni rahatsız eden şeyler vardı onda. İlk gördüğüm anda başlayan rahatsızlık. Belki, görüntüsünün yarattığı korkuydu önyargılı olmama sebep. İçeriden yükselen sese kimi zaman Muhammed’in sesi de eklenmeye başladı. Oysa gitmeden alaylı bakışlarıyla söyleyeceği ne varsa sıralamıştı. Yetmemişti demek. Yaşlı adamın öfkesine neden ben miydim? Odaya, yanıma gelmesi benimle konuşması yasaklanmış… Kulaklarım onlardaydı, gözlerimse odanın enini boyunu ölçercesine incelemekle meşgul. Burası, soyut-somut ne çok öykülere tanıklık etmişti, kim bilir. Şimdilerde benim öykümle besleniyor olmalıydı. Konulan yasaklar, öncekilerden bana aktarılan miras mıydı? Patron işe alırken işyerinde sevişmeyeceksin, demişti. Muhammed’le aşk yapmayacaksın mı demek istemişti? Pakistanlıya güvenmediği belli… Bodrum katındaki kadınlar büyük düzeneği çok olan makinalarda bir arada çalışırken, 5-6 kişinin rahat çalışma alanını oluşturacak kadar büyük yerde ben neden tek başınaydım? Muhammed’den başka erkek çalışanı yoktu. O da hücre mahkûmları gibi gizemli yerde tek başına tutuluyordu. Burası hem evi hem ekmek kapısıydı, bunu ve çalışan herkesin benim gibi kaçak işçi olduğunu nice sonra öğrenecektim. Ülkelerin çıkarları konusunda birbirinden farkları olmadığını, ucuz işçiliğin dünyanın her yerinde tercih edildiğini öğreniyordum. Koskoca adam ufak çocuk gibi azarlanmıştı.
***
Büyükbabamın ölüm haberini yakınlarımdan duydum ve Türkiye’ye dönmek istiyordum. Büyükannem, yalnızlığına vurgu yapıyor, üstü kapalı korktuğundan söz ediyor fakat gel demiyordu mektuplarında. Ona göre burada kalmam gerekiyordu. Gururluydu. İyi tanıyordum onu.
Patrona, Türkiye’ye dönmek istediğimi ve nedenini açıklamak durumunda kaldım.
Gözlüğünü çıkarıp yeniden taktı. Çatık kaşlı öfkeli bakışları yüzümdeydi.
“Delisin sen” dedi. “Yaşlı insan için kendi hayatını yok edemezsin!”
Almanya’da süresiz kalmam için istek yapabileceğini söyledi. Gitmekte kararlıydım. Gitmeliydim, beni büyüten bu insana ödeyemeyeceğim kadar çoktu borcum. On sekiz yıllık yaşam borcu altındaydım. Bir kalemde silinip bitemeyecek borç… Yedirip, içirip görselliğime yaptığı emek; kişiliğimin önüne dizdiği basamakları tırmanmam için kimi zaman koyduğu kurallar, disiplin, bazen aşırı bulduğum baskıcı tutumuyla yarattığı bireydim ben. Silik, suskun görüntünün içinde pişmiş hatta katı kıvama gelen ruha sahiptim şimdiden. Yumuşacık katıksız
hamur olarak almıştı beni, katkılarıyla yoğurmuş, şekil vermekle kalmamış kişiliğini de ruhuma üfürmüş gibiydi. Onun kadar soğuk ve mesafeliydim hayata. Büyükannemin hayatını güdükleştiren ömür törpüsü olmuştum yıllar yılı. Ödenemezdi bu borç. Bir yerden başlamalıydım. Şu an yalnızdı, yapayalnız. Savunmasız küçücük çocuğa soluk olarak başlamıştı beraberliğimiz. Ben de bu noktadan başlayabilirdim. Evin içinde savrulup duran gururlu yalnızlığına soluk olabilirdim. Şansım varsa iş bulur çalışır yük de olmazdım. Beni nelerin beklediğini bilmeden gelmiştim buralara yine bilinmezlere doğru yelken açacaktım. Fakat bu sefer farklıydı. Kalırsam da bilinmeyenle yaşayacaktım. Çünkü aklım her an ondayken huzur bulamazdım. Tercihim yanlış olsa bile, bilinenle yaşamak ikilem yaşamaktan daha rahatlatıcı olacaktı.
