Yasemin Alptekin Ankara’nın Taşına Bak

Yasemin Alptekin’in  Ankara’nın Taşına Bak öyküsü Yazı Dükkanı Akademisi  1.Ulusal Öykü Yarışması’nda  YDA/014 kodu ile yarıştı.

 
Sıcak mı sıcak bir yaz günü. Yıllarımız yurt dışında vatan hasretiyle geçmiş. Ülkemize hizmet aşkıyla dönüvermişiz bir gün. Hava sıcaklığından da daha sıcak bir gündemi olan Anadolu’nun bağrında, ülkemizin kalbinin attığı yerde, doğduğumuz değil de doyduğumuz bir kentte, kapitalimiz değilse de kapitolümüzde, termometreler kırkları gösterirken Meclis’te oturanların kanı sürüngenlere taş çıkartırcasına sıfır altı olan Ankara’dayız. Bir üniversite kampüsünde geçiyor günlerimiz. Her ihtiyacımız kampüs içinde karşılandığından şehrin göbeğine inmeye gerek yok gibi. Ama konu doktor randevusu olunca şehre gitmek şart oluyor.
Yıllarca ülkeden uzaktaydık, şimdi de günlük hayattan uzakta, kavanozda yaşar gibiyiz! Haftalar sonra ilk kez bu içine kapanık yaşamın kapılarını zorlarcasına üniversitenin sağladığı servis otobüsüyle şehre iniyorum. Bahar da benimle geliyor. ‘Köyden indim şehre’ hissiyatındayım. Köylülük zor iş. İnsan şaşırıp kalıyor gördüklerine. Kimse sıcak mıcak dinlememiş atmış kendini sokaklara, hem de yarı çıplak vaziyette. Şortlu, dekolteli hanımlar, genç kızlar, afili delikanlılar ellerinde bir şişe su, bir yerlere yetişmeye çalışır gibi farklı yönlere yürüyorlar. Ben de elimi sıkı sıkıya tutan Bahar’la birlikte karşıdan gelenlere çarpmadan, yanımda bizden daha ağır adımlarla yürüyenlerin arasından sıyrılarak ilerlemeye çalışıyorum.
Ben görmeyeli şehrin dili değişmiş. Şu karşı köşede adamın biri bağırıyor: ‘VirgiYAde,, virgiYAde! Bahar soruyor, ‘Anne, ‘virgiyade’ ne demek?’ diye. Nereden çıktı şimdi bu virgiyade? Bağıran adama bakıyorum. Adam, elindeki devlet dairelerinin gri-bej-toz karışımı mutad rengiyle tanıdığımız bir tomar zarfı gelip geçenin yüzüne sallayıp duruyor. ‘Haaaa,’ diyorum kafamda bir şimşek çakarken. Anladım ben bu virgiyadeyi!
‘Virgiyade mi ?’ diyerek çok bilmiş anne pozunda Bahar’ın sorusunu cevaplıyorum. ‘Vergi iade zarfı satıyor o vatandaş’
Bahar yine soruyor: ‘Vergi iade zarfı ne demek?’
Ben sabırlı anneyim ya, çocuğum sora sora öğrenecek diye bellemişim ya, yine cevap veriyorum. ‘Hani alışveriş yaparken bize fiş veriyorlar, sonra biz o fişleri eve getirip o sarı kutunun içinde saklıyoruz, sonra yıl sonu geldiğinde onları toplayıp o adamın sattığı zarfların içine koyup satış yaparken kestikleri vergiyi geri alıyoruz ya, işte o zarflar bu zarflar. Aralık ayında seninle birlikte oturup tarih sırasına koymuştuk, hatırladın mı?’ deyip Türkiye’deki ekonomi ve vergi sistemini bir çırpıda tüm ayrıntılarıyla anlattığımı sanıyorum ama bir saniye geçmeden yanıldığımı anlıyorum!
‘O vergileri sonra geri vereceklerse neden alıyorlar o zaman?’
‘Devlet o parayı bir yıl boyunca kullanıyor, kullanırken kazandığı paranın bir kısmını yıl sonunda bize geri veriyor da ondan.!’ Off bugün hava ne kadar sıcak, bana mı öyle geliyor yoksa?
‘Devlet kim anne? Devlet Bahçeli mi? Hem ne biliyorsun kazandığını? Ya o parayı boş yere harcıyorsa? Bizde kalsa biz de kazanamaz mıyız?’
‘Sistem böyle kızım, bunları eve gidince konuşuruz, olmaz mı?
‘Hayır olmaz! Sen eve gidince, ‘oh be dünya varmış, burada Ankara’yı unutmak kolay’ dersin, uzanırsın kanepeye, bu soruları unutursun yine!
‘Gel şuradan bir şişe su alalım, ben bayılmak üzereyim’
‘Anne, su satanlar çok mu kazanıyor?’
‘Hayır, neden sordun?’
‘Niye her yerde herkes su satıyor o zaman? Zarf satmakla zengin olunur mu?’
Bu kez su almaktan daha yaratıcı bir çözüm geliyor aklıma Maraş Dondurmacısının önünden geçerken:
‘ Hadi dondurma alalım,’ deyip ağzını soru sormaktan başka bir amaçla kullanmasını sağlıyorum Bahar’ın.
Kızılay’a yaklaştıkça caddelerdeki sesler tezgahlarda satılan mallar gibi renkleniyor:
‘Bayan üç milyonaaaaa, bayan üç milyonaaaa!’
Bahar hemen atılıyor: ‘Anne, bayan ne demek? Baymaktan mı geliyor?’
Baymaktan gelmiyor ama bu bayan lafı beni bayıyor gerçekten!
‘Kadın demek,’ diyorum sert bir tonla adamın sattığı t-şörtlere bakıp!
‘Kadın demekse neden bayan diyorlar?’ diye sorup dondurmasını bir kez daha ağzına götürüyor. Ya, ‘Kadın üç milyona’ diye bağırsaydı bu adam? Düşüncesi bile ürkütüyor beni. Belki de ‘bayan’dan çok da çabuk vaz geçmemek gerek. Ne olur ne olmaz! Ne diyeyim ben şimdi! Az önceki sabrım yok! Vitrinlere takılıyor gözüm. Vitrinlerin gündeminde de ‘bayanlar’ var! ‘Bayanda dampink!’
‘Bayan deyince hem kız hem kadın bir arada söylenmiş oluyor’ diye bir açıklama yapıyorum. Kendim bile inandım bu söylediğime!
Hemen yanı başında kırmızı beyazla yazılmış ‘Türkiye için seve seve’ flamaları sallanıyor. Bahar kornetin sonuna gelmiş, yine laf yetiştirmekle meşgul: ‘Anne, bu cümlede eksiklik var,’ diyor.
‘Hangi cümlede
‘Türkiye için seve seve… cümlesinde’
‘Neden?’
‘Yüklemi yok da ondan!’
‘Ne yüklemi kızım?’
‘Anne, Türkiye için ne yaptıklarını söylemiyorlar, seve seve eylem olmaz, ancak zarf olur! Eylem bildiren sözcük eksik o cümlede!’
‘Herkes biliyor ne yaptıklarını da ondan koymamışlardır’
‘Ben bilmiyorum, sen biliyor musun?’
‘Biliyorum tabii… seve seve çalarız’ diye çıkıyor ağzımdan!
‘Neyi çalarsınız?’
Toparlanmam gerek! Çocuk ne anlasın benim bu sarkastik lafımdan şimdi?
‘Tarkan’ı tabii! Bak her dükkanda onun parçaları çalınıyor… Kuzu kuzu gel yanıma… duymuyor musun?’