Yaşlı adam hissettiklerimi, minnet borcumun yükünü bilemezdi elbette.
***
Dört ay süren ilk iş hayatımın son günü bugün. Çarkta, avcumun içinde son kez birbiri ardına yuvarlanıyordu ince cam borular. Radyodan aşina olduğum şarkıların hüznündeydim son kez. On sekiz yılın yarattığı enkaza merhem olan son dört ayın iyileştirici yanı güven ve sevgiydi. Yabancısı olduğum duygularla donanımlı olarak dönüyordum. Birini umursamamak, aldırmıyor görünmek, sen yoksun demekti. Sırtıma pişmanlıkla binen kamburun yükünden kurtulmalıydım. Yanlışlarımla yüzleşmiş olmam büyükanneme olan özlemimi dayanılmaz yapıyordu. Döneceğimi bildirmeyecektim. Aniden karşısına çıkacak, alışılmışın dışında Sevda olarak kucaklayacaktım onu. Sonra o yumuşacık yanaklarından doyasıya öpecektim. Kararlıydım. Onunla beraberken test edecektim kendimi. Çelik kadar güçlü zırhını aralayabilirsem, bana sızan duygularına rastlayacaktım o çatlaktan. Onu, anlamaya karar veren duygularımla kucaklayacaktım.
Akşama doğru açılan sürgülü kapının gürültüsü, patronun geldiğini haber veriyordu. Başımı çevirip selam verdim. Aldırmayan tavırla gidip radyonun sesini kıstı. Duvardaki takvimi alıp yanıma geldi.
“Bak” dedi, ocak ayından sonraki üç ayı parmaklarıyla işaret ediyordu, “Bu aylarda bana İngilizce ya da Almanca yaz, gelmek istediğini bildiren mektubunu gönderirsen, seni buraya getirmek için istek yapacağım. Anlıyorsun değil mi? Kaçak çalışmayacaksın, kadrolu çalışanım olacaksın”
Anlamıştım. Çok duygulandım. Gözlerim istem dışı akıyordu. Büyük bir kutu uzattı. Çikolata kutusuydu. Kutunun üstünde parfüm kutusu onun üzerinde ise 100 mark vardı. Hediye paketi halinde süslüydü. Ne diyeceğimi bilemedim.
“Vedalaşmak için beni arama çünkü burada olmayacağım, sana iyi yolculuklar”
Alt üst olmuş duygularla makinayı kapattım. Çantamı alıp büyük düzeneği, çarklı makinayı, duvarları, köşedeki küçücük lavaboyu, gizemli kapıyı santim santim inceledim son defa. Belleğime kazımak ister gibiydi ruh halim. Her biriyle ayrı ayrı öykülerim olmuştu. Yanaklarıma süzülen yaşlarla oradan çıktım. Bodrum kattaki çalışan kadınlarla vedalaşmak için binaya girdim. Açtığım ilk kapıda öylesine şaşkınlık yaşıyordum ki, belleğimde yuvalanan hüzün ani atakla yerini panikle karışık korkuya bırakmıştı. Muhammed yarı çıplak bir kadınla diğer kadınların gözü önünde öpüşüyordu. Kadın, Muhammed’in kollarından sıyrılıp, göremeyeceğim yere kaçtı. İstem dışı panikle kapattım kapıyı. Adam hangi ara buraya gelmişti? Beklemediğim durum korkutmuştu beni. Hızla arkamı dönüp merdivenleri tırmandım. Muhammed koşarak kolumdan yakaladı. Bakışları vahşiydi. “Gidiyorsun demek” dedi, yanıtımı beklemeden beni kendisine çekmeye başladı. Hızla ittim onu… Bu tablo işyerinde aşk yapılmaması konusunda yapılan uyarıya yanıt gibiydi.
18.12.1980
Sevda
***
Derince iç geçirdi. Elindeki günceyi okşarken yanaklarından peş peşe süzülüyordu yaşlar. Gözleri duvardaki saatteydi.
“İki saat sonra tam yirmi dört saat olacak” dedi yorgun, kısık sesle. “Hala gelen giden olmadı”
Dün bir taksi gelip aşağıdaki sokağın başında durmuştu. Hakkında fazla bilgisi olmayan yolcusunu arama çabasına girmişti şoförü. Sokağın insanları tahmin yürütme çabasına girmiş herkes birbirine sormaya başlamıştı. Yolcunun dış hatlardan alınmış olması tahminleri yaşlı kadında yoğunlaştırmıştı.