‘Anne ben senin söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum! Kuzu kuzu gel yanıma’da yüklem var, seve seve’de yok! Hani sen Türkçe dil bilgisini çok iyi bilirdin? Çekiştirme kolumdan öyle, çok hızlı yürüyorsun!’
Bir daha çocukla şehre inmeye tövbe edeceğim galiba! Birden bu ahval ve şeraitte daha fazla yürüyemeyeceğimi, laf yetiştireyim derken kaldırıma bırakılmış molozlara takılıp düşebileceğimi ve bu gidişle doktor randevusunu kaçırabileceğimi düşünüp hemen yolun karşı tarafına geçme kararı alıyorum. İlk gelen taksiye el edip adeta atlıyoruz içine. Bahar hâlâ konuşuyor: ‘Hani sen taksiye binmezdin? Hani yürümek daha sağlıklıydı?’
Ben sürücüye gideceğimiz adresi söylüyorum.
Yarım saat erken varıyoruz muayenehaneye, yürüyerek gelmek üzere çıkmıştık yola. Muayene sırası bana geldiğinde doktor hanım şikayetimi soruyor.
‘Küçük yazıları görememeye başladım,’ diyorum.
‘Bu yaşta yakını görememek normaldir,’ diyor. ‘Hatta, iyi bile dayanmış gözleriniz. Tüm işiniz gözlerinizle. Sürekli okuyup yazmak kolay değil. Göz en erken yaşlanan organımız maalesef! Uzak probleminiz var mı?’
‘Hayır, uzak problemim hiç yok! Her şeyi çok iyi görüyorum.’ Görmesem daha mı iyi olurdu acaba? Doğanın vardır bir bildiği ki bu yaşta yakını görmemizi engelliyor, diye geçiriyorum içimden.
Bir-iki denemeden sonra gözlük takmam gerektiğine ikna oluyorum—elimde tuttuğum kağıttaki her harf netleşiyor birden. Her şeyi zorlanmadan görmek ne güzel!
Verilen adresteki gözlükçüye gidip okuma gözlüğümü yaptırıyoruz. Gözlükçüden aceleyle çıkıp bizi üniversite kampüsüne geri getirecek olan 6:15 servisine yetişmek için Tunalı’dan Tunus’taki durağa koşar adım gidiyoruz.
Otobüsteki yerimize oturduğumuzda Bahar soruyor yine: ‘Bugün sence verimli bir gün müydü?’
‘Çooook verimliydi! Bak iki gözüm vardı şimdi dört gözlü oldum!’ diyorum. Gülüyoruz.
‘’Ben de senin gözünün içini gördüm, kocamandı ve çok parlaktı! Bir de yeni yeni sözcükler öğrendim: Virgiyade ve bayan!’
‘Virgiyade değil! Vergi iade! diye düzeltiyorum. Bayan sözcüğüyle uğraşacak halim kalmamış gibi. Yol üstündeki kitapçıdan aldığımız Kitaplık dergisinde Şavkar Altınel’in öyküsünü okuyorum yeni gözlüklerimle. Bir de Lale Müldür’ün şiirlerini. Otobüs hareket ediyor. Bahar cam kenarında, dışarıyı seyrediyor!
Eve yaklaşırken, ‘İnsanlar daha çok şiir okumalı daha çok öykü yazmalı’ diyorum Bahar’a. ‘Sen de hep okuma, yaz o zaman’ diyor. Ben Bahar’ın yaşındayken, dördüncü sınıfa geçtiğim yaz annemden böyle bir talepte bulunmak aklıma gelmemişti her halde diye düşünüyorum! Eğilip bir öpücük konduruyorum yanağına.
Eve vardığımızda, ‘Oh be dünya varmış’ diyerek atıyorum kendimi kanepeye.
 
4

Bu yazıyı da okuyabilirsiniz

Datça Süslü Kadınlar Turu Haber: Esmeri Alev Ekebaş

Haber