“Hanım nine, yolcumu havaalanından aldım, verdiği adrese doğru geliyorduk. Büyük postanenin önünde durmamı istedi, geldiğini haber vermek için bir iki yeri araması gerekiyormuş” dedi. “Sonra birden patlama oldu, ortam allak bullak tabii… Oradan uzaklaşmak zorunda kaldım. Daha sonra defalarca geçtim postanenin önünden ama yolcumu göremedim. Ona ne olduğunu bilmiyorum. Belki başka araçla evine dönmüştür diye düşündüm. Valizi araçta kalınca onu getirdim efendim”
Hiçbir şey anlamamıştı yaşlı kadın.
“Yanlışın olmalı oğul, bu valizi geri götürün” demişti.
Komşulardan biri valizin açılıp bakılmasını isteyince, Sevda’nın güncesiyle karşılaşmıştı. Başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi yanmıştı yüreği. Kocasının ölümünden bu yana genç komşu kadınlar tarafından yalnız bırakılmamıştı yaşlı kadın. Bulunduğu yere çökmüş, dizlerini dövmüş, hıçkırıklar içinde kalmıştı. Ev bir anda mahalle sakinleri tarafından dolup taşmış, gençler kapı önünde toplanarak sloganlar eşliğinde tepki göstermişlerdi. Gençlerin yaşlı kadına sözleri vardı. Ona Sevda’dan haberi kendileri getireceklerdi.
Yaşlı kadının endişe yüklü bekleyişi devam ediyordu. Neden hala haber yoktu? Yoksa ölmüş müydü torunu?
“Allah’ım” dedi, “Ömrümü al yavruma ver”
Dayanamazdı buna, yaşlı yüreği kaldıramazdı. Yorulmuştu artık. Kucağındaki günceyi okşamaya devam ediyordu. Yanağına koyup uzun uzun kokladı defteri. Sevda kokuyordu. Onu öyle çok özlemişti ki, burnunda tütmüştü. Ölüm ondan uzak olsun da hasretini çekmeye razıydı. Bu yüzden gitsin istemişti. Sağ olsun da varsın kendisinden uzak olsundu.
Gözlerini pencereden dışarı taşırdı. Baktığı yeri görmeyen boş bakışları dalmış, düşünüyordu. Sevda bu kadar kısa zamanda ne çok büyümüş, çoğalmıştı. Dünden bu yana defalarca okumuştu günceyi. Ne çok hatalara cevaptı okudukları. İnsan çekirdek aileden ne gördüyse yaşama öğrendiklerini uyarlıyordu. Duygularını belli edememe özelliğini kendi de anasından öğrenmişti. Belki o da kendi anasından… Bak! Ne kadar yanlış olduğunu bacak kadar torunu yazdıklarıyla çarpmıştı yüzüne. O minicik bebeyken yanındaydı. Ne çok sevmişti onu. Ne çok titremişti üstüne. Çok sevdiğini söyleyememiş olmanın pişmanlığı o kadar ağırdı ki sırtında. Bu ağırlık yaşlı yüreğini soluksuz bırakıyordu. Gözlerinden süzülen yaşları elinin tersiyle sildi. Uçsuz bucaksız ince çizgi gibi görünüyordu ufuk. Gözleri, yer yer puslu aşamaları aşarak ulaşabiliyordu o ince çizgiye.
“Hayat gibi” dedi düşüncesinde.
Sevda’nın önünde oluşturduğu seti aşacak gücü yoktu. Torun sevgisi çok başkaydı. Elindeki günceye sevgiyle dokunup dudaklarına götürdü yeniden. Tazecik fidanın sevgisini hissetti yüreğinde. Kızı gibi emaneti de kendisini terk mi edecekti yoksa…
Zil çalınca komşu kadın kapıya koştu. Yaşlı kadın gözleri kapıda eli kalbinin üzerindeydi. Gelen kadın, sıfır kısa sekizin annesiydi. Telaşla gelip sarıldı yaşlı kadına.
“Gözümüz aydın anacığım, gözümüz aydın! Hayati tehlikesi yokmuş, kurtulacak Sevda’mız!”

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Öykü Yarışması Öykü Kodu: YDA/020

Öykü Yarışması Öykü Kodu: YDA/020

Yarışma Öyküsü